PDF dosyası 120 Kb

KOVA BURCU ÇAĞI

M. Halûk AKÇAM

Ruh ve Madde dergisi, sayı 222 – 1978 Temmuz

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 13 – 1986 Kasım/Aralık

 


Yazıya başlamadan önce aklıma bir mesele takıldı. Acaba, Avustralya'nın Arnhem bölgesine ve ortasındaki çöllere sürülmüş ilkel yerliler, Kova burcu çağı­na girerken ne gibi değişikliğe uğraya­caklar? Herhalde, Amazon vahşîleri ve Afrika ilkelleri gibi onlar da pek mühim bir farklılaşma hissetmeyecekler hayat­larında. Çünkü, tabiat ve ona tâbi olarak yaşayanlar için sürekli ve kademesiz bir başkalaşım (metamorfoz) hâli bilinçdışı (gayrişuurî) olarak yaşanır. İlkellerde, bu metamorfoz osmosis yolu ile detaylı ola­rak tesirini gösterir. Medenî kabul edilen insanlarda, şuura hâkim olma hırsından mütevellit osmosis yolu tıkanmıştır. Ar­tık, tabiat hadiselerini inceleyip araların­daki münasebetlerden birtakım kanunlar vazederek, tesirin nasıl olduğunu keşfe­delim derken, kendi kendimize sübjektif şartlanmalar yaratıyoruz, farkında olmadan.

Kova burcu çağına giriyoruz, girdik, diye şaşkın tavuklar misali önümüze ge­len yeri eşelemeye başladık. Spiritüalist açıdan bakılırsa, dünya insanlığının yeni bir imtihan dönemidir bu. Bundan önce­kiler gibi, birlikte yaşamaya ihtiyaç duyduğumuz bu imtihan safhasında da her­kes nasibini alacaktır şüphesiz. İlliyet prensibi neticesi olarak, karşılaştığımız hadiselerin sebebini yerde gökte değil, kendimizde aramalıyız. Bilhassa zamanı­mızda hastalık hâlini almaya başlayan yıldızlardan medet umma hipokondrisi ileride marazî bir illet olarak tepemize çullanırsa, Kova burcu çağının bize ne kayıplar getireceğini görmek acı olacak­tır!

Arz küresi uzay içinde diğer gök ci­simlerinin gravitasyon alanlarından etkilenerek, periyodik hareketlerini tedricen ve devamlı olarak değiştirir. Bu değişim­lere toplu olarak pertürbasyon ismi veri­lir. Tesir eden en önemli faktör, güneşin ve ayın gravitasyon alanlarıdır. Netice olarak, bilhassa arzın yörüngesine ait elemanlarda zamanla değişiklikler husu­le gelir. Bunların en barizi ekliptiğin eğimindeki değişim ve ekliptiğin gök ekva­torunu kestiği noktanın ekvator üzerin­de gerilemesidir. Bu sonuncu değişmeye ekinoks presesyonu denir. Mart ayı ve Eylül ayının sonlarına doğru gece ile gündüz eşit olur, işte bu sırada güneş gökyüzünde gök ekvatoru olarak kabul edilen hayalî çizginin üzerine gelmiştir. Zamanla bu çakışma anının aynı nokta­da olmadığı ve gerilediği ilk defa Hipparchos isminde bir Grek astronom ta­rafından M.Ö. 134 yılında farkedilmiş. İlkbahar noktasının geriye kayması olarak bilinen bu olayda arz küresi topacın ka­fa sallamasını andıran bir koni hareketi yapar. Bu suretle güneşin gökyüzündeki zahirî hareketinde değişiklik husule ge­lerek, takriben yüz sene sonra gök ekva­torunu 1.4 derece daha gerideki bir nok­tada keser. Bu gerileyiş, nihayet bir yer­de ilk gözlem yapılan noktaya gelinme­si sureti ile bir period verir. Bu period, bugünkü astronomik sabitler göz önüne alınırsa, 25780 senede tamamlanır.

