PDF dosyası 134 Kb

 

Tekâmülün  Morarmış  Şafağındayız

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 14 – 1987 Ocak/Şubat

 

Minibüs hızıyla tekâmül etmenin yegâne formulü, elektrik ampullerinin duylara uymayacak biçimde imal edildiği bir ülkede, geleneksel temizlik böbürlenmesi ile sarılıkla boğuşarak yaşamaktır. Üstelik, böyle bir ülkede doğmuş olmanın gururunu, sizinle birlikte yaşayan milyonlarca üstün zekâlı ve süper kültürlü ileri varlıklar arasında her an duymanızı sağlayan sürprizler, tekâmülünüze renk katacaktır.

Eğer renkli tekâmülünüzün panoramik sinemaskop olmasını istiyorsanız, adım başı başıboş köpeklerin kol gezdiği sokaklarda dolaşmalısınız. Böylece, kısa bir yürüyüş sonunda ısırılarak kudurmanız, önünüze yeni tekâmül imkânları getirecektir. Bu fırsattan nasibinizi alamasanız bile; aylar geçtikten sonra radyasyonun âlâsını yuttuğunuzun farkına vardığınızda, "bize bir şey olmaz, gâvur palavrası bu!" diyerek açıklama yapanlar, aslında tekâmül sıçraması için size gerekli yardımda bulunmuşlardır zaten.

Suların akmadığı milyonluk nüfusu olan şehirlere sahip, eşine ender rastlanır bir ülkede, köstebeklere özenip sokakları bomba düşmüş bir hale getirmenin tek gayesi tekâmül yolunda hızla ilerlemektir. Böylece, akşam saatlerinde üstünüze gelen otomobillerden kaçayım derken, yeni açılmış bir çukura düşerek bacağınızı kırarsınız. Halbuki, başka bir ülkede yaşasaydınız böylesine yararlı bir imkânı adım başında bulmanız çok zor olurdu.

Aslında kokuşmuş olduğu ileri sürülen gelişmiş Batı toplumunda, 60'lı yıllardan bu yana yaygınlaşan cinsel serbestiyet denemesi bir anda yön değiştirdi. Afrika'dan yayılan AIDS hastalığı sosyal bir tehlikeye dönüşünce, inanılmaz bir organizasyon ağı kurularak, araştırma laboratuvarından hükümetlere kadar her alanda bilinçli bir çalışma başladı. Halk, yapılan duyuru ve uyarılar karşısında "bize bir şey olmaz" gevezeliğine kapılmadan, birdenbire cinsel ilişkiyi sınırlı tutmaya başladı. Ruhen geri olduğunda ısrar edilen bir toplumun, karşılaştığı bir tehlike ile ansızın şuurlu davranışta bulunması dikkate değer.

Oysa, gizli fuhuş ve eşcinselliğin sokaklara döküldüğü Yakındoğu ülkelerinin birinde, yetkili kişiler "bizde AIDS olamaz, çünkü dini bütün insanlarız" diyerek, konuyu rahatlıkla geçiştirebiliyorlar. Biz de bu davranışa bakarak, ne kadar mütekâmil olduğumuzu ilân edebiliriz.

Ortaçağ Avrupasında veba, sarılık, tifo gibi hastalıklar insanları kasıp kavuruyor, sokaklarda başıboş köpekler saldırıyor, susuzluk ve pislikten insanlar kırılıyordu. Bu da yetmezmiş gibi, yobazlık ve gericilik yüzünden katliamlara dönüşen kutuplaşmalar oluyordu.

Ama o devirde teknoloji yoktu, bilim ilerlememişti. Toplumlar bir gelişme dönemindeydiler. Kültürel iletişim yeterli olmadığından, kendi kendilerine bu sınavı başarmak zorundaydılar. Nitekim, gayretleri karşılıksız kalmadı ve lâyık oldukları düzeye geldiler.

Fakat, günümüzde eğer bir toplum ortaçağın özelliğini taşıyorsa, o toplumun da ileride aynı liyâkate erişeceğini söylemek mümkün değildir. Çünkü, bilimsel ve teknolojik gelişmenin ortasında hâlâ debelenen bir toplum, bütün bu imkânlarla donatılmış iken, yine de çıkış noktasını idrak edemeyecek durumda ise, lâyık olduğu şey herhalde aynı nitelikte olamaz.

Bir toplumun sahip olduğu bilimsel ve teknolojik imkân, o toplumun tekâmül seviyesi için bir gösterge değildir. Ancak, bu imkânlardan ne ölçüde faydalanabiliyor ise, ona göre bir değer biçmek mümkün olabilir. Meselâ, arıların yaşamı ile ilgili araştırma yaparak sonuçları modern matbaalarda bastırıp yayınlamak bir ölçü olabilir. Diğer yandan, arıların bal peteğini doldururken Arapça bir kelimeyi yazdığını iddia ederek, bunun resimlerini modern matbaalarda çoğaltıp yayınlamak da ayrı bir ölçü olacaktır.

Arıların yaşamını araştırarak insanlığa faydalı bir şey bulmaya çalışanların toplumunda, bu tür petek resimlerinin üstüne garip iddialar yazarak ilgi çekemezsiniz. Ama, öyle toplumlar vardır ki, orada da arıların iletişim mekanizması kimseyi ilgilendirmez de Arapça kelime yazdıkları iddiası mucize gibi karşılanabilir.

