PDF dosyası 132 Kb

Kuran'da “Kitap” Motifini İşleyen Ayetler

Haluk AKÇAM

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 6 – 1985 Eylül/Ekim

 

Son zamanlarda bazı yazarların kendi fikirlerini kanıtlamak amacıyla, Kur'an'dan özelikle “kitap” motifini işleyen ayetleri seçtiklerini görüyorum. Bu bakımdan, semitistik eksegesis (sami dillerindeki kutsal metinlerin yorumlanması ve incelenmesi) üzerine yaptığım araştırmalardan kısa aktarmalar vermeyi gerekli buldum.

Ele alınan Kur'an ayetlerinden biri olan, El-İsrâ suresi 13 ve 14'de “ve küll-insânin elzemnâhu tâ'irehu fî u'nukihi ve nuhricu lehu yevm-el-kıyâmeti kitâben yelkahu menşûrân, ikra kitâbeke, kefâ binefsike-l-yevme a'leyke hasîbân.” olarak geçmektedir. Yazar bu ifadeyi şöyle çevirmiş: “Herkesin dünyadaki amelini boynuna takarız. Kıyamet günü kendisi için bir kitap çıkaracağız ki, neşredilmiş olarak kendisine kavuşacak; ona 'işlerinin defterini oku. Bu gün sana hesap sorucu olarak kendi nefsin yeter' denilir.” Daha sonra da, “menşûr┠olarak okuduğu kelimenin tam karşılığının “neşrolunmak” anlamına geldiğini, böylece “bir kitabın matbaalarda basılıp neşrolunması sözkonusudur” diyerek, ayetin kendi fikirlerini kanıtladığını anlatmaktadır.

Eğer herhangi bir önyargı ile zorlanmadan Arapça metni Türkçeye çevirecek olursak: “Her insanın kuşunu boynuna doladık. Doğrulup kalkma gününde açılmış olarak onu karşılayan bir kitabı ona çıkarırız. Oku kitabını, o gün hesab sorucu olarak nefsin sana yeter.” ifadesiyle karşılaşırız.

Burada bazı kelimelerin ayrıca açıklanması gerekir. Kur'an'ın vahyedildiği ortamda yaşayan Arapların örf ve adetleri, geçmişten o ana kadar dikkate alınırsa mesele kendiliğinden hallolur. Metinde geçen “tâ'ir”in lugat karşılığı bildiğimiz uçan kuştur. Uçan kuşlara verilen genel addır. Muhammed'den çok önce ve onun zamanında da Araplar uçan kuşların yönüne bakarak kehanette bulunmayı adet edinmişlerdi. Tefe'ul ve teşe'um, yani iyiye ve kötüye yormanın bir yolu da bu idi. Fakat, zamanla tefe'ul için daha çok başka yöntemler denemişler, teşe'um için kuşların yönüne ve inip kalkışlarına bakmayı alışkanlık edinmişlerdi. Böylece “kuş falı” diyebileceğimiz bu yöntem genellikle hayırsız işler ve kötü talih sözkonusu olduğunda başvurulan bir yol oldu.

Bu alışkanlık o kadar yerleşmişti ki, kötü ve hayırsız bir iş olduğunda, “kuşu boynuna dolandı” deyimi kullanılır oldu. Keza, uğursuzluk olarak yordukları bir şeye de “tetayyur” demeyi alışkanlık haline getirdiler. Kur'anda da bu deyim aynen kullanılmıştır. Zira, Cahiliye devrinin Arabına, onun kendi dilinden ve deyimlerinden başka bir şey söylendiğinde, büsbütün şaşırıp kalacaktır.

