10. GEZEGEN BULUNDU MU ?

Haluk Akçam

28.03.2004

     

§  yeni keşfedilen 2003UB313 ile ilgili makalem için lütfen burayı tıklayın  §

Bu ay gazetelerde onuncu gezegenin bulunduğuna dair bir haber çıktı. Ardından da bazı TV kanallarında bu konu işlendi. Astronomi dünyasında neler olup bittiğini pek merak etmesek de, yeni bir gezegen bulunmuş olması derhal ilgimizi çekiyor. Zira, sadece ilginç olaylara meraklı bir milletiz. Okullarda astronomi dersini seçmeyi genellikle istemeyiz, ama konu yeni bir gezegen olunca, merakımız birden depreşir.

İsterseniz, önce biraz içinde yaşadığımız güneş sisteminden kısaca bahsedelim. Daha sonra da bu sistemde hangi gökcisimlerinin gezegen niteliği taşıdığına bakalım. Ardından da, eğer varsa, onuncu gezegenin ne olduğunu anlamaya çalışalım.

Aslında, astrolojide sürekli adı geçen gökcisimleri hakkında, astronomi bilimi çerçevesinde kalan temel bilgilere gerek duymadan nasıl astrolog olunduğunu anlamak pek mümkün değildir. Astrologlar arasında sıkça görülen yetersiz veya yanlış astronomi bilgisi örneklerine bütün dünyada rastlayabilirsiniz. Astrolojinin bilimsellikten uzaklaşmasında da bu tür eğitimsizliğin elbette ki önemli bir etkisi oluyor.

        

Güneş Sistemi ve Gezegenler

             

Konu başlığına bakarak kendinizi astronomi dersine girmiş gibi hissetmenize gerek yok. Burada sadece kısa bir tanımlama yapıp ardından hemen 10. gezegen olasılığına geleceğiz.

Bizi her gün aydınlatan Güneş'i biliyoruz. Sabah doğu ufkunda beliriyor, akşam da batı ufkunda kayboluyor. Üstünde yaşadığımız dünya da bu Güneş'in etrafında dönüyor. Dünya yerine yerküre dersek, daha anlamlı olur. Çünkü, kendisi küreye benzer bir biçimde. Aslında, yeterince büyüklükte (kütleye) sahip gökcisimleri daima küre biçiminde oluyor. Örneğin, Güneş de küre biçiminde. Ama Güneş, kütlesinin fazlalığından ötürü ışık saçan bir küreye dönüşmüş. Bu tür gökcisimlerine yıldız diyoruz. Geceleyin gökyüzünde gördüğünüz bir sürü pırıltılı noktanın herbiri, aslında bizim Güneş'imiz gibi çok sıcak ve büyük birer gaz fırınından ibaret. Yıldızlar çok uzakta olduklarından, onları nokta gibi görüyoruz. Güneş'e de çok uzaktan baksaydık, o da pırıltılı bir nokta gibi olurdu.

Güneş'in etrafında dönen yerküremiz ise ışık saçmıyor. Çünkü onun kütlesi Güneş'e oranla çok az. Yerküre, Güneş'in etrafındaki bir turunu, yani yörüngesini yaklaşık 365 günde tamamlıyor. Biz buna bir sene diyoruz. Yerküre kendi etrafında da dönüyor ve bu dönüşünü 24 saatte tamamlıyor. Bunun adına da bir gün diyoruz. Aslında, yerküre Güneş'in etrafında dönüyor ama biz yeryüzünden baktığımızda Güneş'i hareket eder gibi görüyoruz.

Yerküre gibi, Güneş'in etrafında farklı uzaklıklarla dönen başka gökcisimleri de var. Örneğin, Venüs veya Mars da Güneş'in etrafında dönüyor. İşte bu türden gökcisimlerine, Güneş'in etrafında belirli bir yörüngede gezindikleri için, gezegen (planet) diyoruz. Yerküre Güneş'e yaklaşık 150 milyon kilometre uzaklıktaki bir yörüngede geziniyor. Bunu bir birim olarak düşünürsek, yani yerkürenin Güneş'e uzaklığına 1 dersek, diğer gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıklarını anlamamız daha kolaylaşabilir.

Diğer yandan, Ay gezegen sayılmıyor. Çünkü Ay, Güneş'in değil ama Yer'in etrafında dönüyor. Bizim Ay'ımız gibi, diğer gezegenlerin etrafında dönen aylar da var. Bu tür gökcisimlerine de uydu (satellite) diyoruz. Gezegenler Güneş'in etrafında hangi astronomik yasalara göre dönüyorsa, uydular da gezegenlerin etrafında aynı biçimde dönüyorlar.

(Biraz dişinizi sıkın, ders saati bitmek üzere!)

Dürbünler, teleskoplar icat edilmeden çok önce, insanlar bu gezegenlerin farkına varmışlar. Bize çok yakın olan Ay'ın geceleyin parlak olması gibi, gezegenler de Güneş'in ışığını yansıttıkları için az da olsa parlarlar. Gezegenler uzakta oldukları için, onları Ay kadar büyük göremeyiz. Ama, çok çok uzaktaki yıldızlar gibi gece karanlığında pırıltıları farkedilebilir. Bu yüzden, çoğu kez hangisinin gezegen hangisinin yıldız olduğunu ayırdetmek zorlaşır.

Ama, gezegenler Güneş'in etrafında döndükleri için, yeryüzünden bakıldıklarında bir süre sonra yıldızlar gibi aynı yerde durmadıkları kolayca anlaşılacaktır.

Çıplak gözle yapılan gözlemler sonucunda, binlerce yıl önce bile, beş gezegenin varlığı bilinmekteydi. Üzerinde yaşadığımız yerküre de de gezegen olduğuna göre, toplam olarak altı gezegen ediyor. Güneş'e olan uzaklıklarına göre sıralarsak, bu gezegenler; Merkür - Venüs - Yer - Mars - Jüpiter - Satürn adlarıyla biliniyorlar. Yakın sayılacak bir dönemde de teleskop sayesinde, Satürn'den daha uzaktaki yedinci gezegen Uranüs, William Herschel adındaki İngiliz astronom tarafından 1781 yılında keşfedilmiş.