An­cak, astronomik sabitlerde de pertürbas­yon neticesi olarak değişiklik husule gelir. Meselâ, bugün için genel presesyon sabiti yılda 50.27 yay saniyesi ise, on asır önce 50.05 yay saniyesi idi. Böyle­ce, on asır önce bir hesap yapılsaydı, period 25890 sene olarak bulunacaktı. On asırda takriben 110 sene fark husule ge­lirse 260 asırlık bir devre için oldukça büyük bir fark doğacaktır. Bu fark lineer bir artışa da tâbi değil, kendine has bir delta periodu vardır. (n) Cismin analizini yapmak bugünkü bilgimizle mümkün de­ğil, bu bakımdan bu period kesin olarak tesbit edilememiştir. Zaten, on asır ön­ceki sabitleri hesaplarken bile bugünkü bilgimizin vereceği kıstaslara dayalı bir yaklaşım yapıyoruz. Yoksa, o zamanki rasadların verdiği rakamlar diye bir şey­den bahsetmek mümkün değil. Gezegen kozmogonisi hakkında pek fazla birşey bilinmediğine göre çok eskiye veya ileri­ye dair verilen astronomik sabitlere şüp­heli gözle bakmak lâzım. Uzayda hiçbir şey sabit değildir, her cisim devamlı ha­reket halinde. Dolayısı ile referans siste­mi olarak alınacak yıldızların bile kendi­lerine has hareketleri vardır. Bu bakım­dan, şayet ciddî bir araştırma yapılacak ise bütün bu hususiyetleri göz önüne al­mak lâzım. Yoksa, astronomi referans kitaplarından yarım yamalak presesyon diye bir bahsi okuyup, arkasından hemen yirmibeş bin küsur senelik devirden bahsederek spekülasyon yapmak en azın­dan hafiflik olur.

İkinci bir husus, astronomideki konstellasyonlar ile astrolojideki burçların arasındaki farkdır. Gökyüzündeki sayıla­mayacak kadar çok yıldızı insanlar be­lirli gruplar halinde mütalaa etmek lü­zumunu görmüşler. Bu kümeleştirme zih­niyeti astronomiye intikâl etmiş ve yıldız­lar gök haritalarında sınırları belli alan­lar içinde Orion, Draco, Cancer, v.s. gibi isimlerle kümeler halinde gösterilmiştir. Bu kümeler, eskiden beri genellikle aynı yıldızları gösterir. İsimlerinden de anlaşı­lacağı gibi mitolojik karakterlerin atfedil­mesi sebebi ile oldukça eski dinlere aittir. Bugün kullanılan isimlerin çoğu Grek mitolojisinden, bir kısmı da Araplardan alınmadır. Onlar da daha eski kaynaklar­dan faydalanmış. Nitekim, Çin'deki bir tasvir ile Hindistan'daki anlatım aynen Mezopotamya ve Mısır'dakine benzemek­tedir. Greklerin vasıtası ile bize kadar intikâl etmiş oluyor. Muhakkak ki kümelerin hepsi bugün kabul edilen hâli ile aynı yıldız sıralamalarına tâbi değil eski medeniyetlerde. Fakat, genel hatları iti­barıyla hemen hemen hepsi birbirine ben­zemektedir. Bu yıldız kümelerinin (constellation), güneşin zahirî yolu üzerine isabet edenlerinden astrolojideki zodyak, yâni burçlar kuşağı meydana gelmiştir. Bilindiği gibi, yıldız kümeleri gökyüzünde eşit alanlara yerleştirilmemiştir. Dolayısı ile, astronomik zodyak 30'ar derece­lik oniki yıldız kümesinden ibaret değildir. Bu oniki yıldız kümesi gök ekvatoru referans sistemi alınarak, farklı alanları ihtiva etmek sureti ile birbiri ardına sıra­lanmış vaziyettedir.

