PDF dosyası 179 Kb

 

IZTIRABLI  TEKÂMÜL  SAFSATASI

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 16 – 1987 Mayıs/Haziran

 

"Iztırab Cehlin Mantığıdır"

Hayatınız boyunca bir türlü bitip tükenmeyen sıkıntılar, durmadan biçim değiştirerek, her an umacı gibi karşınıza mı çıkıyor? Ne mutlu size, çünkü tekâmül ediyorsunuz!

Geri kalmış ülkelerin ortak yapımı bir fantazidir bu ıztırablı tekâmül safsatası. Üstelik, işin en acıklı tarafı da bu fantaziyi yaratan insanların sonradan bu safsataya kendilerini iyice kaptırmış olmalarıdır. Buram buram mazoşizm kokan duygusallığa kapılan bu tür insanlar ne doğru dürüst yaşamasını becerirler, ne de başkalarına yeterince yaşama şansını tanırlar. Sıkıntılar içinde debelene debelene, içine çevresindekileri de birlikte çektikleri dipsiz bir kuyuya doğru yuvarlanıp giderler.

Gerçek hayatın "öbür dünya" olduğunu savunan bu gibi mızmız insanların, öldükten sonra da öbür tarafta aynı şeyi burası için tesbih çeker gibi tekrarladıklarından hiç şüpheniz olmasın. İster orada ister burada, nerede olursa olsun içinde bulundukları ortamı kullanmasını beceremeyen ve başkalarına da kullanma fırsatını tanımayan bu tip insanlara niçin belirli jeopolitik bölgelerde rastlandığını da ayrıca bir düşünün.

Başlarına olmadık felâketler gelen Almanlarda bu türden mızmız edebiyatı yapanlara rastlayamazsınız. Diaspora ile yüzyıllar boyu lânetlenmişcesine ıztırab çeken Yahudilerde de bu gibi bir ahmaklık alâmeti hiç belirmemiştir. Aksine, örnek olsun diye verdiğim bu iki farklı toplum, onca eziyete rağmen her zaman organize olabilmeyi becermiş ve kültür bütünlülüğünü korumuştur.

Şimdi kulağıma bazı sesler geliyor okuyuculardan, "ne ilgisi var ruhsal tekâmül ile bunların" diye yükselen. Uçakla gökyüzünde süzülmenin matematikle ilişkisi ne ise, bu gibi psiko-sosyolojik analizlerin de kişinin ruhsal tekâmülü ile o kadar kuvvetli bir ilişkisi vardır.

Iztırablarla dolu bir hayatın insanı eğiteceğini savunan, yaşamında durmadan ıztırab çeken bir kişinin üstün gerçeklere kavuşacağından, bu dünyada ıztırab çekenin öbür dünyada mutluluğu kazanacağından dem vuranlar kimlerdir bugün? Yaşama temposunu bir türlü rayına oturtamamış, ne yaptığını bilmeyen, değil yıllarını bir haftasını bile organize etmekten yoksun kişilerin sloganıdır bu lâflar. Ne tesâdüf ki, bu kişiler de daima geri kalmış denilen ülkelerde çoğunluğu teşkil ederler. Ne hükümet yönetimi, ne belediye düzeni, ne de sosyal ilişkiler bir türlü sistemli bir temele oturtulamamıştır.

Nitekim, geçmişe bakarsak, ortaçağ Avrupasında da aynı zihniyetin bir dönem baskın çıktığını görürüz. Matematik bir eşitlik gibi, aynı dönemde o insanların da organizasyon bozukluğu içinde sistemli yaşayamamaktan muzdarip oldukları gerçeği karşımıza çıkmaktadır. Fakat, o toplumlar bu şapşallık dönemini çabuk atlatmışlardır ve üstelik o dönemde kendi çağlarına göre normal sayılacak bir aşamayı yaşamışlardır. Oysa, bugün özellikle Latin Amerika, Orta Doğu, Afrika ve Çin Hindi gibi insanların birbirini yediği bölgelerde bu miskinlik hala bir kâbus gibi çöktüğü yerde duruyor. Niçin bu bölgelerdeki insanlar bir türlü bu şapşallıktan sıyrılamıyorlar? Reenkarnasyonlar açısından bir düşünün, bakalım ne gibi bir sonuca varacaksınız.

Şimdi ıztırablı tekâmül safsatasına bir başka açıdan bakalım: Eğer bir insanın tekâmülü ıztırabların yoğunluğu ölçüsünde derinlik kazanacak ise, üstelik bir insanın ruhsal tekâmülüne yardımcı olabilmek veya bu doğrultuda vâsıta olabilmek faydalı bir iş ise, şahane bir meslek yarattık demektir: Iztırab üretme uzmanlığı oluşturmalıyız. Nitekim - garip ama gerçek - bu tür bir faaliyet, yine bu inanca sahip insanların çoğunluğu oluşturduğu bölgelerde dolu dizgin vardır.

