PDF dosyası 160 Kb

 

Bir  Tanganika  Masalı

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 17 – 1987 Temmuz/Ağustos

 

Şimdi size bazı terimler sıralayacağım. Bunların ne anlama geldiğini daha önceden bir yerde okuduysanız, şanslısınız. Eğer bunlara ilişkin uygulama yöntemlerini de az-çok biliyorsanız, şansınız daha da artacaktır. Dikkat, başlıyoruz:

Diferensiyel geometri, tensor analizi, spinor cebir, Regge kalkulus, uzay-zaman (spacetime) dinamiği. Daha bitmedi henüz. Ardından şunlar geliyor: Astral plan, korespondans sistemi, sempatizasyon, irâde gücü, imajinasyon. Artık burada duralım ve bunları öğrenmekle elimize ne geçecek, bir de onu görelim.

Bir sürü yabancı kelimeden oluşan bu terimlerin ardında, sizi bekleyen şans ve kısmet kapıları var. Sıraladığım ilk terimler, şans kapısının anahtarıdır. Bunları tanıyan kişi, maddenin ve uzay-zaman örgüsünün yapısını bir parça kavrayabilir. İkinci terimler sırası da kısmet kapısını açmaya yarar. Bunlar da kişiye uzay-zaman örgüsü içinde hareket serbestiyetini ve maddeyi kullanabilme yeteneğini kazandırır. Fakat, unuttuğumuz bir şey var. O da insanın kendisi. Bu örgünün içinde sıkışıp kalmış parçasına bakıp bütünününü kavramaya çalışan, insan dediğimiz varlık.

---

Bu tür varlıklardan, kısa yaşam süreleri içinde yüzyılları aşmış iki örneği ele alalım. Meselâ, 19. yüzyılda ancak kırk yıl yaşayabilen Riemann adında bir dâhi, işe önce İbranice öğrenmekle başlamış. Maksadı Tevrat'ın Başlangıç kitabında anlatılanları matematik bir formulasyonla ispat etmekmiş. Sonra nasıl olduysa, bir yolunu bulmuş ve bugünkü modern uzay-zaman teorilerinin temelini oluşturan yepyeni bir geometriyi ortaya çıkarmış. Şu işe bakın ki, adam kırk yıllık ömrünün ortasında İbranice öğrenip "bereşit bara elohim..." diye başlıyor, on yıl sonra evrenin karmaşık modelini matematik formüllere dökerek topu Einstein'a atıyor ve ardından da veremden ölüyor.

İkinci örneğimiz, dörtyüzyıl önceki otuzsekiz yıllık kısa yaşamı içinde aynı yarışın bayrağını günümüze kadar ulaştıran biri: İzak Luria. O da işe Tevrat'ın başından başlamış. Fakat, dörtyüzyıl önceki bilimin sınırları, formullerin matematik bir dilde anlatılmasına yeterli değilmiş. Luria da az önce sıraladığımız ikinci terimler dizisini kullanarak yepyeni bir evren modeline götüren açıklamaları yapmış ve vebaya yakalanıp ölmüş.

Günümüzün bilimini iki yandan kuşatabilen bu buluşları ortaya çıkarmak için mutlaka bu iki dehâ gibi Alman asıllı olmaya ve İbranice öğrenip Tevrat'la işe başlamaya gerek yoktur, elbette ki. Ama, ne hikmetse böyle olmuş işte. İlginç bir rastlantı da, bu iki ayrı zaman diliminde ve ayrı yerlerde yaşamış kısa ömürlü iki dehânın ortaya koyduğu esasların, bugün bile az kişi tarafından anlaşılabilen karmaşık bir evren modelinde birleşmesidir.

Bir yandan, ilk terimler dizisiyle ortaya çıkan yığınla matematik formuller var karşımızda. Einstein demiş ki, E = mc². Mesele bu değil! Ancak, niye böyleymiş diye sorduğunuz zaman başlıyorsunuz şans ve kısmet kapılarına doğru yönelmeye. Fakat, oraya ulaşmak için önce engin bir "Matematik-Fizik okyanusu"nu geçmeniz gerekiyor.

