PDF dosyası 153 Kb

 

BİR  KÂİNAT  MODELİ  HAKKINDA

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 14 – 1987 Ocak/Şubat

 

İnsanın düşünme kapasitesi çok sınırlıdır. Gerek maddi gerekse manevi değerler hakkında, sonsuz büyük ve sonsuz küçük değerler sınırına yaklaştıkça, mantık sistemi kriterleri ile ölçüm yapabilme imkânı ortadan kalkar. Bu durumda insan, bir alışkanlığı sürdürme yoluna giderek analoji metodunu kullanır.

Diğer yandan, insan bir konuyu bütünüyle anlayabilmek için o konuyu içeren daha geniş kapsamlı bir modelin tarifini yapma alışkanlığını edinmiştir. Bu yüzden, hemen hemen her alanda sonsuz büyük ve sonsuz küçük değerler sınırına ulaşma çabası içindedir.

İşte bu çaba ile, imkânsızlık aczi içinde değişik türden yanlış kavramlar zinciri ortaya çıkar. Zaman konusunda, dünya üzerindeki hayat hakkında birkaç bin yıllık bir süreyi biliyoruz. Bir-iki milyon yıl öncesine kadar uzanan tahminlerimiz olabiliyor. Bunun ötesinde ne olmuştur, bilemeyiz. Uzay konusunda, güneş sistemi sınırları içinde olup biteni açıklıyoruz. Birkaç milyon ışık yılı uzaklıktaki yıldızlar hakkında tahminlerimiz var. Daha ötesi için söylenenler ise varsayımdan öte bir değer taşımamaktadır. Buna rağmen, güneş sistemi içinde şu sırada geçerli olan fizik kanunlarını sanki uzayın en uzak bölgesinde bile her zaman varmış gibi düşünüp evren modelleri hayal etmekten kendimizi alamıyoruz. Üstelik, bu modelleri zaman boyutunda da geliştirerek evrenin başlangıcı veya sonu gibi âfâki kavramlarla uğraşıyoruz.

Yine aynı alışkanlığı sürdürüp, maddi yapının en küçük parçalarından da daha ötede, sonsuz küçükler âlemi hakkında tahminler yürütüyoruz. İşin aslına bakarsanız, bütün bu uç noktalara ait varsayımları destekleyen elle tutulur ispat materyalinin yeterli olduğu söylenemez. Uzayın derinlikleri hakkında yaptığımız tek araştırma, bize oradan geldiğini kabullendiğimiz birtakım elektromanyetik dalgaların incelenmesinden ibarettir. Üstelik, bu dalgaların bulunduğumuz ortama ulaştıklarında tespit ettiğimiz özellikleri ne ise, uzayın derinliklerinde de aynı özelliği taşıdığını varsaymaktayız.

Zaman hakkında bildiklerimiz de içinde bulunduğumuz şu fizik ortamın şartlarına bağlı özelliklerdir. Ama, birtakım analojik yaklaşımlarla çok uzaklarda da zamanın tabi olduğu kanunların aynı olduğunu savunuyoruz. Sub-atomik partiküller âlemindeki olaylar hakkındaki yaklaşımımız da yine aynı merkezdedir. Bize göre sonsuz küçüklerden oluşan bu âlemin olaylarını değil, bu olayların bizim ölçü âletlerimize yansıyış biçimine göre kazandıkları değerleri incelememiz mümkün olmaktadır.

Kısaca, içinde bulunduğumuz fizik ortamın uç noktalarını ne zaman ne de mekân açısından gerçek anlamda bildiğimizi kimse iddia edemez. Madde için durum böyle iken, mânâ alanında da aynı kısırlığın esiri sayılırız. Abstre kavramların tarifini yaparken ne kadar derinine inmeye çalışırsak o kadar bulanık bir durumla karşılaşırız. Sebep-sonuç ilkesi uç noktalarda anlamını yitirmeye ve yetersiz kalmaya mahkûmdur. Ama, biz yine de inatla bu mantık sisteminin bütün mânâ âleminde geçerli olacağını varsayıp, günlük olayların incelenmesinden ortaya çıkan mantık kaidelerini en ulaşılmaz konulara uygulayarak akıl yürütmeye çalışıyoruz.

