PDF dosyası 140 Kb

 

Ah,  Bu  Küçük  Çocuklar  Yok  mu!

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 20 – 1988 Ocak/Şubat

 

Geçen seneydi gâliba, bir soruyla karşılaşmıştım. Benim kişisel olarak neye inandığımı veya alışılmış bir deyişle "hayat felsefemin" ne olduğunu merak etmişler. O sırada zihnimde eski bir hâtırâm canlanmıştı. Ben de bir zamanlar tanrıların neye inandıklarını merak etmiştim. "Ey tanrılar, meselâ sen ey büyük İsis, neye inandığını bana söyler misin?" diye sorduğumda hiçbir cevap alamamıştım. İki defa daha aynı soruyu tekrarladığım halde değişen bir şey olmayınca, ben de bir daha bu tür soruların zihnimde uyanmaması gerektiği kanaatine kapılmıştım. Belki de o sırada küçük bir çocuk olduğum için, böyle bir soruya tanrıların ancak sessizlikle cevap verebileceklerine hükmettim ve bir türlü büyüyemediğim için olsa gerek, hâlâ da aynı kanaate sahibim.

Şimdi diyeceksiniz ki, "tanrılar" diye bir şey olur mu, a çocuk! Hele, tanrı ile üstelik böylesine konuşmak kimin haddine! Ama, affetmek büyüklerin şânındandır, küçük çocukların kusuruna bakılmaz. Olmuş bir kere, yapmışız bir çocukluk.

Zâten, ne siz küçük çocuklarsınız, ne de ben tanrılar câmiasının bir ferdiyim. Aksine, geçen bunca yıla rağmen, ben bir türlü çocukluktan olgunluğa erişemediğim için olsa gerek, bazen adına "Elohim" dediğim tanrılar hiyerarşisinin varlığına bile hâlâ inanırım. Madem ki merak edenler olmuş, büyüklerin huzûrunda dilim döndüğünce özetlemeye çalışayım neye inandığımı. Herhalde bazı yerlerde saçmaladığımı düşüneceksiniz. Ama, unutmayın ki küçük çocukların hayâl dünyası çok geniştir. Neyin gerçek neyin hayâl olduğunu büyüklerin kesinlikle bildiklerini zannetmelerine rağmen, çocukların bundan haberi bile yoktur. Bu yüzden, zaman zaman abuk sabuk şeyler anlatırlar işte!

Yedi veya sekiz yaşındaydım. Bir gece yine balkona çıkmış yıldızları seyrediyordum. "Acaba buradan bakınca mı ben bir sürü yıldız görüyorum, yoksa bu şeyler bana buradan baktığım için mi yıldız olarak görünüyorlar?" diye bir soru takılmıştı o gece aklıma. İnanır mısınız bilemem, ama hâlâ kesin bir cevap bulmak için yormuyorum kendimi. O geceden bu yana, yıldızlar gibi dikkatimi çeken her şey için aynı soru uyanır zihnimde ve elimden geldiğince yerimi değiştirerek yeni bir bakış açısından tekrar incelemeye çalışırım, dikkatimi çeken ne varsa.

Küçük bir çocuk olmanın verdiği bitmez tükenmez merak yüzünden, dikkatimi çekmeyen şey de yok sayılır. İşte bu sebeple, devamlı olarak yerimi değiştirmek zorunda kalıyorum, merak ettiğim şeyin ne olduğunu iyice anlayabilmek için. Diyeceksiniz ki, "Yavrum, elbette sen de gün gelir bizim gibi olgun bir seviyeye erişirsin. Merak etme, o zaman her şeyi bulunduğun yerden kıpırdamaksızın sakin sakin inceleyip kesin bir yargıya kavuşursun. Böylece senin de değişmeyen değer yargıların ve kendine göre bir inancın olur."

Ama, ben bir yere kazık çakıp üstüne çöreklenerek ömür boyu çevreme o noktadan bakmak istemiyorum. Çünkü, yedi yaşımda yıldızlara bakarken kazığımı çaktığım yerden söküp attım ve biraz değişik bir yere gidip orada durdum. Sonra arkama baktığımda daha önce kazık çaktığım yerin bir çukur olduğunu farkettim. Bu yeni bulduğum yerde konaklayayım derken, bir de baktım ki, yıldızları oradan seyredince eskisine oranla daha farklı görünüyorlar. Tam oraya kazık çakmaya başlarken ileride bir tepe gözüme ilişti. Bir kere de oraya çıkıp bakayım, dedim. Tırmanmak için epey uğraştığımı hatırlıyorum. Ama, oradaki yeni manzara tırmanmama değmişti doğrusu. Çünkü, daha önce kazık çakmaya karar verdiğim yerden bakarken, hiç farkına bile varamadığım birçok detayı görebiliyordum bu yeni tepenin üstünde.