Solda küçük bir kısmı görünen Güneş. Dört yakın gezegen: Merkür, Venüs, Yer, Mars. İki büyük dev: Jüpiter ve Satürn. İki küçük dev: Uranüs ve Neptün. En uzakta ise cüce Plüton.

          

Asteroitler Gezegen mi?

 

Daha sonra 1801 senesinde, Piazzi adında bir astronom, Mars ile Jüpiter'in yörüngeleri arasında kalan alanda, yine Güneş'in etrafında dönen ama diğerlerine oranla daha küçük bir gezegen keşfetmiş. Bir sene sonra, Olbers adındaki bir astronom, yörüngesi yine aynı bölgede olan ikinci bir küçük gezegen daha olduğunu gözlemlemiş. Onun ardından, iki sene sonra astronom Harding üçüncü küçük gezegeni bulmuş. Sırasıyla Ceres, Pallas ve Juno adındaki bu küçük gezegenlerin varlığı ortaya çıktıktan sonra, Mars ile Jüpiter'in yörüngeleri arasındaki alanda başka bir sürü küçük gezegen daha olduğu anlaşılmış.

Yörüngeleri Mars ve Jüpiter gezegenleri arasında kalan ve sayıları yaklaşık 40000 kadar olan bu küçük gezegenlere asteroit (asteroid) adını vermişler. Bu küçük gezegenler (minor planet), kütle va hacımlarından ötürü gezegenimsi (planetoid) olarak da bilinirler. Üstelik, bilindiği kadarıyla, bunların içinde bazılarının (örneğin: İda) birer uydusu bile vardır. Şimdi diyeceksiniz ki, küçük de olsa bunları neden gezegenden saymıyoruz?

Aslında, ilke olarak asteroitler de gezegendir, ama Güneş'in etrafında dönüyor diye hepsine birden gezegen dersek, hiçbir sınıflandırma yapmadan yüzbinlerce gökcismini nasıl birbirinden ayırdedebiliriz! Örneğin, halk arasında maymun diye bilinen memeli hayvanlara zooloji bilimi açısından baktığınızda; goril, şempanze, babun, orangutan gibi farklı tür örnekleriyle karşılaşırsınız. İşte gezegenler de bilimsel açıdan sınıflandırıldığında, özelliklerine göre farklı alt gruplarda toplanarak değerlendirilir. Burada kısaca değindiğim küçük gezegenler bile, fiziksel ve yörüngesel özelliklerine göre bir sürü alt gruba ayrılarak incelenir.

Üstte: Jüpiter ile Mars'ın yörüngeleri arasında kalan binlerce asteroit (eflatun renkte). Sağda: Bunlardan en büyük dördünün yörüngeleri (yeşil renkte).

              

Uranüs, Neptün ve Plüton

1781 yılında yedinci gezegen Uranüs'ün keşfinden sonra, astronomlar bu gezegenin yörüngesi incelerken bazı düzensizlikler olduğunu farkettiler. Bu düzensizliklerin daha ötedeki başka bir gezegenin çekim kuvvetinden kaynaklandığını hesaplandı. 1846 yılında da iki astronom, tam bu hesaplara uyan konumdaki yeni bir gezegenin varlığını gözlemlediler. Neptün adı verilen bu sekizinci gezegen, böylece ilk defa gözlemden önce hesaplama yöntemiyle bulunmuş gezegen oldu.

Uranüs ve Neptün, aynen Jüpiter ve Satürn gibi büyük bir gaz küresi olmalarına rağmen, o kadar uzaktadır ki, değil çıplak gözle dürbünle bile görmek mümkün değildir. Neptün'ün Güneş'ten uzaklığı yaklaşık olarak Yer'in 30 katı kadardır. Dev bir gezegen olmasına karşın, yerden bakıldığında iğne ucu kadar bir nokta bile Neptün'den daha büyük gözükür.

Uranüs'ün yörüngesindeki düzensizlikler gibi, Neptün'ünkü de incelendiğinde hesaplamalarda bazı farklılıklar olduğu saptanmıştı. Ancak, bu kez farklılıklar sadece hesap hatalarından kaynaklanıyordu. Bunların hesap hatası olduğundan habersiz, Tombaugh adındaki bir astronom, ısrarla Arizona'daki Lowell gözlemevinde yoğun bir gök taramasına girişti. Sonunda, tamamıyla şans eseri olarak, 1930 yılında çok uzaklarda yeni bir gökcismi buldu. Güçlü bir teleskopla bile sadece parlak nokta halinde görülen bu yeni gezegene Plüton adı verildi.

Plüton'nun dokuzuncu gezegen olarak uzun bir süre yerini koruduğu söylenebilir. Üç kuşak boyunca insanlar, Güneş Sistemi denince hemen şu sıralamayı yapmaya alıştılar:

Merkür - Venüs - Yer - Mars - (Asteroitler) - Jüpiter - Satürn - Uranüs - Neptün - Plüton

Ancak, 20. yüzyılın bitimine doğru, bu sıralamanın sonunda Plüton'nun yer almasına kuşkuyla bakan astronomlar ortaya çıktı. Yani, bırakın onuncu gezegenden bahsetmeyi, dokuzuncu gezegenin bile gerçekten diğerleri gibi aynı kategoride olup olmadığı tartışılır hale geldi. Elbette ki, astronomlar eğlence olsun diye böyle bir tartışmayı başlatmadılar. Güneş sisteminin oluşumuna ilişkin bilgiler arttıkça, gezegenlerin sınıflandırılmasında da daha gerçekçi yaklaşımlar önem kazanıyordu.