Luria'nın öğrettiklerine göre, "10 sefirot ve 32 netibot"tan oluşan evrenin içiçe dört modeli varmış. Olur ya! Merak edip de bu sistemi açıklayan ikinci türdeki terimlere daldığınızda, işte yine engin bir "Kabala okyanusu" var geçilecek. Onun ardında da aynı şans ve kısmet kapıları beliriyor.

Henüz daha kimse anlayabilmiş değildir bu iki okyanusu da geçtikten sonra hangi kapıların açılabileceğini. Matematik okyanusunda küreklere asılanlara sorarsanız, ufukta bir şey var "kıpırdayan". Kabala okyanusunda sularla boğuşanlara göre de ufuktaki şey târife sığmayan "bir ışık". Bu değişik yollarda ömür tüketenler sonunda bula bula "kıpırdayan bir ışık" ile mi karşılaşacaklar acaba? Hani nerede kaldı şans ve kısmet kapıları!

Onlar var yine. Okyanuslara dalıp inciler çıkarmaya gücü yetmeyenlerin, kıyıda oynadıkları çakıl tanelerini inci diye birbirine yutturduğu yerden bakınca, kapıların adı şans ve kısmettir. Fakat, suları biraz olsun göğüsleme cesareti bulanlar için, "şans ve kısmet" zannedilen şey, "bilgi ve tasarruf gücü" olur.

Kıyıda kumları eşeleyip çakıltaşlarıyla oynayarak birşey öğrenmek mümkün değil. Bilgi olmayınca, onu kullanma yetkisini de elde edemiyor insan. Fakat, o zaman ne oluyor? İçine girmeye cesaret edilemeyen okyanusa bakan gözleri dalmış bir sürü miskin palavracı birikiyor kıyıda. Herbiri diğerine bir masal anlatıyor. Şimdi size bu anlattıklarım da bir masaldır aslında. Belki ayağınızın ucunu kıpırdatır ve kıyıyı ıslatan suya hiç olmazsa dokunmak istersiniz diye.

İlerde, çok ilerde okyanusu aşmaya çalışanlar da asırlar önce ayaklarının ucunu kıpırdatarak başlamışlar bu mâcerâya. O zaman da aralarındaki miskin bir palavracının masalını dinlemiş olabilirler. Biz şimdi kendi masalımıza devam edelim:

---

Matematik okyanusuna açılanlar, geliştirdikleri teknoloji sayesinde Fizik, Astronomi, Kimya ve Tıp adlarındaki büyük gemilerden oluşan bir filo kurmuşlar. Okyanusun bir ucunda yıldızlar, kuasarlar var. Diğer ucunda ise genetik kodlar ve mikroçipler. Alabildiğine hızlı gidiyorlar. İlerledikçe, ufuktaki görüntüler daha ilginç ve esrarlı bir biçim alıyor. Ama, bu öncü grup sıkışıp kalmış gemilerin içinde, yıllar önce yarattıkları teknoloji yüzünden. Okyanusun ortasında olmalarına rağmen, içlerinden hiçbiri suyun yüzeyi altında ne olup bittiğine bakmaz olmuş. Varsa yoksa, ufuklara bir an önce ulaşma yarışına kaptırmışlar kendilerini.

Kabala okyanusuna açılanlar da, asırlar önce sessiz ve derinden gitmenin en güvenilir yöntem olduğuna inandıkları için, suyun yüzeyinde ne olup bittiğine aldırmamaya başlamışlar.

Böylece, biri okyanusun üstündeki metal yığınından oluşan gemisinde gözünü dürbüne yapıştırıp ufku tararken, diğeri de derinlere daldıkça gözünü kapatarak geliştirdiği değişik türden algılama yöntemleri ile ufkun ardındakini anlamaya çalışıyormuş. Gemideki adam, "bu okyanusun altında karanlık bir dünya var, dürbünle birşey gözükmüyor" diye bağırdıkça, derinden giden de sesini çıkarmamakta inât ediyormuş.