Nitekim, Yâ-Sîn suresinin 18. - 19. ayetlerinde geçen (tetayyernâ) “uğursuzlandık” ve (tâ'iruküm) “kuşunuz: uğursuzluğunuz” kelimeleri bu deyimin kullanıldığına bir örnektir. Kısaca, (tâ'ir) Kur'an'da cahiliye devri inançlarına bağlı kalmakta inat edenlerin devam ettirdikleri kötü işlerinin bir simgesi olarak kullanılmıştır. Bu sebeple, sözü edilen ayette, “her insanın yaptığı kötü işi onun boynuna doladık” denmektedir. Burada kullanılan (elzemnâ) fiili, lazima'nın 4. vezninden mazi cemi mütekellimidir. Yani, istese de istemese de zorla ve bir daha hiç çıkaramayacağı biçimde takıp boynuna doladık, denmektedir.

Sonraki cümlede geçen “menşûrân” kelimesi, “kitâbe yelkâhu menşûrân”, yani “onu menşûrân karşılayan kitabı” demektir. Menşûr, ism-i meful olup Türkçede edilgen ortaç yerini tutar. Naşara fiilinin asıl vezninden türediği için “açılmış” veya “açık” anlamına gelir. Arapçadan Türkçeye çeviride, örneğin “meftûh” da açılmış, açık demektir. Ama bir şeyin açığa çıkarılmışına menşûr denir de, kapının açılmışına meftûh denir.

Osmanlıcanın etkisiyle Türkçeye geçen kelimelerin çoğu Arapçadan alınmadır. Ancak, anlamları büyük ölçüde daraltılarak kullanılır. “Kitâb” kelimesi de böyledir. Araplar yazılan bir şeye kitâb derler. Bizim anladığımız manadaki kitap ise arapçada “mushaf”dır. Eğer bu ayette geçen kitab kelimesi ile şayet böyle sayfalardan oluşan basılı ve yayınlanmış bir kitap kasdedilseydi “mushaf” denirdi. Nitekim, Kur'an'da Musevilere gönderilen kitabın okunması ile ilgili bir ayet bulursanız, orada mushaf olarak geçtiğini görürsünüz. Ama, Musa'ya indirilen kitap derken “kitâb” kelimesi kullanılmıştır. Kısaca, “kitâbun menşûrûn” açılmış olan bir yazı, demektir. Yayınlanmış bir kitap için “mushafun neşrun” denir.

Son olarak, aynı ifadenin Tûr suresi 2.-3. ayetlerinde geçtiğini de belirtelim: “ve kitabin mestûrin, fî rakkin menşûrin.” Açılıp yayılmış ince yumuşak deri üzerine satır satır yazılmış bir yazıya, anlamına gelir.

Konuyu dağıtmadan tekrar kitâb kavramına dönmek istiyorum. Araplar yazı sanatı ile birlikte, kitap ve yazı anlamına gelen bütün deyimleri kuzeyde yaşayan ve kendileri ile aynı dil grubuna ait dilleri olan kavimlerden almışlardır. Muhammed'den önceki devirlerde, Arapların kültür yaşamlarında yazıya ve yazılı belgelere yer yoktu. İrticalen denilen, önceden tasarlanmamış ve birdenbire içe doğduğu gibi söylenen kafiyeli sözler, çöl sıcağına uygun bir karakteri olan Arabı ve bedeviyi daha çok etkilemiştir. Bu sebeple, şair ve şiir, dokunaklı konuşma sanatı, çok anlamlı kelimeler seçerek kinayeli sözler kullanmak gibi sözlü edebiyatın dışında bir şey yoktu.

Kur'an'da da bu tür bir üsluba alışmış insana uygun gelecek bir biçim vardır. Tekrar tekrar örneklemeye gerek yok, metnin içinde defalarca şu ifadeyi görmekteyiz: “Anlayasınız diye, Kur'an'ı kendi dilinizde, konuşma biçiminizde ve aranızdan birisinin aracılığı ile indirdik ki apaçık olarak kavrayabilin.” Bugün Arapçayı ana dili olarak kullananların bile Kur'an'daki bazı cümleleri tam olarak anlayamaması, kanımca onüç yüzyıl boyunca bazı örf ve adetlerin terkedilmesiyle birlikte bunlara bağlı deyim ve benzetmelerin unutulmuş oluşuna dayanmaktadır.