                   

Neptün'ün Ötesinde Kalan Gökcisimleri

           

Satürn'den daha uzakta yer alan gezegenler, yerküreden daha büyük olsalar bile, uzaklığın fazla olmasından dolayı çıplak gözle farkedilemezler. Bu yüzden, Uranüs ile Neptün'ü sadece teleskop yardımı ile gözlemleyebiliyoruz. Neptün'den de daha uzaktaki gökcisimlerini gözlemleyebilmek için büyük teleskoplara gereksinim vardır. Örneğin, dokuzuncu gezegen olarak nitelendirdiğimiz Plüton'u portatif bir teleskopla bile göremezsiniz.

20. yüzyılın son çeyreğinde olağanüstü hızlanan teknoloji sayesinde, Neptün'ün yörüngesi dışında kalan gökcisimleri de birer birer keşfedilir oldular. Böylece, Plüton benzeri yeni küçük gezegenlerin varlığı ortaya çıkmış oldu. Kısa zamanda anlaşıldı ki, Neptün'ün yörüngesinin dışında, aynen Mars ile Jüpiter arasındaki bölgede olduğu gibi, bir sürü küçük gezegenden oluşan bir kuşak daha bulunmaktadır. Bu yeni kuşağa Kuiper Kuşağı adı verildi. Bazen Edgeworth-Kuiper Kuşağı adıyla da anılan bu bölgede, 1992 yılından beri sürekli olarak yeni küçük gezegenler keşfediliyor. Bilinenlerinin sayısı halen bine yakın ve gün geçtikçe de artmakta. Bu kuşakta, çapı 100 km'den büyük en az 70000 gökcismi olduğu varsayılmaktadır. 

Neptün'ün Güneş'e olan uzaklığına 30 AU (astronomik birim) dersek, Kuiper Kuşağı'ndaki gökcisimlerinin bulunduğu alan yaklaşık 30 ile 50 AU arasında kalmaktadır. Oranlama açısından, aynı birimle Mars'ın Güneş'ten 1.5 AU uzaklıkta ve Jüpiter de 5.2 AU uzaklıkta olduğunu düşünürsek, Asteroit Kuşağı bu iki gezegenin yörüngesi arasında bulunduğuna göre, Kuiper Kuşağı'nın ne kadar uzakta olduğunu gözümüzün önüne getirebiliriz. Bu iki kuşağın Güneş'e olan uzaklıkları arasında yaklaşık 10-20 kat fark vardır. Bu yüzden, Kuiper Kuşağı'na dahil gökcisimlerinin gözlemlenmesi - küçük boyutta olmalarından dolayı - son derece zordur.

Ortada Güneş (turuncu) ve Plüton dışındaki sekiz gezegenin yörüngeleri (sarı). Güneş'ten uzaklık ölçeğine (AU) göre Asteroit ve Kuiper Kuşakları ile Oort Bulutu'nun konumlarını şematik olarak görüyorsunuz.

Güneş Sistemi'nin sınırları ise Kuiper Kuşağı ile bitmiyor. Bunun da ötesinde, ama çok ötesinde başka yoğun bir bölge daha bulunduğu anlaşıldı. Adına Oort Bulutu denilen bu bölge, aslında kuşaktan çok küresel olarak Güneş Sistemi'ni dıştan kaplayan bir alan niteliğinde ve içinde kuyruklu yıldız (comet) dediğimiz gökcisimlerini barındırdığı varsayılıyor. Teorik olarak, bu küresel alanın yarıçapının Güneş'e 50000 AU uzaklıktan başladığı ve 100000 AU uzaklığa kadar vardığı söylenmektedir. Elbette ki günümüzün teknolojik koşullları ile bu kadar uzak bir bölgedeki küçük gökcisimlerini teleskopla bile inceleyebilme şansına sahip değiliz. Kuyruklu yıldızlar Güneş'e yaklaşmadıkları sürece, küçük ve kuyruksuz birer buz kayasından ibarettir ve bu yüzden de onları ancak yaklaştıkları zaman farkedebiliyoruz.. 

            

Kuiper Kuşağı'nın Yeni Keşfedilen Küçük Gezegenleri

1992 yılından bu yana, Neptün'ün yörüngesi dışında kalan Plüton benzeri irili ufaklı bine yakın yeni küçük gezegen keşfedildi. Böylece, ilk defa 1930 yılında Leonard tarafından sözü edilen, 1943 yılında Edgeworth tarafından teorik olarak tanımlanan ve 1951 yılında da Kuiper tarafından teorisi geliştirilen Kuiper Kuşağı'nın varlığı kanıtlanmış oldu.

Yandaki iki boyutlu şemada gördüğünüz gibi, aslında Plüton da bu kuşağın bir üyesi olarak Güneş Sistemi'ndeki yerini almış durumda. Şemada, ortada artı işareti Güneş'i ve dört çember benzeri yörünge de sırasıyla Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'ü gösteriyor. Plüton'un yörüngesi ise kırmızı ve diğerlerine oranla ne kadar basık (elliptik) olduğunu hemen farkedebiliyorsunuz.

Bunların çevresinde simit halkasını andıran siyah noktalardan oluşmuş gökcisimleri ise Kuiper Kuşağı'na ait  yeni keşfedilen küçük gezegenler. Dikkat ederseniz, Plüton'un da Güneş'e uzaklık bakımından diğer Kuiper Kuşağı cisimleriyle niçin aynı kategoriden sayıldığını hemen görebilirsiniz. Ancak, Plüton'un Kuiper Kuşağı'na ait olmasında, bu uzaklık benzerliği dışında daha başka faktörlerin de önem taşıdığını unutmayalım.

Kuiper Kuşağı da Asteroit Kuşağı gibi diğer gezegenlerle aynı yörüngesel düzlemdedir denebilir.

Diğer yandan, Oort Bulutu'na doğru yaklaştıkça bu düzlemden sapmanın gittikçe arttığını ve sonunda sanki bir zarf gibi Güneş Sistemi'ni saran kuyruklu yıldızlara ulaşıldığını düşünebilirsiniz. Ancak, bu gökcisimlerinin hiçbiri gezegen sayılacak büyüklükte değildir. Büyüklük konusuna gelmeden önce, isterseniz bu kuşağı biraz daha inceleyelim.  