Sonra, günün birinde, gemideki adamlardan biri suya düşmüş. Batıp batıp çıkıyor. Yüzmeyi yıllar önce bırakan bir nesilden geldiği için avazı çıktığı kadar bağırmaya başlamış, "kurtarın beni" diye. Dürbünle ufku taramaktan sıkılan birkaç kişi suya ip sarkıtmış, kurtarmak için. Adamı çekip çıkarmışlar. Ama bir de bakmışlar ki ipin ucuna garip bir şey daha takılmış. Derinden gidenlerin eskiden kullandığı bir dalgıç elbisesiymiş bu. "Vay be!" demişler, "demek ki suyun altında da yaşayanlar var." Ama, dalgıç elbisesi derinde yaşayanlara göre olduğu için gemidekilerin sırtına uymamış. Anlamamışlar ne olduğunu.

Fakat, dürbüne gözünü dayayıp bakmaktan sıkılan bu grup oturup düşünmüş. Bir de okyanusun içine mi dalsak acaba, diye tartışmaya başlamışlar. Sonunda, ellerindeki örneğe bakarak, kendilerine göre metal borular ve tüplerden oluşan bir dalgıç elbisesi yapmışlar, birisine giydirip aşağıya sarkıtmışlar. Fakat, gemi son hızla gidiyor. Dalan adam da bir sürü hortumla yukarıya bağlı. "Durdurun şu gemiyi de iyice bir bakayım, ne var bu karanlık yerde" diye haber gönderiyormuş. Ancak, geminin duracağı yok. Adam tekrardan yukarıya çıkmış. "Birşeyler görür gibi oldum ama anlayamadım. Çünkü, aşağısı çok karanlık" demiş. Ardından onun gibi birkaç kişi daha dalıp çıkmışlar. Hepsi de aynı şeyi söylemişler.

Okyanusun altında derinden gidenler ise, bu bir dalıp bir çıkan adamlara gülüyorlarmış. Sonra içlerinden bazıları, gemilerde gidenlere yardımcı olmak için suyun yüzeyinden onlara ellerini sallayarak işâretler vermeye başlamışlar. Gemiden bakanlar, okyanusta çırpınan bir adam daha var zannedip onu da yanlarına çekmişler. Fakat, derinden gelen adamın söyledikleri hiç anlaşılmıyormuş. Zâten, o da gemidekilerin dilinden pek birşey anlamamış. Böylece karşılıklı bir sağırlar diyalogu başlamış.

Derinden gelen adam, gemidekilerin "göz" dediği fazlalıklar yüzünden bu adamların hissedebilme yeteneği engelleniyor, diye karar vermiş. "Bırakın bu metal araçlara gözünüzü dikip bakmayı, çıkarın kafanızdan bunları ve derinlere dalın ki ufukta ne olduğunu hissedebilesiniz" diyerek akıl vermiş. Gemidekiler de onun gözleri olmadığı için gerçeği anlayamadığına ve kendi hayâl dünyasında fantaziler kurduğuna karar vermişler. Hissederek gerçeğin kavranabileceği varsayımını bir tür hastalık belirtisi saymışlar.

Derinden gelen adam, gemideki metal araçları eliyle teker teker yoklamış. Dürbüne parmağını sokmuş, hesap makinasının düğmelerine rastgele basmış, ama hiçbir şey hissedememiş. "Bu adamların hepsi toptan kaçık, iyisi mi ben yine okyanusa dalayım" deyip suya atlamış. Gemidekiler de onun ardından bakıp, "zavallı kör budala! Yine karanlıklara daldı. Kimbilir orada ne saçmalıklar hayâl edecek yine" deyip gülmüşler.