Hicret'ten iki yüzyıl sonra araştırmalar yapan ünlü arap dilbilimcisi Basra'lı Al-Asmaî'nin bile anlamını çözemediği bazı ayetleri yorumlarken çöl araplarından faydalanması ilginçtir. Arap dilinin en büyük üstadı olarak nitelenen bu zat, gerekçe olarak şunu söylemiş: “Bugün unutulmuş olan bazı terimlerin ve benzetmelerin, kendi içine kapanık olarak yaşayan çöl arapları arasında hâlâ kullanılır olması sebebiyle, onların açıklamasına geniş ölçüde yer verdim. Ama bu açıklamalar bazen günümüzün yorumlarına hiç uymuyor.”

Kur'an'da geçen ve bugün anlamakta güçlük çektiğimiz bazı ifadelere dayanarak, bütün bilimlerin ve sırların, geleceğe ait olayların ve açıklanamayan her şeyin cevabını bu kitapta bulacağımızı iddia etmek, kanımca gerçekle bağdaşmamaktadır. Kur'an'ın semantik yapısı incelendiğinde, her deyimin veya kavramın, sınırları belirli bir anlam derecesi taşıdığı görülür. “Kitap” kelimesiyle de anlatılmak istenen şey, yine bu semantik yapı içinde değerlendirilmelidir.

Araplar bu kelime ile önce ticaret yolu ile kuzeyden gelen kavimler aracılığıyla tanışmıştır. Başlangıçta bazen oldukça değişik anlamlarda kullanıldığı zannedilmektedir. Örneğin, peygamberden kısa bir süre önce yaşamış olan Hıristiyan Arap şairi Adî bin Zeyd bu kelimeyi “kader” anlamında kullanmıştır. Çöl arapları arasında, bugün bile (ketebe) fiili birbirine iliştirip birleştirmek anlamını taşır. Kitab kelimesi, lugat açısından bu fiile bağlıdır.

Tacirler kanalıyla önem kazanan “kitab” deyimi, o devirde yazılı bir şey anlamına geliyordu. Malların, kişilerin ve alış-verişin, kısaca yapılan işlerin kaydı bir kitab, yani “yazı” olarak değerlendirildi. Bu genel anlamı ile Kuran'da bir üst dereceden benzetme yapılarak şu anlam derecesine getirildi: Her insanın kaderinin yazıldığı, kıyamet günü denilen zamanda göreceği mükafat ve mücazat için bir kanıt olmak üzere, bütün yaşamı boyunca yaptığı iyi ve kötü işlerinin devamlı olarak kaydedildiği bir yazı.

Arapların o devirde yazıya dayalı bir sistemleri olmadığı düşünülürse, sadece kitab demekle açık seçik bir anlam bütünlüğüne kavuşamayacakları görülür. Nitekim, bu gerçek gözönünde tutularak, “kitab” deyimi metnin içinde geçtiği her yerde, kazandığı anlam derecesine göre değişik yan tanımlamalarla anlaşılır hale getirilmiştir.

Kıyamet gününde ortaya çıkacak “kitab” ile ilgili yan tanımlamaları incelediğimizde şunları görürüz: İlk dikkati çeken şey, metinde geçen mülkiyet zamirlerinin kazandırdığı anlam derecesidir. Her insan için ayrı bir kitab, yani bir yazı veya kayıt olduğu anlaşılmaktadır. Kaydın tutuluş biçimi aynıdır, ama herkes için ayrı bir kayıt vardır. Nedeni de, her insanın yaptığı işlerin farklı oluşudur. Diğer tanımlama, bu yazının melekler tarafından ve görünmez bir biçimde yazıldığıdır. Ancak öldükten sonra, kıyamet gününde bu yazı insanın önüne çıkarılıp gösterilir.