Halbuki astrolojik zodyak, ekliptiğin oniki eşit (30 derece­lik) kısma bölünmesiyle bunların her bi­rine tekabül ettirilen yıldız kümesinin is­mi verilmek sureti ile meydana getiril­miştir. Bu isimler verilirken, vernal eki­noks (ilkbahar noktası) Koç burcunun sahasında olduğundan ilk 30 derecelik kıs­ma bu yıldız kümesinin ismi verilerek, ekliptik boyunca isabet eden yıldız kümelerine ait isimler, tekabül eden 30 de­recelik yayları ifade etmek için kullanıl­mış. Mezopotamya kaynaklı zodyakda ilk burç olarak Boğa gösterilmektedir. Çünkü o zaman vernal ekinoks Boğa bur­cunda idi, ve o zamanda eşit taksimat olmadığından astrolojik metodlar bugün­küne nazaran farklıydı. Detaylara girme­den ancak şunu söyleyebilirim: Bugün, meselâ 10 Nisanda doğan bir insan için Koç burcundan olduğu söylenir, halbuki doğduğu sırada güneş gök yüzünde Balık yıldız kümesinde bulunmaktadır. Böylece yıldız kümesi ile astrolojik burç kavramı arasındaki farkı belirtmiş olalım.

Anlaşılacağı üzere, ilkbahar nokta­sının Kova burcuna girmesini tesbit etmek için bir tarih vermek, astronomik açıdan kesinlik taşımamaktadır. Bu sebepden, yaşanmış olduğu kabul edilen Balık burcu çağının başlangıç noktasını tarihin yardımı ile tesbit ederek, Kova burcuna girilecek zamanı hesaplama yo­luna gidilmiştir. Tahmin edileceği gibi, hangi hadisenin önem taşıdığına karar vermek insanın sübjektif hükmüne kal­maktadır. Umumiyetle batılı yazarların faaliyetleri Hıristiyanlığın tesiri altında olduğundan, İsa'nın doğum tarihi ile Ba­lık burcunun tesiri altına girildiğine dair yakıştırmalar yapılmıştır. Burada en çok bahsedilen şey de, Ichtus (Grekçe: balık) kelimesinin, “Iesus Christos Theios Soter” (İsa Mesih Tanrı'nın Kurtarıcısı) monogramının baş harfleri ile aynı oluşu ve ilk Hıristiyanların İsa'yı balık ile resmetmelerinden dolayı seçildiği müdafaasıdır.

İsa, dünya tarihinde muhakkak ki önemli bir rol oynamıştır. Fakat, dinî gelişmeler incelenirse, en az onun kadar önem taşıyan başka liderler de var. Me­selâ Buddha, Zerdüşt, Kungfutse, Laotse gibi aşağı yukarı aynı zamanda ortaya çıkan liderler vardır. Keza, Muhammed vardır. Zaten, bir liderin doğumundan zi­yade ondan etkilenen insanlığın ortaya koyduğu değişiklik mühimdir.

Nostradamus'un oğluna hitaben yaz­mış olduğu önsözünde, Centuries isimli kitabında 3797 tarihine kadar vuku bula­cak hadiseleri anlattığını bildirir. Bu ta­rih rastgele verilmiş değil herhalde. Bir­çok bakımdan 3797 senesi, veya üç aşağı beş yukarı 38.-39. asırların arası ehem­miyet kazanmaktadır. Nostradamus'un hangi metodları kullandığını bilemem, fakat kendi araştırmalarım sonunda bu tarihe çok yakın noktaları tesbit ettim ve ortalama değer olarak aynı sonuca var­dım. Ortalama olarak 3800 yılında arz üzerinde muhtemelen bazı tabiat güçle­rinin keyfî kullanılması yüzünden artık yaşamaya imkân kalmayacak ve insanlar böylece Aquarius devrini bitirip Capricornus'a geçecekler. Başlangıç tarihi olarak, yine ortalama bir rakamla, 1650 se­nesini vermek yerinde olur. Renaissance ismi verilen ilim ve sanat alanındaki uya­nış ile birlikte siyasî tarih açısından da bu devir önem taşımaktadır.

