PDF dosyası 115 Kb

 

Yeni Bir Görüş Açısı Kazanmak

 

M. Halûk AKÇAM

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 3 – 1981 Mart/Nisan

 

Bir hamam böceği çevresindeki eşyayı nasıl görüyor, hiç düşündünüz mü? Eğer bu külfete katlanmadınızsa fazla bir şey kaybetmiş sayılmazsınız, zira o hamam böceği de hayatında bir defa bile olsun insanların çevresine nasıl baktıklarını umursamış değildir. Ama, yine de hamam böcekleriyle insanlar çoğu zaman bir arada yaşamlarını sürdürürler.

Belki de o böceklerin bizim gibi gören gözleri yoktur da sadece duyarlı antenleri vardır çevreyi kontrol eden, kimbilir! Fakat günün birinde o böceklerden bir kısmı mutasyona uğrasa ve genetik yapılarında bir değişiklik meydana gelip, bizim görme duyumuza az buçuk benzer bir yapıya sahip olsalar, neler olurdu? Belki o zaman arada bir kenara çekilip insanların etrafı nasıl gördüklerini incelemek isterlerdi.

Değil sadece böcekler, en gelişmiş hayvanlarla bile aramızda büyük mesafeler var, çevreyi değerlendiriş açısından. Belki insan oluşumuzdan dolayı, onları kendimize oranla daha basit yaratıklar olarak değerlendiririz. Fakat, kendi görüş kapasitemiz de öylesine sınırlıdır ki, etrafımıza baktığımızda insandan daha mükemmel bir varlık göremeyecek durumda olduğumuzdan, aynen bir böcek gibi, daha üstün görüş açıları olup olmadığını umursamıyoruz bile.

Ama, aramızdan bazılarında tuhaf bir mutasyonun garabetine uğramışcasına bir takım davranışlar ortaya çıkıyor. Bu insanlarda bizim sahip olamadığımız hangi görme organı var da çevremizdeki olayları böylesine bir biçimde anlatıp, çok uzaklardaki şeyleri bile görebildiklerini söylüyorlar. Üstelik işin ilginç tarafı, bunların anlattıkları şeyler her zaman birbirinden farklı oluyor ama, esasda belirli tek bir ortamı değişik açılardan tarif ediyorlarmış gibi geliyor sanki. Bir sürü laf kalabalığı ve bu değişik görme duyularına sahip hemcinslerimiz arasında, gün geliyor “yeter be!” diyor bazılarımız. “Yeter artık. Belki ben de bazı şeyleri hissediyorum, ama sizin gördükleriniz gibi değil. Zaten ne malum uydurmadığınız. Aslında sizin anlattıklarınız öyle değil de böyledir, böyle değil de şöyledir, şöyle olsa bile şurasında şunlar da var olmalı ki aslında öyledir..” diyerek sonu gelmez bir tartışma başlıyor aramızda. Tartışma bazen öylesine rayından çıkıyor ki; durup dururken sırf inad olsun diye belki, başka türlü bir görme duyusu olanların saçmaladıklarını ispat etmeye çalıştığımız bir sırada, birden etrafı bambaşka algılıyoruz. Bazen de öyle olduğuna kendimizi farkına varmadan inandırıyoruz. Sonunda laf kalabalığı daha da büyüyor ve arap saçına dönüyor.

Esasında meselenin ne olduğunu unutup konuyu bir çıkar çatışmasına veya bencillik yarışına çevirenler de olabilir aramızda. Ancak, ortada hakikaten bir mesele vardır ve bunu kendi bünyesinde bir yara açmadan çözmeye çalışanlar galiba daha çabuk geliştiriyorlar o görme duyularını. Meseleyi şahsi problemleriymiş gibi ele alanlar da, kendilerinde açtıkları yarayı durmadan deşip içinden bir göz çıkacağını zannederek sonunda belki duyarlı antenlerini bile yok ediyorlar.