Latin Amerika veya Çin Hindi uzak olabilir, daha yakınınıza bakın. Biz de Ortadoğuluyuz, birbirimizden yoktur farkımız. Mollalar yönetimindeki İran'dan dînî bir fetvâ örneği: "Bâkirelerin idam edilmesi caiz olmadığından, suçlu kızların idam edilmeden önce İranlı mümin delikanlılar tarafından hücrelerinde iğfal edilerek bu pürüzün düzeltilmesiyle şeriatın gereği yerine getirilecektir!" Bu fetvâ ile kaç milyon genç kıza tekâmül etme imkânı sağlandığını merak ediyorsanız, geçen seneki gazeteleri gözden geçirin. Kmer'de veya Venezuela'da da benzeri ıztırab üretme uzmanları adım başında karşınıza çıkacaktır. Orta Afrika'yı ise başka güçler kasıp kavurmakta.

Dikkat edin, bütün bu ülkelerde ıztırab edebiyatı en kutsal bir düzeydedir. Yine bu ülkelerde her türlü kargaşa ve kepazelik gündelik hayatın bir parçası olmuştur.

Bir önceki İran örneğine açıklık getirmek için, özellikle belirteyim ki, Kuran'da genç kızların iğfal edilmesini gerektiren en küçük bir sapıklık örneği olmadığı gibi, üstelik şöyle deniliyor: "Başınıza gelen ne varsa kendi elinizin emeğidir." (42:30)

Iztırabın ne işe yaradığını anlamak için kısa bir analiz yapmak gerekir: Önce bedensel ve ruhsal olarak ikiye ayırmak lazım. Merdivenden kayıp düşmenin sebep olduğu acı ile başkalarının gözünde küçük düşmenin yarattığı acı elbette ki aynı değildir. İlkinde bedeninizi çarptığınız yer ezilir, ikincisinde ise değer yargılarınıza dayanan gururunuz kırılır. Her ikisiyle de istemeden karşılaşırsınız. İşte burada da başka bir ayırım gerekiyor. Çünkü bazı insanlar isteyerek ıztırab çekmeye yönelebilirler.

Kimisi din aşkına, kimisi de şehvet uğruna bedenine veya ruhuna acı vermekten haz duyar. Meczûb ile mazoşist arasındaki psikopatolojik benzerlikler konumuzun dışında kalıyor. Biz burada, yanlış eğitilmiş bir insanın ıztırab ile ilgili hatâlı varsayımlarını dikkate alacağız.

Ruhsal açıdan ıztırab veren durumlarda üzüntü, keder ve sıkıntı hâli ortaya çıkmaktadır. Banyoda gezinen bir hamamböceğini öldürdüğünüz zaman üzülmezsiniz, ama sevdiğiniz bir kişi ölünce iş değişir. Ay başında maaşını alamayan memur sıkıntıya düşer, ama çalıştığı şirketin ödeme zorluğu çekmesine aldırmaz. Yaptığı resimleri kimse beğenmediğinde sanatçı kedere boğulur, ama detone olan bir şarkıcıyla alay etmekten de geri kalmaz. Bütün bu durumlarda, kişinin kendi değer yargıları karşısında olayların yarattığı bir ruh hâli vardır: Iztırab.

Halbuki, karşılaşılan olayların yapısında ıztırab veren bir unsur yoktur. Olayı yorumlayış biçimi ile, kişi ıztırabı kendisi yaratmaktadır. Sevilen kişinin ölümü ile nefret edilen birisinin ölümü arasında fark yoktur. Ama, olayı değerlendirdiğiniz anda hangi duyguya kapılacağınız kendi değer yargılarınıza bağlıdır.

Ölüm denilen şeyin hangi sebebe dayandığını ve niçin gerektiğini bilirseniz, ıztırabınız azalacaktır. Bu bilgiyi yeterince anlamış iseniz, sevdiğiniz kişinin ölümü size ıztırab vermez. Bunun gibi, karşılaşılan her olayda, kişinin o olayı yeterince anlayamaması yüzünden duygusal bir değişimler dizisi ortaya çıkmaktadır.

İşte bu bilgisizlik yüzünden insanlar ıztırab çekerler. Iztırabın tekâmüle olan faydasına gelince, bunu abartıp yegâne vasıta olarak görmek de genel planı yanlış değerlendirmenin bir parçasıdır. Iztırab çekmeden yaşayanlar da tekâmül eder, ıztırab içinde bunalanlar da. Hiçbirinin diğerine oranla daha hızlı yol aldığı söylenemez. Aksine, sıkıntılar ve acılar sürekli olarak aynı biçimde ve şiddette devam ediyorsa, o kişinin bir türlü idrâk edemediği bir durum var demektir. Iztırablı günler ve aylar ne kadar uzuyorsa, kişinin içinde bulunduğu durumu idrâk etme çabası da o kadar zayıf kalıyor demektir.