---

Bu anlaşmazlık içinde her iki taraf da kendi yolunda giderken, ufka yakın bir yerde başka bir yolcu grubu bunları seyrediyormuş. Bu üçüncü gruptakiler, çok eskiden başka bir kıyıdan okyanusa açılanlarmış. İstediklerinde suyun derinliklerine inip kuvvetle hissedebilecek ve aynı zamanda suyun yüzeyindeki gemilerine çıkıp dürbünle ufku da gözetleyebilecek bir yöntemleri varmış. Bu adamlar okyanusa derinlemesine daldıklarında gözlerini kapayıp ufuktakini hissetmeye başlıyorlar, sonra gemilerine çıkıp dürbünün başında gözleriyle ufuktakini seçmeye çalışıyorlar ve her iki deneyin sonuçlarına göre bir hesap yapıp yönlerini buluyorlarmış. Bu sayede de oldukça yol almışlar.

Sonra bir gün, bu üçüncü grubun seçkin kişileri toplanıp bir karar vermişler. "Şu arkamızdan gelenlere yardım etmemiz gerekiyor artık" demişler. "Çünkü, biz onların şimdi bulunduğu yerde iken, bize de ilerden birileri gelip yardım etmişti. O sayede derinden gidenlerimiz ile gemilerde sıkışıp kalanlarımız birbirini anlamaya başlamışlardı. Şimdi de yardım etme sırası bizde" demişler.

Böylece, bir kapsül içinde geriye doğru fırlatma mekanizması ile, arkadakilerin bulunduğu sulara doğru kendi elemanlarından bazılarını göndermişler. Geriye fırlatılanlar, aslında gönüllü olarak bu maceraya atılmak istemişler başlangıçta. Fakat, fırlatma mekanizması ile geçmişte kalan sulara âniden lappadak düşünce, birden ne olduklarını anlayamamışlar. Üstelik, içlerinden bazıları öylesine geriye doğru fırlatılmışlar ki, sahilde kumlarla oynayanların yanına düşenler bile olmuş. Bunların düştüğü yer daha da büyük bir şok yarattığından, uzun bir süre kendine gelemeyenler olmuş.

Gerideki sulara düşenler, fırlatma kapsülünden sıyrıldıktan sonra dağılmışlar ve bir kısmı okyanusun derinliğine dalmış, bir kısmı da gemilere çıkmış. Derinlerde yolculuk edenler, bu yeni gelenlerin anlattıklarını çekinerek dinliyorlarmış. Çok değişik hissetme yöntemlerini, daha derinlerde yol alma biçimlerini, üstelik ansızın suyun yüzeyine çıkarak gemidekiler gibi ufku araştırmanın gerektiğini söyleyen bu yeni gelenlerden şüphelenmeye başlamışlar.

Gemidekiler de, aralarına karışan bu yeni tiplerin sahtekâr olduklarını düşünüyorlarmış. Hem daha kullanışlı dürbünler yapacak kadar zeki, hem de arada sırada gözlerini kapayıp suya dalmanın gerektiğini söyleyecek kadar akılsız tipler diye nitelemişler bunları. Gemidekiler, bu yeni gelenlerin hesaplama yöntemlerine bazı zor anlaşılan faktörleri de sokmalarına çok kızıyorlarmış. Ama, bu yeni hesaplama yöntemi ile bilinmeyen birçok şeyin çözüldüğünü görünce de şaşırıyorlarmış.

---

Elbette, günün birinde, gemidekiler okyanusun derinliğine dalmanın da gerektiğini anlayacak ve derinlerde yol alanlar zaman zaman suyun yüzeyine çıkıp ufku görmeden bu işin olamayacağını kavrayacaklardır.

Fakat, fırlatma kapsülü kıyıya düşenlere ne olmuş acaba? Önce uzun bir süre uğraşmışlar bu kapsülden sıyrılmak için. Çünkü sert bir yere çarpmanın etkisiyle ezilen kapsülün çıkış deliği tıkanmış. Zorla bu kapsülden çıkabilenlerin karşılaştığı ikinci şok, kumda eşelenenlerin manzarasıyla karşılaşmak olmuş.