Bugünün insanı ne bir hamam böceğidir ne de bir insanüstü varlık. Biz, mutasyona uğradığını farzettiğimiz yanlarımızla, ilkel kaldığını zannettiğimiz melekelerimizle, kainatlar yaratacak bir kudretin izlerini barındırdığımızı kabullendiğimiz özelliklerimizle sadece bir insanız. Etrafımızdaki şeyleri görebildiğimiz ölçüde insanız, göremediğimiz sırada da yine insanız.

Eğer ortada görülen bir şey var ise, mühim olan, bu şeye değişik açılardan bakabilmektir. Hamam böcekleri mutasyona uğrayıp başlarının üzerine iki koca göz takarak bir kenara çekilemediler şimdiye kadar hiç. Belki de o gözlerin ağırlığına katlanamayıp bir kenarda atıverirlerdi onları. Sonra yeniden eskisi gibi etrafda dolaşarak antenleri ile algılamaya çalışırlardı içinde bulundukları ortamı.

İçinde bulunduğumuz ortamın şartları bizim için de aynıdır. Maksat, taşıyamayacağımız görme organları takıp bir köşeye çekilerek etrafı incelemek olmamalı. Ne kadar keskin görüşlü olursak olalım, bu durumda daima tek bir açıdan inceleriz etraftaki şeyleri. Ve o şeylerin arkasında kalmış olanları da hiçbir zaman göremeyiz çakılıp kaldığımız yerden o ağırlığın altında. Sonra da türkümüz hep aynı makamda takılır kalır, arabın yaleli gibi bir gün gelir bizi tavsatır.

İşte o zaman eğer başkalarının da şurada burada çakılıp kaldıkları yerlerden etrafı incelemek isteği doğarsa içimizde, zahmet edip en azından onların yanına giderek bulundukları yerden bakacak olursak, bambaşka yeni şeyleri görme imkanı doğar. Ve bir gün gelir de, bununla da yetinmeyip etrafdaki o şeyleri bir de kendi antenlerimizle dokunarak duymak istersek, çevremizdeki şeyler ile ilk defa yüzyüze gelmenin hazzını tadarız. Bu hazzı uzaktan bir köşede yapılan spekülasyonlarla tadmak başkadır, ona kendi duyu kapasitemizle temas ederek tadmak ise bambaşka.

Öyleyse ne yapmalı? Önce bir an için çırpınmayı bırakıp sakin bir vaziyette olduğumuz yerde durarak etrafı gözden geçirelim. Ne kadar ve ne ölçüde görebiliyorsak o bize yeter o an için. Sonra farkına vardığımız şeyleri birer birer ve fazla üstünde durmadan değerlendirelim. Etrafta ne olup ne bitiyor? Mutlaka içlerinden bir tanesi ilgimizi çekecektir. Şartları yine kendi ölçülerimize göre değerlendirip o şeye veya olaya doğru yönetelim. İşte bundan sonra büyük bir macera dizisi önümüzde fasıl fasıl açılacaktır, yürümeye devam ettiğimiz sürece. Muhakkak ki zaman zaman tökezleneceğiz veya bir yerde sıkışıp kalacağız. İşte o sırada yine çırpınmaya başlamaktansa sakin bir vaziyette durup etrafı yeniden gözden geçirmemiz gerekir. Artık, değişik bir yerdeyiz ve bakış açımız da değişmiştir. Bu açı altında da herşeyin yorumunu bir başka türlü yaptığımızı farkederiz. Sonra yeniden etrafımızdaki şeylerin kısa bir değerlendirmesini yapıp ilgimizi çeken şeye doğru yürümeye başlarız. Ama, tam o çırpınmaya başladığımız sıkışıklık anında bir an için sükunetle durup etrafı kolaçan etmeyi ihmal edersek, maceramız kabusa dönüşür ve sonu gelmez belalar zincirine takılır kalırız.