Bütün bu detaylar incelendiğinde, insanın yaptığı hiç bir şeyin unutulmadığı ve ilerde mutlaka bunların karşılığını göreceğinin belirtildiği anlaşılıyor. Çünkü, Araplarda bir “dehr” kavramı vardır. Genel anlamıyla, gelip geçen zamanı belirtmek için kullanılır. Bu dehr dedikleri şeyin geçmişi silip süpürdüğü ve ondan hiç bir iz bırakmadığına inanmışlardır. Dolayısıyla, dünya yaşamının dehr yüzünden yokolup gittiğini söylerler. Cahiliye devri şairlerinde dehr ile ilgili uzun uzun tasvirler vardır.

Dehr'in yok edemediği tek şey, yazılı belge olarak arabın karşısına şaşkınlık yaratan bir kavram çıkarmıştır. Bu da kitab, yani yazı diye belirtilen şeydir. İşte, Kur'an'da bu özellikten faydalanılarak, üzerinden zaman geçse bile her işin anında yazılmasıyla ilerde o kişinin karşısına bütün geçmişini gösteren biçimde ortaya çıkarılacağı belirtilmektedir.

Kitab deyiminin az önceki anlam derecesine paralel iki karşılığı daha vardır: Bunlardan ilki, Allah katında saklanıp korunan ve değişmeyen yazılı bir levha olarak karşımıza çıkar. Diğeri de, bu ana yazıdan naklen Kur'an'ı belirtmek için kullanılır. Ehl-i Kitab olarak kendilerine bir yazı gönderilmiş olan kavimlerden söz edilirken de aynı değerler içinde, Hıristiyanların ve Musevilerin kutsal saydıkları metinler kasdedilmektedir.

Aslında, bu kavramların hepsi soyut olarak eski Mezopotamya kültüründe ve bir ölçüde eski Mısır inançlarında karşımıza çıkar. Babil devrinde, göklerde saklanan bir kader yazısı kavramı açıkça belirtilmektedir. Bu yazı bir levha üzerine yazılmıştır. Evrenin düzenini ve insanın yaptığı işlere göre geleceğini gösteren bir yazı biçimindedir.

Sonuç olarak, Kur'an'ın semantik yapısı içinde kitab motifinin işlendiği ayetleri incelediğimizde: 1 - Her insan için ayrı olarak ve özel bir biçimde yazılan yapılan işler listesi, 2 - Allah-insan ilişkisinde peygamber ve melek aracılığıyla vahyedilen yol gösterici bir belge, yani Kur'an, 3 - Allah katında bu belgenin orijinal biçimi olarak, üç anlam derecesine sahip olduğu görülür. Ehl-i Kitab deyimi ile belirtilen diğer milletlere gönderilmiş yazıları da ikinci derecenin bir varyasyonu olarak nitelemek mümkündür.

Bu anlam derecelerinin dışına çıkan değişik bir kavramı, Kur'an içinde kitab motifi ile tanımlanmış bir biçimde bulamazsınız. Ancak, metnin semantik bütünlüğünü hiçe sayarak, bazı tarikat üyelerinin yaptığı gibi değişik tevil yöntemleri, yani önceden belirlenmiş bir sonucu kanıtlayacak biçimde zorlayıcı yorumlamalarla yola çıkılırsa, her anlama gelmesi mümkündür. Ne var ki, gerçek bir değer taşımaz.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir: Türkçe çevirilerde kitap olarak yazılmış kelimelerin orijinal metinde başka anlama geldiği, veya orijinal metinde Arapçası “kitab” olarak geçen deyimlerin değişik çevirildiğine rastlanmıştır. Bu bakımdan, araştırmaların Arapça metin esas alınarak yapılması gerekir. İlgilenenlerin Fuad Abdûlbâkî'nin El-Mu'cem-ül-Müfehres adlı endeksinin 592-595. sayfalarında El-Kitâb başlığı ile bu kelimenin geçtiği ayetlerin yerini belirten listeyi gözden geçirmeleri faydalı olur. Burada, 230 ayette geçtiği belirtilmiştir.

---oOo---