Sırtına bir etiket yapıştırıp oturduğu yerde kumu eşeleyen bu adamlar, çıkardıkları çakıl taşlarıyla kıyıya set yapıyorlarmış. "Suya girmek tehlikelidir, derine dalınca insan boğulur, yüzerek ulaşılan bir yer olamaz. Gemi yapmak gerekseydi, tanrımız okyanusun incilerini hikmeti ile kumlara gömüp bizim için saklar mıydı! İşte biz size onları çıkarıp, boğulmaktan kurtulmanız için set yapıyoruz." diye avaz avaza bağırmaktan da kaçınmıyorlarmış.

Kapsüllerden çıkanlar, önce bir süre susup bu akılalmaz durumu seyretmişler. Fakat, çığırtkanların artması yüzünden, kıyıya yığılan çakıl taşları gittikçe yüksek ve kalın bir set oluşturmaya başlamış. Kıyıda oturanlar bu setin üstüne çıkıp okyanustaki gemilere bile bakmaya gerek duymuyorlarmış. "Onlar okyanusta inci araya dursunlar, tanrımız bütün incileri bizim için yıllar önce kuma gizlemiş" deyip, çakıl taşlarını gösteriyorlarmış. Gemilerle ufka doğru yol alanların hiçbir yere varamadan kaybolup gideceklerini anlatıyorlarmış birbirlerine.

Okyanusun derinliğine dalıp yol alanlar için de "karanlıkta kaldılar ve suda boğuldular, karanlık onları tutsak etti" diyerek, başlarını iki yana sallıyorlarmış. Aralarından bazıları kafalarını kuma sokup öyle duruyor ve sonra da "inciler nerede ise hikmet oradadır, biz de gözümüzü kapatıp kafamızı oraya sokarız" diyorlarmış.

Yeni gelenler, bu durumda hiçbir şey yapamayacaklarını anlayıp çok sıkılmışlar. Bir kısmı seti yıkmaya kalkışmış. Kafalarını kuma sokanlar hemen ortaya fırlayıp ellerindeki taşlarla bu bozguncuları öldürmüşler. Sonra da avaz avaza "işte bakın, bu incilerin kudreti ile sapıklar nasıl da cezasını buluyor!" diye bağırmışlar. Kıyıdaki adamlar, bu sefer daha büyük bir hırsla kumu eşelemeye ve çakıl taşı aramaya koyulmuşlar. Yeni gelenler de artık gemidekileri veya derinlere dalanları bırakıp, gerçek incinin ne olduğunu nasıl anlatacaklarını düşünmeye başlamışlar.

Fakat, yeni gelenlerden bazılarının bu duruma dayanacak gücü kalmamış ve bir sıçrayışta setin öbür tarafına atlayarak okyanusa açılmışlar. "Lânet olsun bu ahmaklara! Biz bir an önce şu önümüzdeki gemilere veya derinden gidenlere yetişelim de hiç olmazsa vaktimizin kalan kısmında yararlı bir iş yapalım" diye düşünüyorlarmış. Hem derinden, hem de yüzeyden gitmesini iyi bildikleri için kısa zamanda istedikleri yere ulaşmışlar.

Kıyıda kalanlar ise, bu adamlara anlatılacak tek şeyin masal olabileceğini görmüşler. Kafalarını kuma sokanları ve oturdukları yerde eşelenenleri bir kenara bırakıp, kaçamak bakışlarla setin öbür yanına göz atmaya çalışanlara yanaşmışlar ve masallara başlamışlar: "Bir varmış, bir yokmuş. Uzakta bir yerde iki kapı varmış. Birinin adı şans, öbürününki kısmetmiş..."

---

Tabii ki, bu masal bizim için değil. Tanganika'daki insanlar için anlatılıyor. Bizim ceplerimiz incilerle dolu. Kafamızı da başka yere sokarız, sırası geldiğinde. Evelallah!

---oOo---