 Solda, üç boyutlu olarak Kuiper Kuşağı cisimleri ve Plüton ile diğer büyük gezegenlerin yörüngelerini görüyorsunuz. Plüton'un yörüngesinin (sarı renkte) basıklığının yanısıra, diğer gezegen yörüngelerine göre ne kadar eğimli olduğu da burada daha belirgin biçimde anlaşılmaktadır.

(Vaktiyle bu bilgisayar programını yazarken, resim çıktısı verdiğinde otomatik olarak altında adımı koyacak biçimde tasarlamışım. Bu konuda şu an yapabileceğim bir şey yok. Umarım sizi rahatsız etmiyordur.)

Kuiper Kuşağı'na ait diğer gökcisimlerinin yörüngelerinde de bu gibi aşırı eğim ve beklenenden fazla basıklık görmek mümkün oluyor. Bu konuda örnek olarak kuşağın en büyük gökcisimlerinin yörüngelerini incelediğimizde, karşımıza şöyle bir manzara çıkmaktadır:

Kuiper Kuşağı cisimleri - ki astronomide daha çok "TNOs" (Trans-Neptunian Objects = Neptün'ün ardındaki cisimler) olarak anılıyorlar - keşfedildiği tarihe göre birer kayıt numarası alırlar. Ancak, içlerinde dikkati çekenlere de ayrıca bir ad takıldığını görüyoruz. Örneğin, 2000 yılında keşfedilen 2000WR106 kayıt numaralı TNO, keşfi sırasında medyanın o kadar ilgisini çekmişti ki, sonunda bu gökcismine Varuna adını vererek bir kenara ayırdılar. 

Kuiper Kuşağı'nın diğer büyük cisimleri de bu biçimde yeni adlar kazanmıştır. Örneğin, 2001KX76 için İxion, 2002LM60 için Quaoar adını seçtiler. Bu ay yine medyada yaygara koparan 2003VB12 için de Sedna adı uygun görüldü. Ancak, 2004DW de büyüklük bakımından bunlarla aşağı yukarı aynı ama resmen açıklama yapılmadığı için arada unutulup gitti.

Bu az duyulmuş adların anlamları şöyle: Varuna, Hindu inancına göre "göğü kapsayan" anlamında bir baştanrı adı. İxion, Eski Grek mitolojisinde kayınpederini öldüren Teselya kralının adı. Quaoar, Kaliforniya'da yaşayan Tongva yerli kabilesinde yaratan tanrıya verdikleri ad. Sedna, Eskimolardan İnuit kabilesinin taptığı ama pek yadırganacak ilişkileri olan deniz tanrıçasının adı. Ancak, bu sonuncu ad henüz resmileşmedi.

Sağda ise bu yeni keşfedilen TNO'ların yörüngelerini (eflatun renkte) görüyorsunuz. Beyaz renkteki yörüngeler içten dışa Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün'e ait. Sarı renkteki Plüton'un yörüngesi ve diğer TNO'larla benzerliği ise gayet belirgin görülüyor.

2003VB12 kayıt numaralı Sedna'yı da konumunu belirlemek için buraya aldım. Ancak, bu TNO'nun yörüngesine ilişkin hesaplarda henüz tam bir kesinlik sağlanamadı, dolayısıyla yörüngesini göstermedim. Yeni keşfedilen bu gökcisminin Kuiper Kuşağı'ndan çok ötede yer aldığı zannedilmekte. Elbette ki, yakın zamanda ne olduğu hakkında daha kesin sonuçlar elde edilecektir. Çok uzaktaki küçük gökcisimlerinin yörünge elemanlarını saptamak kolay bir iş değildir ve çok sayıda gözlem yapılmadan hemen sonuca varmanın bilimsel bir anlamı olmaz.

              

Yeni Keşfedilen Gökcisimlerinin Büyüklüğü

Yörüngelerini hesaplamaktaki zorluk kadar, çok uzaktaki bu küçük gezegenlerin ne kadar büyük olduklarını saptamak da son derece çetrefil bir iştir. Önce gökcisminin termal teleskoplarla resmi çekilir. Bu teleskoplar 30 metre çapındaki devasa boyutta aletlerdir. Alınan resimlerden cismin yüzeyindeki ısı miktarı hesaplanarak büyüklüğü hakkında yaklaşık bir tahminde bulunulur. Bu resimlerde gökcisimlerinin rastgele serpiştirilmiş noktalar gibi göründüklerini düşünürseniz, sonuçta ne kadar sağlıklı bir tahmin yapılabileceğini de kestirebilirsiniz. Kuiper Kuşağı'na ait daha önceden keşfedilen gökcisimleriyle ilgili birden fazla hesaplama raporları yayınlandı. Bunların hepsinde de farklı sonuçlar ortaya çıktı. Ancak, sonuçların üç aşağı beş yukarı birbirini doğrular nitelikte olduğunu da unutmayalım.

Kısacası, bu uzak gökcisimlerinin büyüklüklerini saptamak için bugün elimizde termal yöntemden daha etkili başka bir yöntem yok. Ama, bu yöntemde cisim ne kadar uzak ve çapı da ne kadar küçük ise yanılgı payı da o ölçüde artıyor. Aslında, yakın komşumuz Ay'ın çapını hesaplarken laser ışınlarıyla birkaç metrelik hata ile çok hassas ölçümler yapabiliyoruz. Ama, iş çok uzaktaki küçük gökcisimlerine gelince durum değişiyor.

 Soldaki tabloda, Güneş Sistemi'nde Yer'den daha küçük gökcisimlerinin büyüklükleriyle ilgili karşılaştırmayı görüyorsunuz: İlk sırada, yörüngesi Güneş etrafında olan cisimler sıralanmış. İkinci sırada ise, gezegenlerin uyduları yer alıyor.

Yer ile Venüs büyüklük bakımından benzer durumdalar. Mars ile Merkür'ü de aşağı yukarı aynı kategoriye sokabiliriz. Ancak, Jüpiter'in uydusu Ganymede ile Satürn'ün uydusu Titan'ın, Merkür'den bile daha büyük olduğunu görüyoruz.