Bu işin püf noktası, devamlı hareket halinde olmaktır. Hem bedenen hem de zihnen. Ne bir şeye, ne bir olaya, ne de bir fikre takılıp kalmadan devamlı olarak yeni bir bakış açısı kazanmak için etrafımızda ve içimizde var olan herşeyin altından girip üstünden çıkmak gerekir. Ve bu macera boyunca devamlı olarak pür dikkat kesilip her bir yenilik karşısında yeni bir zihniyet edinerek kendimize birşeyler katmaya uğraşmalıyız. Eğer bu macerada yeni olaylara eski bir zihniyetle göğüs germek istersek, o olay bir anda çığ gibi büyür ve bizi altına aldığı gibi sürükler götürür istenmeyen bir yere. Ama olsun, diyeceğiz yine o durumda da. İstenmese bile değişik bir yere gelmişizdir yine de. Derhal sakin bir an bulup etrafı kolaçan etmekle maceraya devam ederiz.

Ben bu metodu hamam böceklerinden öğrendim. Ama, diyeceksiniz ki, böcek miyiz biz kardeşim! Elbette değiliz, insan olarak bir böcekle kıyas edilmek abes olur. Öyleyse bu metoda insanlara lâyık bazı unsurlar da katmak gerekir. Böcekler gibi şuursuzca oraya buraya koşuşarak yaşanmaz elbet. Ama ne var ki, yine bazı böcekler gibi köşeye bir ağ kurup içine ne düşerse diye beklemek de bize yaraşmamalı. İnsan olduğumuza göre.

Bu durumda bize neyin yaraşır olduğunu az önceki konuşmanın bir noktasında bulabiliriz. Hani bazen olur da sıkışıp kaldığımız bir yer çıkar karşımıza demiştim. İşte o sırada bir an için sakin durup çırpınmadan etrafı sükunetle algılamaya çalışırken, insan olma özelliğimizden dolayı içimizde kısa bir süre bir şeyler kıpırdar ve şimşek hızıyla gelir geçer. O anı yaşamasını becerebilirsek, böcek olmadığımızı hemen anlarız. Hele o anı tam manasıyla idrak edebilirsek, insan olduğumuzun farkına varırız.

Öyle uzun uzadıya düşünmemize imkan veren bir süre değildir bu kısa zaman parçası. Şimşek çakması gibi aniden oluverir. Bir anda parlar ve karanlıkta kalmış bir sürü yer aniden aydınlanıverir. Sonra yeniden herşey eski karanlığına gömülür ve kendi ışığımızla macera yolunda koşuşmaya devam ederiz. Maalesef, hamam böcekleri o şimşeğin ışığını göremezler. Ama insanlar görebiliyor işte. Değil mi?

Hafızanızı şöyle bir elden geçirin, olmadı mı hiç böyle bir şey günlük hayatınızda? Olmadıysa bilin ki şimşeğin hiç çakmadığı kuytu bir köşeye sinmiş duruyorsunuz demektir. Dışarı çıkın, karanlık dahi olsa açık araziye çıkın ve dolaşın. Gökyüzünü bütün çıplaklığıyla önünüze seren bir ovaya çıkın ki şimşekler sırası geldiğinde çaksın.

İnsanlara kendi ışıkları elbette yeterlidir. Önümüzü görmemize yardım eder. Ama bir ölçüye kadar. Halbuki çevremiz öylesine uçsuz bucaksız ki, öylesine görmeye değer şeyler var ki. Bunların hepsini görebilmeye yetmiyor elimizdeki kandil. Ama biz insan olduğumuz için bazen karanlıktan korkup etrafımıza bir duvar örüyoruz ve kendi kandilimizle yetinmeye çalışıyoruz. O duvarın arkası bizim için karanlık olduğu ölçüde bilinmeyenlerle de dolu. Ya bir gün birisi gelip duvarı alaşağı ederse ne yaparız? Zaten hep böyle olur, ne kadar inceden inceye hesaplayıp kendimize göre muhkem bir duvar örersek örelim, sonunda birşeyler olur ve duvar kağıt parçası gibi yırtılıp yıkılır ve kalırız açıkta. İyisi mi bir an önce açık havanın şartlarına kendimizi alıştıralım. Karanlık bile olsa, ara sıra çakan şimşekler bize yardımcıdır.

---oOo---