Bütün bu çabanın ardında, öğrenme ve bilme tutkusu vardır. Oysa, neyi hangi ölçüde bildiğimizi kontrol etmeden, birtakım derme çatma tarifleri kesinlikle kabul edip büyük çapta yorumlar yapma telâşının sebebini hiç araştırmıyoruz. Diğer yandan, bize verilen imkânların daha ziyade hangi alanda bilgi edinmemizi mümkün kıldığına da dikkat ettiğimiz yok. Bilgi edinme ve öğrenme faaliyeti için insanın sahip olduğu vasıtalar, uç noktaları araştırmaya yeterli bir kapasitede değildir. İçinde bulunduğumuz ortamda, bize maddi ve manevi anlamda yakın olan değerleri ölçmeye ve irdelemeye yetecek özellikte bir düşünce sistemine sahibiz. Zaten, asıl uğraşmamız gereken şeyler de bunlardır. Maksada uygun bir vasıta da bize verilmiştir. Bu vasıtayı boş yere zorlayarak, asıl uğraşı alanının dışına çıkarıp incelemeye kapasitesinin yetmeyeceği konularla meşgul etmenin şuurlu bir davranış olduğu da söylenemez. Bu ancak, bir tür gerçeklerden kaçma ve uydurma bir hayâl dünyasına sığınma çabasının ifâdesidir.

Madem ki maksada uygun değil, öyleyse bu tür kaçış eğilimi her insanda niçin var ve buna neden imkân verilmiş, diye düşünülebilir. Bu bir hürriyet meselesidir. Meselâ, hayvanlarda böyle bir imkân yoktur. Hayvan seviyesinde imajinasyon yeteneği olmadığı için, tatbikat alanının dışında kalan kavramlar hakkında düşünmesine imkân yoktur. Hayvanlar yeni kavramlar üretemezler. İnsanda ise sınırlı bir imajinasyon yeteneği ve buna bağlı bir düşünme hürriyeti vardır. Bu imkân, şuurlu faaliyete aday gösterilen varlık için gereklidir. İnsan seviyesinde, uzun enkarnasyonlar boyunca düşünme ve imajinasyon yeteneğinin alabildiğince serbest kullanımına imkân tanınmıştır.

Fakat, şuurlu bir tatbikat aşamasına geçmekte olan insan için bu faaliyetin kontrol altına alınması mutlaka gerekli olmaktadır. Belirli bir seviyeye gelindiğinde, varlık artık o ölçüde asıl hedefe yönelik bir düşünce konsantrasyonu içindedir ki, imajinasyon yeteneğini olur olmaz her konuda boş yere harcayıp tüketmeyi adeta emânete hıyânet gibi, küfür gibi değerlendirmektedir. Bu dinî terimleri sadece bir benzetme kolaylığı olsun diye kullandığımı da belirtmek isterim.

İnsanın "yaratılış" diye tanımlamaya çalıştığı şey bir "olay" değildir. Yani, zaman veya mekân içinde tanımı yapılacak bir şey değildir. Eğer bunu fiil biçiminde tarif edeceksek, bu sefer de o fiilin bir benzerine bu dünyada rastlayamadığımız için "yaratma" fiili gibi bir şey olduğunu zannetmek zorunda kalıyoruz. Böylece birbiri ardından benzetmelerle dolu bir mizansen çıkıyor ortaya.

İnsanın ne yaptığını ve ne yapacağını bilmesi hâline imân denilebilir. Bu hâl sürekli, yoğun ve dengeli bir meşguliyet gibidir. İnsan, içinde bulunduğu ortamı ve bu ortamda kendisinin hangi özelliklerle ortaya çıktığını sürekli olarak belirlemeye çalışır. Aynı zamanda, bu ortamda aldığı tesirleri ve gönderdiği tesirleri takip eder. İkinci aşamada, kendisinden çıkan tesirlerin ortamdan gelen tesirlerle çatışmamasına gayret gösterir. Böylece, ortamın tesir dengesini öğrenir. Eğer tesir dengesini kavrayacak olursa, imân denilen hâlin içine girer. İmân halinde, gelen her tesire uygun bir karşılık verme hazırlığı vardır. Elbette ki, bu seviye ideal bir çizgiyi gösterir insan için. Fakat, böylesine bir yöneliş halinin kazandırdığı özellikleri de belirtmek gerekir. İnsan demeyelim artık - varlık, bu yöneliş içindeyken öylesine bir konsantrasyon halindedir ki, durup da "acaba bütün bunlar nasıl yaratıldı?" diye bir tefekküre dalamaz. Bu gibi bir eğilim, onun bünyesinde tehlike alarmının çalmasına ve kontrolü kaybettiğini hissetmesine sebep olur.