Güneş Sistemi'nde; Güneş, Jüpiter, Satürn, Uranus, Neptün'den sonra Yer'in 6. büyük gökcismi olduğunu düşünürsek, araya bir uydu girmeksizin sadece Venüs ile Mars 7. ve 8. sırayı almaktadır. Merkür ise gezegen olmasına karşın, 9. sırayı Ganymede'ye 10.sırayı da Titan'a kaptırıp ancak 11. sıraya yerleşebilmiştir. Fakat, sıra Plüton'a gelene kadar araya beş tane uydu daha giriyor: 12. Callisto (Jüpiter). 13. İo (Jüpiter). 14. Ay (Yer). 15. Europa (Jüpiter). 16. Triton (Neptün). Sonunda da 17. sırada Plüton. Bizim uydumuz Ay'ın bile Plüton'dan daha büyük olduğunu görüyoruz. Neptün'ün uydusu Triton bile Plüton'dan büyüktür.

Diğer yandan, ilk sekiz gezegenin yörüngelerine bakıldığında, eksentrisitelerinin küçük olması yüzünden, hangisinin önce hangisinin sonra olduğunu kesinlikle söylemek mümkündür. Ama, konu Plüton olduğunda durmak zorundayız. Zira, 1979 Şubat ayından 1999 Şubat ayına kadar yirmi sene boyunca Güneş'e olan uzaklıkları bakımından, Plüton 8. gezegen ve Neptün 9. gezegen konumundaydı. Bu durum 2231-2245 arasında yine tekrarlanacak. Dolayısıyla, Plüton'un gezegen sınıfından sayılmasındaki belirsizlik bir yana, yaklaşık 250 senede bir Güneş'e uzaklığı bakımından 8. gezegen durumuna gelmesi de ayrı bir konu oluşturuyor. Diğer gezegenlerin bu gibi garip bir durumu yok, ama Plüton'un dahil olduğu Kuiper Kuşağı'ndaki diğer bazı küçük gezegenler de yörüngelerindeki basıklık yüzünden zaman zaman aynı duruma düşmektedirler.

Fakat, konuyu fazla dağıtmadan, biz yine içinde 10. gezegenin yer aldığı zannedilen TNO'lara dönelim.

Sağdaki tabloda Plüton'dan sonra en büyük ilk altı TNO ve en sonda da Asteroit Kuşağı'nın en büyük üyesi Ceres'i görüyoruz.

Cisimlerinin altında Güneş'e olan uzaklıkları (mavi) ve yarıçapları (yeşil) yer alıyor.

Tablodaki içiçe koyu gri - gri - beyaz küreler ise sözkonusu gökcisminin tahmin edilen en büyük - ortalama - en küçük olasılıklarını göstermekte. Örneğin, Plüton'un Güneş'ten uzaklığı (yarı-büyük ekseni) 39.5 AU, yarıçapı ise ortalama 1164 km. Ancak, Plüton'un yarıçapının 1141 km ile 1187 km arasında bir yerde olduğunu anlıyoruz. 10. gezegen diye medyada ilan edilen Sedna'nın Güneş'ten uzaklığının ise 440 ile 520 AU arasında olduğu tahmin ediliyor. Sedna'nın yarıçapı da 590 km ile 900 km arasında olabilir diye hesaplanıyor. Diğer yandan, 2004DW ile ilgili hesaplar henüz kesinleşmemiş ve bu gökcisminin yarıçapının da 420 km ile 940 km arasında olabileceği söyleniyor. Yani, belki de 2004DW, Sedna'dan biraz daha büyük olabilir.

Başkanı olduğum TETRAKTYS Research Center'ın web sitesinde Güneş Sistemi'nin en büyük ilk 38 cismini gösteren bir liste yayınlıyorum. Son bilimsel raporlara göre her ay yenilediğim bu listede detayları görebilirsiniz. Listeyi görmek için burayı tıklayın, sonra geri dönmek için browserinizin "back" butonunu tıklayın.

Yukardaki tabloya bakarak diğer TNO'ların büyüklükleri hakkında bir fikir edinebilirsiniz. Asteroit Kuşağı'nın en büyük üyesi Ceres hakkındaki bilgilerde ise kuşku yok, çünkü küçük olmasına karşın diğerlerine oranla bize çok yakın bir asteroit.

Sedna Gezegen mi Yoksa Sıradan bir TNO mu?

Yaklaşık 200 yıl önce keşfedildiği için, artık medyada günün konusu olma şansını kaybetmiş Ceres'i gezegenden saymıyoruz. Ama, çapı Ceres'in yaklaşık 1.5 katı olan Sedna'yı acaba ne demeye 10. gezegen diye ilan ediyoruz? Aslında, astronomlar arasında Sedna'yı 10. gezegen olarak niteleyen kimse çıkmadı. Aksine, bu ve benzeri TNO'ların gezegen kategorisinden sayılamayacağı görüşünü paylaşıyorlar.

Astronomi bilimi açısından Sedna'nın çekiciliği sadece bilimsel bir konuyla ilgili. Yörüngesinin Kuiper Kuşağı'nın çok dışında kalması ve kuyruklu yıldız özelliği taşımasının da pek mümkün olmaması bakımından, bu TNO'nun keşfiyle birlikte Güneş Sistemi'nde daha uzaklarda yer alabilecek bilinmeyen başka kuşakların olasılığı dikkati çekmeye başladı. Dolayısıyla, Güneş Sistemi'nin oluşumuyla ilgili yeni hipotezlerin gündeme gelmesi bekleniyor.

Soldaki şekilde, renkli bir yumak gibi duran kısımda, dışta mavi renkte Kuiper Kuşağı olmak üzere bilinen Güneş Sistemi yer alıyor. Bu yumağa yakın duran siyah nokta Sedna'yı, ve devasa elips de olası yörüngesini gösteriyor.