Coğrafî ke­şifler, İspanyol ve Portekiz yağmacıların Aztek-Maya-İnka medeniyetini yok etme­leri, Türklerin Konstantinopolis'i ele ge­çirmeleri, Avrupa'da Hıristiyanlığın Vati­kan'dan inip halkın eline verilişi, güzel sanatlarda estetik duygusunun önem ka­zanması, ilimde tecrübenin önemi ve laik anlayışın hakimiyeti, politik sahada feodal sistemin çöküşü ile sosyal sınıf reformları, v.s.. Bütün bu anî değişiklik, önüne kattığı kalabalık bir dahî ordusu ile Avrupanın her yanını bir anda sarıvermiş gözüküyor. Colombus, Cortes, da Vinci, Dürer, Luther, Nostradamus, Shakespeare, Bacon, Paracelsus, Copernicus, Galileo, Kepler, Descartes, Dee, Agrippa ve diğerleri Aquarius (Kova) bur­cuna girdikleri için unutulmaz izler bı­rakmış değillerdi. Yâni, kozmik bir tesir ile bu dahî kalabalığı birden belirivermiş değildi. İnsanlığın geçmiş tarihinde mey­dana gelen hadiselerin birikimi sayesin­de oluşan bir infilâkdır bu. Aynı anda gökyüzünde meydana gelen astronomik bir hadise ile hemzaman oluşu, ilmin sebep-sonuç çemberi içinde mütalaa edilirse yanlış hükümlere varmak tabiîdir.

Çünkü, bu gökyüzüne ait hadisenin dün­ya üzerindeki bir başlangıca delâlet et­tiğini, fakat fonksiyonunun sadece işaret etmek olduğunu, bunun dışında tesîr et­mek gibi bir icraatı olamayacağını söyle­mekle akademik mantığın notasyonu dı­şında bir sistem kullanılmış oluyor. Ni­tekim, böyle bir anlayışdan uzak olan akademik çevrelerce, bu gökyüzü ve dünya hadiseleri bağıntısı ancak sebebiyyet kavramı içinde geçerlilik kazana­bilir. Ve bunun için de fizik bir tesirin mevcud olması gerekir diye düşünülüyor. Hiçbir fizik tesir tesbit edilemediği­ne göre böyle bir yakıştırmanın bâtıl iti­kat olarak kabul edilmesi neticesi doğmuştur. Bu zihniyetin bir diğer sahada da zararlı neticelerini görüyoruz: Yine sebep-sonuç çemberi içinden çıkamayan mistikler, burada ilâhî bir hikmetten bahsederek, ulûhiyet çerçevesi içinde birta­kım yakıştırmalarla müdafaa etme yolu­na gitmişlerdir. Görüldüğü gibi, bir yan­da materyalistlerin tecrübe ile ispat ara­ma inadı, diğer tarafda spiritüalistlerin hissiyata dayalı ulûhiyet iddiaları iki ta­rafın birbirine düşman gözüyle bakması­na kadar varmıştır. Kainatı bir bütün ola­rak düşünüp, gökyüzündeki birtakım hadiselerin dünya üzerindeki hadiselerle aynı zamanda meydana gelmesini bir endikatör (işaret edici) olarak kabul etmeyi nedense pek mâkûl zannetmiyorlar.