İlginç olan diğer husus, bu gibi garipliklerle uğraşan toplumlarda aynı zamanda sular bir türlü düzenli akmaz, ortaçağda görülmüş salgın hastalıklar olur, ikide bir gericilik hortlar.

Arıların yaşamını inceleyen toplumlarda din alanında araştırma veya inanç kavramı yok mudur hiç? Elbette var. Üstelik, sözgelimi Ahuramazda'ya taptığınızı ilân etseniz bile kimse üstünüze yürüyüp ağzından köpükler saçarak sizi gebertmenin farz olduğunu söylemez. Ama, aynı serbestîyi suları akmayan bir şehirde bulamazsınız. Bırakın bu kadar ileri gitmeyi, aynı dine bağlı olduğunuz halde bile, eşinizin başı açık gezmesi yüzünden taşlanması gerektiğini düşünenler, her an saldırmaya hazır beklemektedir.

Hani bir hikâye vardır: Adamın biri en bilge kişiyi arayıp bulmak için yollara düşmüş. Gidip konuşmadığı üstad kalmamış ve sonunda çaresizlik içinde vazgeçmeye karar vermiş. Tam bu sırada, dağ başında bir çobana rastlamış. Kendi halinde ve üstadlık iddiasından uzak olan bu garip çoban, basit cümlelerle inanılmaz bir etki yapmış adamın üzerinde. Sonunda adam anlamış ki; bilgelik kitapları devirerek üstad payesine erişmekle olmuyor. Dağ başında bile gerçekleri kavramak mümkün. Hikâyenin özeti bu işte.

Ben bu hikâyeyi duyduğumdan beri bir türlü gerçeklerle bağdaştıramadım. Dağ başında, tezekler içinde, koyunlara kaval çalarak tekâmülün doruğuna erişileceğini kabul edemem. Tekâmül edebilmek için, insan kendi kendisine yeterli değildir. Muhakkak seviyesine uygun bir çevre içinde bulunması gerekecektir. Çevre şartları ne denli üstün tesirlere uygun bir aura hazırlıyor ise, tekâmül imkânı da o nisbette artar. Bence bu hikâye, tezek içinde doğup miskinliklerine bahane bulmaya çalışanların bir avuntusundan başka bir şey değildir. Aksi takdirde, medeniyet denilen kültür birikimi oluşmazdı hiç.

Şimdi öyle bir ortamdayız ki, ileride şafak söküyormuş intibaını veren bir pembelik var. Eğer tarihe bakacak olursak, ortaçağın ardından gelen aydınlanma döneminde de bu tür bir pembelik vardı ufukta. Nitekim, o devirdekilerin üzerine güneş doğdu sonradan. Fakat, tarih hep aynı tekrardan ibaret değil. Hele, dört yüzyıl önce kalkmış bir otobüsü çoktan kaçırmış bir toplumda bekleşenler arasında isek ve ufuktaki pembelik gittikçe morarıyor ise, belki de bizim için kocaman bir tezek yığını yapıyorlardır, şafak söküyor derken içine düşeceğimiz.

Her insan, içinde yaşadığı toplumun karşılaştığı olaylardan belirli bir ölçüde mutlaka sorumludur. Ahmet efendinin başına geçen gün taş düşmüş ise, bunun sizinle bir ilişkisi yoktur elbet. Ama, hepimizin tepesine radyasyon yağarsa, buna "n'apalım, takdîr-i ilâhî" deyip geçemeyiz. Kader dediğimiz şeyi, o İlâh şöyle tanımlamıştır: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür (42. Şura: 30)". Birisi çıkıp da, "Atom reaktörünü biz mi patlattık, sarılığı, tifoyu biz mi yaydık yani?" derse, onun cevabı da şöyle verilmiş: "Başa gelen hiçbir musibet, Allah'ın izni olmaksızın olamaz (64. Tegabun: 11)".

Bir toplum yıllardan beri çalkantılı dönemlerden geçiyor, musibetin biri biterken diğeri çıkıyor ise, oturup düşünmenin zamanı çoktan gelmiş demektir. Susuzluktan kıvranırken, "yağmur duasına çıkın!" diyenlerin sesinin gürleştiği bir yerde şunu hatırlamakta fayda vardır: "Kalplerinde hastalık olanların pisliklerine pislik katmıştır. Onlar, yılda bir iki defa belâya uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı! Böyle iken, yine de tevbe etmiyorlar, ibret almıyorlar (9. Tevbe: 125-126)".

Maksadım din dersi vermek değil. Ama, dindarlıktan dem vuranların evlerde hû çekerek, sokaklarda başörtüsüz kadınları kovalayarak çoğaldıkları bir dönemde, inandıkları dinin asıl kaynağından örnekler vermek en uygunudur. Kadınlara ferâce, erkeklere takke giydirerek bir toplumu musibetlerden kurtarmak mümkün olsaydı, o Kitab'ın içinde ikide bir "kalbinizi temiz tutun, iyi işler yapın" diye uzun uzadıya ikâzlar yapılmazdı.

Tekâmül, uzun ve çetin bir yoldur. Bu dünyaya gide gele, sonunda bir gün iyi işler yapmasını öğrenecektir insan. Ama, o güne örtüye bürünerek değil, kalplerimizdeki örtüyü sıyırıp atınca kavuşacağız. Şafak yerinde güneşin doğmasını umuyorsak, aklımızı başımıza toplayıp nereye doğru gittiğimizi görmemiz lâzım. Yoksa, umduğumuz yerine bulduğumuzu kabullenmek zorunda kalırız.

---oOo---