İşte, Sedna'yı bilimsel açıdan önemli kılan özellik, fiziksel büyüklüğünden çok eksentrisitesi yüksek (e = 0.85) olan yörüngesi. Ancak, Sedna'nın yörüngesinin gerçekten bu kadar geniş bir alanı kapsadığı varsayımı da henüz kesinlik kazanmadı. Sadece bilimsel bir varsayım olarak dikkati çekiyor.

Kısacası, bilim dünyasında 10. gezegenden bahseden hiç kimse yok. Ama, balon patlatmakta usta olan medya, yakında 11. gezegenin bulunduğunu da ilan ederse hiç şaşmayın.

 

Gezegen Olabilme Özelliği Nedir?

               

Yeni keşfedilen TNO'lar yüzünden, yörüngesi Güneş'in etrafında olan gökcisimlerinin hangisinin gezegen sınıfından sayılacağı konusu son 10-15 yılda dikkati çeken bir tartışmayı gündeme getirdi. Bu konuda yine medyada, IAU (International Astronomical Union = Uluslararası Astronomi Birliği) yetkililerinin özellikle Plüton'u bundan böyle gezegenden saymayacaklarına dair abartılı haberler çıkması üzerine, IAU resmi bir duyuru yayınladı. 3 Şubat 1999 tarihli duyuruda, Plüton'un 9. gezegen olarak sayılmasına karşı çıkmadıklarını, ancak bilimsel açıdan bu gökcisminin diğer TNO'larla birlikte bir kayıt numarası verilerek sınıflandırılmasının daha doğru olacağına kurum olarak karar verdiklerini açıkladı. Nazikçe medyayı daha sorumlu yayınlar yapmaya da davet eden bu açıklamada, aslında şu ima ediliyordu: "Bilim dışı çevrelerde Plüton'un diğer sekiz gezegenle aynı sınıfa sokulması alışkanlığı bizi etkilemez, canınız ne isterse onu söylemekte serbestsiniz. Ama, bilimsel gerçekler açısından Plüton'un gezegen sayılması mümkün değildir. Bu yüzden biz de Plüton'u bundan böyle astronomi kataloglarında TNO listesine alıyoruz."

1582 yılında, kullanılan Jülyen takvimi işlevini yitirince, Katolik kilisesi adında bir papaz bugün kullandığımız Gregoryen takvim sistemini uygulamaya geçirmiş. Ancak, bu geçişte 10 günlük fazlalığı atmak gerekiyormuş. Ortaçağ'ın örümcek kafalı insanları ayaklanıp bağırmaya başlamışlar, "sen ne hakla tanrının bize verdiği 10 günü yaşamımızdan koparıp atarsın!" diye. Çağ değişti ama bazı kafalar hiç değişemedi. Aynı türden insanlar bu kez IAU'ya yüklenerek, "siz ne hakla bizim 9. gezegenimizi yok sayarsınız" diye yaygara koparınca, IAU da "ne haliniz varsa görün" kabilinden konuyu kapatmak zorunda kaldı. 

Bir gökcisminin gezegen sayılabilmesiyle ilgili koşullar genellikle o cismin fiziksel ve yörüngesel parametrelerine bağlıdır. Son yıllarda, bizim Güneş Sistemi'miz dışında da başka benzeri sistemler keşfedildiğinden, "gezegen"in kesin bir tanımlamasının yapılması kaçınılmaz oldu. IAU'ya bağlı WGESP (Working Group on Extrasolar Planets = Güneş sistemi dışındaki planetleri inceleme grubu) bu konuda en son 28 Şubat 2003 tarihli bir duyuru yayınladı. Bunun dışında daha başka bilimsel kuruluşların da açıklamaları var. En çarpıcı olanı ise Sedna'yı keşfeden Brown - Trujıllo - Rabinowitz grubundan geliyor: Belirli bir yörüngede bulunan gökcisiminin kütlesi eğer aynı yörüngedeki diğer gökcisimlerinin kütlelerinin toplamından fazla ise, o gökcismi gezegen sayılmaktadır. Bu açıdan ele alındığında, aynı yörüngede bulunan Asteroit Kuşağı cisimlerinden hiçbirisinin kütlesi diğerlerinin kütlelerinin toplamından fazla olamadığı için, Asteroit Kuşağı'ndaki gökcisimlerini gezegen saymıyoruz ve bunlara gezegenimsi (planetoid) diyoruz. Aynı kriteri Kuiper Kuşağı cisimlerine uyguladığımızda da, Plüton'un kütlesinin kuşaktaki diğer cisimlerin kütleleri toplamı kadar bile olamaması, sonuçta Plüton'un gezegen sayılamayacağı kararını doğuruyor.

Konuyu basite indirgemek gerekirse, astronomi bilimi açısından gezegen olabilme niteliği öncelikle cismin kütlesiyle sınırlıdır. Elbette ki kütle kavramı büyüklük kavramı ile yakından ilişkili. Ama, örneğin Uranüs'ün çapının Neptün'ünkünden biraz daha büyük olmasına karşın, Neptün'ün kütlesi Uranüs'ünkünden biraz daha fazladır. Burada cismin kütlesinin çapından daha önemli sayılması, sistemin çekim alanı sayesinde varolabilmesinden dolayıdır.

Gezegenleri kütlelerine göre değerlendirdiğimizde, kolayca anlaşılması bakımından Yerküre'nin kütlesini 1 birim olarak alırsak karşımıza şöyle bir oran tablosu çıkar:

Güneş Merkür Venüs Yer Mars Jüpiter Satürn Uranüs Neptün Plüton
332982 0.055 0.815 1.000 0.107 317.832 95.162 14.536 17.147 0.002

Şimdi de en büyük TNO'ları ve bir örnek olarak Asteroit Kuşağı'ndan Ceres'i tablomuza ekleyelim:

Plüton Sedna 2004DW Quaoar İxion Varuna 2002TX300 Ceres
0.00216 0.00029 0.00022 0.00018 0.00011 0.00010 0.00008 0.00015

TNO'lar için aslında kesin kütle tayini yapmak pek kolay değil. Bugüne kadar sadece Varuna için d = 1 g/cm3 varsayımı ile yaklaşık bir kütle tayini yapılabildi. Yukarıdaki tabloda da aynı yoğunlukta olduklarını varsayarak diğer TNO'ların yaklaşık kütlesel oranlarını verdim. Plüton'un yaklaşık yoğunluğu 2 g/cm3 olduğuna göre, Sedna'nın kütlesinin Plüton kadar olabilmesi için - Sedna'nın olabilecek en büyük yarıçapı 900 km'yi kabul etsek bile - ortalama yoğunluğunun en az 4.4 g/cm3 olması gerekir ki bu da pratikte mümkün değildir.