İşte o tepenin üstünde anladım ki, insanın bir yere kazık çakıp kendini oradan bakmaya mahkûm etmesi hiç de akıllıca bir iş değil. Ben de fırlattım attım kazıkları. O tarihten beri hiçbir yere kazık çakmayı geçirmiyorum aklımdan. Gezip dolaşmak ve her yeni bölgede durup etrafımı oradaki bakış açısına göre incelemek hoşuma gidiyor.

Yine başıma büyüklerimiz üşüşecek şimdi: "Evlâdım, sen ne sorumsuz şeysin böyle! İnsanın hayatta bir gâyesi olur, inandığı bir şey olur. Pervâne gibi her yeni gördüğün ışığa doğru koşarsan, günün birinde yanıp gidersin. Allah mahfaza!"

Ben de bu nasihati veren büyüklerimin bulunduğu yere doğru koşuyorum hemen ve oradan bakıyorum çevreye. Sonra, nasihatte bulunanın çakılıp kaldığı yerin bir ilerisine bir gerisine koşturup oralardan seyrediyorum kendisini. Sonuç olarak anlıyorum ki, o adamın bulunduğu yerde duran kim olsa aynı nasihati vermek zorundadır. Çünkü, onun bulunduğu yerden bakınca, çevreyi anlamaya çalışan insanın başka türlü bir değer yargısına sahip olması mümkün değil.

"Ama, amca" diyorum. "Bak, sen böyle söylüyorsun ama, seni de biraz ileriye gitmen için sağından solundan dürtükleyip duruyorlar. Eğer buraya çakılıp kalmak insan için yeterli ise, bu varlıklar niye seni böyle ileriye doğru itiyorlar?" Evlâdım, diyor çatık kaşlı amca. "Sen daha çocuksun anlamazsın. Varlıklar filân yok. Bunlar hayatın cilveleri. Ayakta durmak zordur. Sendeleyeceksin, ama doğrulup yine yerinde dimdik durmaya gayret edeceksin. Bildiğin şeylerden şaşmazsan, sonunda sen kazanırsın."

Adamın etrafındaki varlıklara dönüp, "ne diye itiyorsunuz biçâreyi, bırakın kendi başına istediğini yapsın" diye çıkışıyorum. İçlerinden biri gülerek, "bak" diyor. "Şu ileride gördüğün kalenin burcuna çıkıp oradan seyret bizi. Anlarsın o zaman ne yaptığımızı."

Merak işte. Bu sefer de o kalenin burcuna ulaşabilmek için başlıyorum tırmanmaya. Zor oluyor oraya çıkmak. Nefesimin tıkanmasına ramak kalmış iken, kalenin burcuna ulaşıyorum ve aşağıya bakıyorum oradan. Evet, anlaşılıyor şimdi niye ittikleri o adamı. Aslında itmiyorlar onu. Bir kuyunun içinden dışarıya çekiyorlar. Ama, adam direniyor, "ben bildiğim şeyden şaşmam ve buradan da ileriye bir adım atmam" diye. Vay be, diyorum kendi kendime. Demek ki kuyuymuş orası! Sonra birden dikkatimi çekiyor. Kalenin burcuna çıkma arzusu ile tırmandığım merdivenlere bakıyorum. Her bir basamak yerine, yine o varlıklardan birisi eğilmiş, üstüne basarak tepeye tırmanmam için.

"Ah, ben sizin farkınıza varamadım. Aceleyle tırmanayım derken, teker teker omuzlarınıza basmışım. Bağışlayın beni." Üst basamaklar yerine duranlardan birisi gülümsüyor: "Kalenin burcuna çıkıp bakmak istedin ve oradan bakmak gerekliydi senin için. Burca çıkacak olanın da bizim omzumuza basması gerekiyor. Burada kaide budur." Ama, en alt basamakların yerine duranların ise pek keyifli olmadıklarını görüyorum. Somurtarak söyleniyorlar: "Ne iş be, aklına esen tepemize basıyor. Biz neyiz burada yahu!" Üsttekiler bana göz kırpıyorlar: "Aldırma sen onlara. Bir yere erişmesi mukadder olan insana basamak olmanın kendilerine ne kazandıracağını bilmiyorlar henüz."

Tam onlara ne türden varlıklar olduklarını soracak iken, hepsi birden kayboluyorlar ortadan. Anlıyorum ki, insanın tekâmül mâcerâsına benzemeyen bir yolları var. Görünümleri de çok farklı zaten. Ama, kim bunlar? Kuyudan çıkmamak için direnen adamı çekmeye çalışanların peşinden gitmek istiyorum ve benim mâcerâm da böylece devam ediyor.