Hani bir söz vardır: "Sizde hardal tanesi kadar imân olsa, şu dağa göç dersiniz, o da yerinden oynar" demiş. İmân sahipleri her akıllarına estiğinde dağları mı oynatıyorlar? Bu tasarruf gücüne herhalde belirli bir aşamadan geçtikten sonra sahip olunuyor. İşte o aşama içinde bir disiplin edinilmesi söz konusudur. Düşünce, imajinasyon, tesir alma ve gönderme gibi bir sürü hürriyet alanı verilmiştir. Bunların tanınması ve daha sonra da maksada uygun olarak kullanılması için varlığın bir disipline girmesi gerekir. Bu disiplin içinde keyfi davranış yoktur. Yaratılış, tanrı gibi kavramlar üzerinde akıl yürütmek de disiplinin bozulması sayılır.

Ancak, eğer varlık içinde bulunduğu ortamı ve kendisini daha iyi anlamak ve tanımak uğruna, sadece ve sadece bu maksatla sistemin bir modelini tasavvur etme ihtiyacını duyuyorsa, elbette ki bunu yapacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken iki husus var: İlkin, varlık bu faaliyetinin sebebini çok iyi bilmelidir. Asıl gayesinin, sistemin gerçek bir modelini bulmak veya sistemin mekanizmasını keşfetmek olduğunu zannederse yanılır. Sistem kavramı da model kavramı da onun kendi düşünce yapısının ortaya çıkardığı zâhirî kavramlardır. Zaman kavramı da, varlığın içinde bulunduğu ortamı tanımak uğruna, aldığı tesirleri kendi bünyesinde yorumlayarak ortaya çıkardığı ve kendi anlayış biçimine göre değer taşıyan zâhirî bir kavramdır. Varlık, aldığı tesirleri anlayabilmek ve tefrik edebilmek, tanımlayabilmek için elbette ki kendi düşünce sisteminde bu tesirlerle ilgili bir model tasavvur edecektir. Ama, bu modeli temel olarak alıp dondurarak, gelen tesirleri daima bu modele göre tanımlamaya başlarsa büyük bir çıkmazın içine düşer. Zirâ, bu durumda gaye ile araç yer değiştirmiş demektir. Tam tersine, bütün dikkatini çevre ile olan ilişkilerine verip, gelen tesirleri sürekli olarak inceleyip zihnindeki modeli her an yenileme ve düzeltme yoluna gitmelidir.

Zaten, bu işlem varlığın bünyesinde kendiliğinden oluşmaktadır. Bunu, şimdiki aşamada bir tekâmül gereği olarak düşünebiliriz. Ama, varlığın asıl meşgul olması gereken konu, daha çok tesir çeşidini tanıyabilmesi ve bunun için de çevresi ile olan ilişkisini takip etmesidir. Burada bir de çevre ile neyin kastedildiğini görelim: Çevre, varlığı kuşatan bütün tesir kombinasyonunu içeren ortamdır. En geniş anlamıyla, ortamdır. Sosyal, psişik, fizik gibi isimler takılarak bu kavramı sınıflandırmak mümkün. Aslında, hepsi bir bütündür.

İkinci husus: Sürekli olarak rötuş edilse ve düzeltilse bile, bu zihinsel model, varlığı davranışları açısından tutsak haline getirilmemelidir. Zira, tasavvur edilen bu model içinde bol miktarda değer yargıları olacaktır. Mesele, sadece matematik bir evren modeli çizme çabası değildir. Varlık bu tasavvura yönelirken, vicdan mekanizması ile olan irtibatını düzene sokma gayreti içindedir ve evren modeline yöneliş bir bakıma "ben ne yapmalıyım ki doğru yoldan gideyim" kaygısı ile ortaya çıkar. Doğru yolu gösteren sabit bir şema ise yoktur. Doğru yol; varlığın tekâmül seyrine göre her an değişen parametrelere sahip, fakat daima aynı prensiplerin doğrultusunda olan bir yoldur. Prensipleri kesin olarak belirlemek ise varlık açısından mümkün değildir. Ancak, vicdan mekanizması sayesinde bu prensiplere uygun değer yargılarını geliştirecek yolu bulması mümkündür.

Bu noktada belki bir tenâkuz ile karşılaşıyoruz kanaati doğabilir. Prensipler değişmez ise, daima var ve aynı ise, buna göre doğru yolu belirlemek ve kesin bir model içinde şematik olarak göstermek niçin mümkün olmasın? Mesele yine uç noktalarda kavram kargaşasına düşmekten kaynaklanmaktadır. "Değişmeyen", "prensip" gibi kavramların bizim boyutumuzda ne anlam kazandığına bakarak, bunları devâsâ bir modelin temel taşları olarak düşünme alışkanlığı bir yanılgıdan ibarettir. Biz sadece kendi değer yargılarımızın seyrine bakarak, mânâ itibarıyla çok ötelerde bir sabitenin var olabileceğine hükmediyoruz. Bunun da bize göre değişmediğini ve bir prensip olduğunu söylüyoruz. Akıl yürütme burada biter. Eğer bununla yetinmeyip bu değişmeyen prensibin tanımını yapmaya kalkarsak, her varlığa göre değişik bir tarif aralığı ortaya çıkacaktır. Zira, sonlu değerlerden, sonlu değişkenlerden yola çıkarak infinitesimal bir hesap yapma çabası insana göre değildir. Bu hesabı ancak insan seviyesindeki tekâmül seyrini tamamladıktan sonra, bütün değişkenleri tanıdıktan sonra bir formule kavuşarak yapmak mümkündür. Bu sebeple, teorik olarak "değişmeyen bir prensip" olduğundan ve "doğru bir yol"un bulunduğundan emin olabiliriz. Ama, bunun kesin ve herkese uygun bir tanımını yapamayız.