Diğer yandan, Sedna'nın yoğunluğu Plüton kadar olsaydı, bu kez ortalama yarıçapının ölçülenin 1.5 katı olmasını gerektirir ki bu da mümkün değil. Kısacası, gezegen olabilme koşulunu hiçe saysak bile, Sedna'yı 10. gezegen diye nitelemek için gerçekten bilgisiz olmak gerekiyor. Dolayısıyla, medyada bu haberi uyduranları hoşgörüyle karşılamak zorundayız.

              

10. Gezegen'in Varolması Mümkün mü? 

            

Bu konuda bilim adamları hiç de kötümser değiller. Güneş Sistemi'nde bizim şu an bilmediğimiz başka gezegenlerin varlığını engelleyecek herhangi bir durum yok. Ancak, bu gezegeni Kuiper Kuşağı'ında bulma şansımız da pek yok. Zira, bu kuşakta herhangi bir gezegen olsaydı, yaratacağı çekim alanıyla ortada bugün gözlemlediğimiz Kuiper Kuşağı diye bir şey olmazdı. Daha ötelerde ise ne olduğunu bilmiyoruz.

Spekülatif olarak, Kuiper Kuşağı'nın hemen ötesinde kalan, örneğin yarı-büyük ekseni 100 AU olan bir gökcisminin varlığını düşünelim. Bu cismin Güneş etrafında bir dolanımı 1000 yıl olacaktır. Eğer bu cisim perige durumunda Güneş'e 50 AU kadar yaklaşsa, yörünge eksentrisitesi 0.5 olur. Bu gökcismi, en yakın durumunda ise Yer'den 49 AU uzaklıkta olacaktır. Cismin Jüpiter büyüklüğünde olduğunu varsaysak, en yakın konumunda bu cismin görüş açısı 0.001 yay saniyesi kadardır. Yani, yeri birisi tarafından gösterilmedikçe, en güçlü teleskoplarla bile bu gökcismini bulamayız. Kısacası, 10. gezegeni bulma hayalimiz uzun yıllar gerçekleşmeyeceğe benziyor.

Amatörce bir atılımla, bu gökcisminin Yerküre'ye daha fazla yaklaşabileceğini öne sürebilirsiniz. Üstelik, yörünge eğiminin de çok büyük olduğunu varsayabilirsiniz. O zaman da, bu gökcisminin yörüngesinin ne kadar kararlı olacağı problemi çıkar karşınıza. Yani, gök mekaniğini yasalarını hiçe sayarak birşeyler uydurmanın sınırı olmaz, ama bu uydurmalarla da bir yere varılmaz.

10. Gezegenin Peşinde Koşanlar

Neptün'ün keşfinden sonra, yaklaşık 160 yıldan beri yeni bir gezegen bulma tutkusu hiç dinmedi. Plüton'un rastlantı sonucu keşfedilip 9.gezegen olarak ilan edilmesinden sonra ise bu tutku bazılarında adeta saplantı haline dönüştü. Özellikle batı toplumlarında daha yaygın görülen bu tutku, astronomide "planet X" başlığı altında zaman zaman tekrardan ele alınıyor. Her seferinde de sonuç boş çıkıyor.

Planet X dizisinden bazı bölümlere baktığımızda, ilginç değerlendirmelerle karşılaşabiliyoruz: Örneğin, yörüngesinin Merkür'den daha içerde olduğu varsayılan ve adına da Vulkan (Vulcan) denilen hayali bir gezegen, uzun süre astronomları bile peşinden koşturmuş. 1859 yılında amatör bir astronomun gözlemlediğini öne sürdüğü bu hayali gökcismi, 1970'li yıllara kadar gündemde kalabildi. Ama, gök mekaniği açısından bu olasılığın gerçekleşemeyeceği kanıtlanınca, Vulkan olasılığı da çöpe atıldı.

1841-1992 yılları arasında etkisini sürdüren Planet X dizisinin en tanınmış astronomlarından biri La Verrier'den sonra hiç kuşkusuz Pickering'in adını anmadan edemeyiz. Bu Amerikalı astronom, O'dan U'ya harflerle tanımladığı yedi hayali gezegen icat etmişti. Üstelik, 1908-1932 arasında kafasından uydurduğu bu gezegenlerin yörünge elemanlarını ve fiziksel özelliklerini de yayınladı. Ancak, önemli olan küçük bir ayrıntı vardı: Pickering, kendi icadı olan bu gezegenleri, gökyüzünde olmaları gereken yerde hiçbir zaman gözlemleyemedi. Varolmayan bu gezegenleri bugüne kadar da kimse göremedi zaten!

1930 yılında Tombaugh'un şans eseri keşfettiği Plüton ise, daha önceden dev boyutta olduğu varsayılan hayali gezegenlerin aksine küçük çapta ve cılız bir kütleye sahipti. Ama, 9. gezegene susamanın verdiği çılgınlıkla bu TNO'yu bir anda gezegen olarak damgaladılar. Adını da uzun tartışmalardan sonra, 11 yaşındaki bir kız çocuğunun önerisine uyarak Pluto koydular. Daha sonra ise, isim benzerliği yüzünden Roma mitolojisindeki yeraltı tanrısı Plüton'a atfedilmiş gibi yorumlandı.