Bundan önceki Balık burcu (Pisces) çağı ismini verdikleri devreye de takri­ben miladdan önce altıncı asırda girmiş olmakdayız. Bu sırada da olağanüstü bir Grek filozoflar bolluğu ile birlikte İbra­nilerde peygamberlerin artışı ve doğuda Zerdüşt, Laotse, Buddha, Kungfutse, Jaina ile birlikte yeni felsefeler ortaya çıkıyor. Çok ötelerde ise aynen Grek medeniyeti gibi Maya medeniyeti de altın çağını yaşamakta idi. Miladdan önce 27. asırda Koç (Aries) burcu çağına girerken Meksika'da ve Mısır'da piramidler inşa edilmekte idi. Aynı zamanda Çin litera­türünde Altın çağın başladığı kaydedil­miştir. Daha önceki tarihlere inebilmek için yeterli materyal olmadığı için genel bir tahmin yapmaktan başka çare yok­tur. Muhtemelen miladdan önce 9400-9000 arasında Aslan burcundan çıkıp Yengeç burcuna girildiği tahmîn edilebi­lir. Astronomik hesaba sıkı sıkıya bağlı kalmak isterseniz, Kova burcuna girilen tarihden tam 11027 sene öncesini kabul etmeniz lâzım. Fakat bu rakam sadece aritmetik bir ifâde taşır. Çünkü bu kadar uzun bir zaman periodu içinde arzın beklenmedik değişmelere maruz kalmış ol­ması mümkündür. Efsanevî Atlantis kı­tasından bu tarihde insanların ayrılmak zorunda kaldıkları hikâye ediliyor.

Görüldüğü gibi, halk arasında ama­tör âlimler tarafından mübalağalı bir şekilde ilmî hesaplamalara dayandırılan 28000 senelik devir ve Kova burcu çağı aslında başı-sonu kesin olarak hesaplanamayacak bir zaman aralığıdır. Diyelim ki bu Kova burcu çağı için 2140 senelik bir zaman aralığı kabul ediyoruz, 325 senesini yaşamış olalım, geriye bin sekizyüz küsur sene kalacakmış. Bu gele­cek seneler için hepsi birden Kova bur­cu senesidir diyerek umumî bir hüküm vermek saçmalık olur. Bu zihniyet aynen gazete sütunlarındaki falanca günkü yıl­dız falınız başlıklı yazıların yaratıcılarına aittir. Filanca burçda doğan insanların topyekûn hepsinde aynı günde aynı de­ğişikliklerin olması nasıl imkânsız ise, Kova burcu çağıdır diyerekten iki bin kü­sur senelik bir devreye aynı etiketi ya­pıştırmak da o derece saçma olur. As­lında, Astroloji'de bir araştırma branşı olan planeter periodlar ve zodyak siklusları hakkındaki incelemelerin bir bölümünü teşkîl eden bu bahsi, zamane gazetecileri ve boş vakitlerinde amatör âlim kesilen sansasyon meraklıları halka tamamen yanlış bir şekilde aksettirmişlerdir. Bu zamanda halk zaten böyle içinde afakî şeylerden bahseden yazılar­dan hoşlandığı için pek rağbet gördü. Yoksa bu 26000 senelik devirden çok daha sağlam temellere oturtulmuş periodlar ve sikluslar vardır. Fakat bunların halka izahı bazı teknik bilgi ve matema­tik hesaplar bakımından zor olduğundan rağbet edilmiyor.

Gönül isterdi ki, astrolojinin bütün incelemeleri halka değiş­tirilmeden duyurulsun. Böylece halk arasında hâlâ bâtıl itikat olarak bilinen “yıl­dız falı” dedikleri şeyin aslında bir ilim olduğu anlaşılırdı hiç olmazsa. Temenni­miz, bu Kova burcu çağında Astroloji'nin ne olduğunun doğru dürüst anlatılması­dır. Fakat şu sırada bu pek mümkün gözükmüyor, çünkü incelemeler gösteriyor ki içinde bulunduğumuz bu şaşkınlık ve azgınlık devresi daha uzun müddet de­vam edecek. “Kova burcu çağına girdik, giriyoruz” yaygarası da bu şaşkınlığın bir misalidir. Eğer bu Aquarius burcu çağına bir etiket yapıştırmakta ısrar eden­ler olursa, bilhassa şu seneler için üzerine “hayret ve feveran” yazmak yerinde olur.

---oOo---