Sanırım, bu kısa açıklama ile, bir evren modeli tasavvur etme çabasının getireceği sorumluluğu da anlamış oluyoruz. Dikkat edilirse, iki insan yan yana geldiğinde, müştereken bir evren modeli üzerinde anlaşabilmeleri bile çok zordur. Ana hatları ile fikir birliğine varılan topluluklarda, üç aşağı beş yukarı bir seviye benzerliği söz konusu olabilir. Nitekim böyle toplulukların olduğu bir ortamda da karşılaşılan olaylar benzer niteliktedir. Yani, bir tekâmül seyrinin birlikte yaşandığı bir ortamda, tasavvur edilen evren modeli de ortaklaşadır, seviyeler de buna uygundur.

Şimdi, siz günlerce tartışarak ana hatlarıyla bir evren modeli üzerinde hemfikir oldunuz, diyelim. Bu, daha önce de belirttiğim gibi, sizin çevre ile olan ilişkilerinizi daha iyi anlayabilme çabanızdan kaynaklanan, bu gayretle kendiniz için tasavvur ettiğiniz bir taslaktır. Kendi değer yargılarınızın dört dörtlük karşılığını bulduğu, kendi değer yargılarınıza göre kurulu bir evren modelidir. Neye göre doğru veya yanlış olduğunu hesaba katmıyoruz. Ama, bu modelin işe yararlılığı sizin için bugünkü durumunuzda vardır ve size şu an için daha büyük bir adım atma imkânı sağlayabilir. Çevrenizle olan tesir ilişkinizi daha şumullü olarak anlayabilmeniz açısından bir imkân sağlayabilir. Zaten, bu model tasavvuru üzerinde tartışırken de bu imkândan faydalanırsınız.

Bu modeli kendinize göre formüle edip diğer insanlara duyurma çabanız ise, ayrıca üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir faaliyettir. Eğer insanlara bir gerçeği duyurmak, doğru olanı duyurmak gibi bir gayretiniz var ise, bu teşebbüs, bu hâli ile istenilen neticeyi veremez. Zira, insanların elinde zaten tek dayanak olan yarım yamalak bir mantık ve akıl yürütme yeteneği var. Bu sınır içinde bütün açık kapıları kapayıp, aksinin düşünülemeyeceği bir ustalıkla bu modeli pekiştirip, pat diye önlerine bir kanun kitabı gibi atmanın o insanlara ne gibi bir faydası olacağını iyi düşünmek gerekir. Biz, o insanlardan daha mantıklı düşündüğümüzü iddia edebiliriz. Ama, gaye bunu ispatlamak değildir, olmamalıdır. Belirli seviyedeki varlıklar için, önlerine kanun kitabı çıkarmak gerekli olmuştur. Fakat, bu iş başkalarının vazifesidir. Bambaşka bir zekâ kıvraklığı ve anlayış kabiliyeti gerektiren bir iştir. Üstelik, bu iş yapılmıştır.

Biz eğer tekâmül yolunda ilerlemeye çalışırken başkalarına da yardımcı olmayı istiyorsak, bu teşebbüs için daha önceden bize uygulanmış yardım metotlarını örnek alabiliriz. Eğer diğer insanların da tekâmül etmesinden bir haz duyuyorsak, onların da ilerlemesi bize şevk veriyor ise en uygun yardım yolunu buluruz. Nitekim, öyle sanıyorum ki, gerçekten yardım etme duygusu, karşıdaki insanın gelişmesinden ötürü bir tür sevinç ve huzura kavuşma hâli ile başlıyor. Yani, bizim için karşımızdaki insanın gerçek ihtiyacını tespit etmek diye sınırları belirsiz bir hesap söz konusu değil. Ama, madem ki bir itiliş var yardımcı olma doğrultusunda, o zaman yalnız bu duyguyu işleyerek bir şeyler yapma çabası içinde olursak daha verimli sonuçlar alırız.

---oOo---