Plüton'un keşfedildiği ilk yıllarda, bu gökcisminin yörünge peryodunun 3000 yıl olduğu, yani Güneş'ten ortalama 210 AU uzakta bulunduğu ve eksentrisitesinin de 0.91 olduğu ilan edilmişdi! Oysa, şimdi biliyoruz ki, yaklaşık olarak Plüton'un peryodu 248 yıl, ortalama uzaklığı 39.5 AU ve eksentrisitesi de 0.25'dir. Bu ay keşfedilen Sedna ile ilgili ilk verilere baktığımda da 11500 yıllık peryod, 509 AU yarı-büyük eksen, 0.85 eksentrisite gibi abartılı değerler, bana Plüton'un ilk keşfedildiği zamanı hatırlattı, doğrusu.

Hayali gezegen senaryolarının yanısıra, bir sürü hayali uydu icatları da olmuş geçmişte. Örneğin, Yer'in Ay'dan başka bir uydusu daha olduğu da iddia edilmişti. Bunların yanısıra, adına Nemesis dedikleri ve Güneş'in ikizi olduğu söylenen görünmez bir yıldız iddiası da oldukça ünlüdür. Güya, Güneş ile Nemesis bir çift yıldız (binary star) sistemi oluşturuyormuş. 30 milyon yıllık (!) uzak geçmişe yönelik ve kesinlik kazanmamış birtakım jeolojik olaylarla ilgili hipotezlere dayanan bu Nemesis varsayımını 1985 yılında Amerika'da iki astronom ortaya atmıştı. İlk duyulduğunda şaka yapıldığı zannedildi. Ama, varsayımlarında direnen astronomlar sonunda bilim çevrelerinden kesin yanıtı alıp susmak zorunda kaldılar:

"Herhangi bir varsayımın bilimsel bir hipotez sayılabilmesi için, ya gözlem yolu ile ya da matematik açıdan kanıtlanabilir nitelik taşıması gerekmektedir. Eğer adına Nemesis denilen ve Güneş'e bu denli yakın bir yıldız varsa, ya gökyüzündeki konumu belirlenmeli ya da geçerliliği bilinen dinamiklere göre kanıtlanabilecek parametreleri açıklanmalıdır." Yani, eğer keşfedilmemiş yeni bir gökcisminin varlığını öne sürüyorsanız, ciddiye alınmanız için önünüzde iki seçenek var: İlki, basit ama pratikte olası değil. Sözkonusu gökcisminin koordinatlarını aşağı yukarı belirlemiş olsanız, zaten gözlemlenmemesi için bir neden yoktur. İkincisi ise zor ama olasılığı var. Matematik olarak bir gökcisminin varlığını gösterebiliyorsanız, bundan sonrası gök mekaniği ve astrofizik çerçevesinde kalarak bir teori oluşturmaktan ibarettir.

Fırsatçı Şarlatanların Marifetleri 

Akademik çevrelerde zaman zaman ortaya çıkan bu gibi dayanaksız varsayımların ömrü fazla uzun olmaz. Zira, bilimsel yöntemler bellidir ve bu yolu seçmekten kaçınanlara bilim çevresinde kimse değer vermez. Ancak, İnternet icat edildiğinden beri, meydanı boş bulan bir sürü sahte astronom, birer web sitesi kurup akıllarına gelen her türlü zırvalığı bilimsel bir gerçekmiş gibi yayınlıyor, günümüzde. Boş zamanlarımda, saçma sapan iddialarla dolu bu sitelere göz atıp eğleniyorum. Neler var neler! Gravitasyon kanununun geçersizliğini kanıtlayanlar, presesyon olayını akıl almaz bir çekim gücüyle ilişkilendirenler, yakın tarihte ortaya çıkıp yeryüzünde tufanlara yol açacak gökcisimlerini duyuranlar... Bu gibi web sitelerinin listesi tahmin edemeyeceğiniz kadar uzun.

Bu iddialar kimi zaman akli dengesi pek yerinde olmayan ama temel bilgileri yeterli kişilerden geliyor. O zaman, biraz ciddiye alıp masa başında bu iddiayı kendi bilginizle sınamanızın bir zararı yok. Hiç belli olmaz, bazen en uçuk bir varsayımın arkasında çok önemli bir bilimsel gerçek gizlenmiş olabilir. Zira, bilimde her yeni hipotezin ardında, mutlaka sınır tanımayan bir imajinasyon gücü vardır. Ancak, bilimsel disiplinle dizginlenmediği sürece, imajinasyon gücünün yaratacağı en büyük başarı sadece iyi bir bilim-kurgu hikayesinden ibaret kalır.

Diğer yandan, zırvalığın şahikasında pervasızca kalem oynatarak, bir sürü laf kalabalığıyla taraftar toplamaya çalışan ve bu sayede de toplumu dolandıran şarlatanlara çok dikkat etmemiz gerekiyor. Bunların arasında biri var ki epey dünyalık topladı bu sayede. Zecharia Sitchin adındaki şarlatanın otuz yıldan beri gevelediği uydurma gezegen Nibiru veya Marduk zırvalaması ona büyük bir servet kazandırdı. Sekiz kitap, TV ropörtajları, konferanslar, Sitchin'e bayılanlar klübü, posterler, Nibiru geliyor, Marduk tepemize iniyor filan derken, bu şarlatan ve onun sayesinde para kazanan bir grup epeyce zengin oldu. Bu yazımı tamamlarken, ülkemizde de benzeri bir girişime yeltenenler olduğunu duydum. Kendi araştırmalarımdan vakit bulursam, boş bir zamanımda bu kandırmaca hakkında bir yazı hazırlayacağım size.


Not: Yeni keşfedilen ve 10. gezegen adayı olan 2003UB313 ile ilgili açıklamalar için lütfen burayı tıklayın.


Haluk Akçam 2004

Türkiye

Dünya

Ekonomi

Deprem

Sağlık

Güncel

Kişisel Danışmanlık

Ticari Danışmanlık

Özel Danışmanlık

Copyright © 2004 Haluk Akçam - Bu sitede yer alan her türlü yazı, resim, grafik, program ve bilginin telif hakkı MİSKET yazılım ve danışmanlık Ltd.Şti.ne aittir.