İşte, size dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım neye inandığımı. Çatık kaşlı amca kızdı ama bana: "Bre velet, cinler çarpmış seni. Hocaya götürelim de okusun. Ne saçma şeyler bunlar. Bak, bir tek Allah var. Peygamber efendimiz var. Hem o ne demiş. Yaa! Sonra dinimiz var öğrenmen gereken. Bunları bilmezsen, cehenneme gidersin. Ama, hepsini ezberlersen, cennette herdem bâkire hûriler bekliyor seni."

Sonra, bir başkası çıkıyor karşıma. O da çatık kaşlı amcaya benziyor, ama sakalı yok. Başlıyor konuşmaya: "Tekamül ediyoruz. Reenkarne oluyoruz. Bu dünya bir deneme ortamıdır. Fizik beden, süptil zarf. Tesirler var, yardım var, gözetim var... Ruhsal idâre mekanizmasının sol tekerleği sadıklar, sağ tekerleği musaddıklardır. Biz de ulu üstâdız, evelallah!"

Sakallı olan çatık kaşlı amcayı bırakıp bu değişik bir dille konuşan adamın yanına gidiyorum. Kolundan çekip soruyorum ona: "Hişt, amca! Demin konuşan sakallı adamın anlattıklarından değişik bu senin söylediklerin. O adam bir kuyunun içinde durmuş, elinde tersinden tuttuğu bir kitaba bakarak bir sürü şey söylüyordu. Sen nereden öğrendin bunları?"

Sakalsız amcanın kaşları çatılmış değil. Ama, konuşurken kaşının birini hep yukarıya kaldırıyor nedense: "Bize yardım eden bedensiz varlıklar var. İçimizden birini uyutup onun vâsıtasıyla yüce varlıkları dinliyoruz. Neler anlatıyorlar neler!"

"Amca, bak sen bir kaşını yukarıya kaldırarak bir şeyler anlatıyorsun ya. İşte ben o dediğin şeyleri gidip yerinde görüyorum, yaşıyorum. Söylediklerinin bir kısmı doğru sayılır. Ama, uzaktaki şeyleri anlamamışsın sen. Benimle gel de sana göstereyim orada neler olduğunu."

"Evlâdım, oralara gitmek bizim haddimize mi düşmüş! Üstün yüce varlıklar var, bize oralarda olup biteni anlatan. Hem sen daha bacak kadar çocuksun. Nereden gideceksin oralara. Hayâl görüyorsun sen yavrum. Büyüyünce anlarsın. Hem oralara yalnız başına gitmek tehlikelidir. Obsesyon amcalar var orada. Ham yaparlar seni. Uslu uslu otur burada ve büyümeyi bekle."

"Ben büyümicem, işte! Hem orada ham yapan obsesyon amca filân da yok. O senin dediklerin kuyularda, çukurlarda gizleniyorlar. İçinden çıkmamak için direnenlerin tepesine oturup davul çalıyorlar. Benim ise elimden tutan, ayağımın altına basamak olan beyaz elbiseli, güleç yüzlü çocuklar var. Onlarla birlikte oynuyoruz biz. Zâten, sen bizim gibi zıplayıp kuyuların üstünden atlayamazsın. Baksana, oturduğun yerde göbek salmışsın. Zıplayayım derken, mutlaka kuyunun birine düşersin vallâ! Obsesyon amca da taşıdığın koca göbeği görüp, seni ham yapar."

"Sus bakiym. Sen çoktan kapılmışsın obsesyona! Zıplayıp atlayarak üstün gerçekler öğrenilir mi hiç. Daima bir kaşını havaya kaldıracaksın ve dramatik bir sesle okuyacaksın celse kayıtlarını. Başka türlü anlaşılmaz bunlar."

"Ama, benim orada bir ağbim var, beyaz cübbeli. Sizin yanınıza geldiği zaman demiş ki; 'Ey Baba, göğün ve yerin Rabbi, sana şükrederim ki sen bu şeyleri hikmetlilerden ve akıllılardan gizledin de onları küçük çocuklara açtın. Doğrusu size derim: Siz dönmez ve küçük çocuklar gibi olmazsanız, göklerin melekûtuna asla giremeyeceksiniz.' Arka cebine sokup unuttuğun o kitaplarda da yazıyor bunlar. Karnına celse kayıtlarını doldurup göbeğini şişireceğine, bizimle birlikte oynamaya gelsene!"

---oOo---