Hiçbir sıkıntısı olmadan yaşayan insan yoktur. Eğer sıkıntıların azaldığı bir dönemden geçiyorsanız, daha önce ya bir dizi olaydan gerekli sonucu çıkarmışsınızdır, ya da yeterli anlayış kapasitesine bir türlü ulaşamamışsınızdır. Her iki durumda da sonuç olarak dış uyarıların azaldığı bir dönem yaşanır. Bu dönemde, ileride meydana gelecek yeni olaylar zincirini yaratan sebepler hazırlanmaktadır.

Eğer geçmişteki olaylar zincirinden yeterli sonucu çıkarıp bir idrâk haline varmışsanız, şimdi önünüzde değişik türden olaylar başlayacaktır. Bunlar karşısındaki tutumunuz ve kapılacağınız duygular yine sizin bilgi ve anlayışınıza göre olacaktır. Fakat, geçmişteki olaylardan gerekeni öğrenemedinizse, aynı şeyi öğrenmeniz için bu sefer benzeri sonuçlar doğuran yeni bir olaylar dizisi karşınıza çıkacaktır. Bu dönüşümlü maceraya da yaşam planı diyoruz. Bir varlık, yaşam planı içinde öğrenmesi gereken ne ise ona doğru yönelir. Diğer bir deyişle, öğrenmesi gereken şeyi anlatacak olaylara sempatize olur.

Kimse size zorla bir şey öğretmeye çalışmıyor. Öğrenmek isteyen kendinizsiniz. Bir varlığın fizik ortama yönelişi, kendi bünyesindeki bir ihtiyacı gidermek içindir. Bu sebeple, öğrenmek ihtiyacında olduğunuz şeylere göre olaylar zinciri karşınıza çıkar. Yaşam planı içinde karşılaşılaştığınız şeylerin önünüze çıkması, ıztırab çekmeniz için değildir. Bu ortamda belirli bir bilgiye sahip olmak için bulunuyoruz. İnsan ilişkileri, doğa olayları, beden ve zihin faaliyeti ile bu bilgi kazanılacaktır. Her insanda bu bilginin hangi bölümü eksik ise, onu tamamlamasına imkân veren türden olaylarla karşılaşması gerekmektedir.

Bu öyle bir mekanizma ki, Ahmet efendinin bir şey öğrenebilmesi için piyangodan kendisine yüklü bir para çıkması gerekebilir. Veya, Mehmet efendinin öğrenmesi gereken şey için bir kaza sonucu gözlerinin kör olması lâzımdır. Biz bu mekanizmanın nasıl işlediğini bilmiyoruz. Ama, sonuçlarını dikkatle incelersek, ödüllendirme veya ceza verme gibi ilkel bir eğitim programının uygulanmadığını görürüz.

Öyle bir şey vardır ki öğrenmeniz gereken, bunu sıradan bir olayla karşılaştığınızda idrâk edemezsiniz. O zaman iç dünyanızı harekete geçiren bir başka olay çıkar karşınıza. Yine anlayacak kapasitede değilseniz, bu sefer daha şiddetli bir uyarı yaratacak olay meydana gelir. Böylece, sonunda o insanın kafasına dank edinceye kadar olayların uyarı dozu artar. İşte bunun için insanlara daima uyanık olun, şuurlu yaşayın, ne yaptığınızı bilin diye öğüt veren kitaplar gönderilmiştir.

Iztırab halini yaratacak kadar iç dünyanızı ayağa kaldıran ağır olayların meydana gelmesine sebep, daha önceki olaylar zinciri içinde ne anlatılmak istendiğini bir türlü anlayamamış olmanızdandır. İnsanlar bu dünyaya eğlenip hoşça vakit geçirmek için gelmiyorlar. Ama, sıkıntılar içinde debelenmek için de gönderilmiş değiller. Bütün mesele, bu dünyadaki yaşam sayesinde varlığın ihtiyaç duyduğu bilgiyi alabilmesidir. Kimi eğlenerek öğreniyordur, kimisi de üzülerek. Iztırab çekerek yaşıyorsak, hızlı tekâmül ettiğimizden dolayı değil, ne olup bittiğini bir türlü anlayamadığımız için ıztırab çekiyoruz.

Eğer, dış görünümü ile refah içinde yaşadığını zannettiğimiz insanların iç dünyalarını tanıma imkânımız olsaydı, onların da takıldıkları birçok noktada sıkıntı içinde olduklarını anlardık. Mutluluk ve keder kişiye göre değişir. Birinin mutlu olacağı ortamda diğeri sıkıntıdan bunalabilir. Bu bakımdan, başkalarının durumuna imrenmek yerine, içinde bulunduğumuz durumu anlayabilmeye çalışırsak bu hayatı daha iyi değerlendirmiş oluruz.

Sıkıntı, üzüntü, keder ve acılar içinde yaşayan bir insanın tekâmülü için söylenecek tek şey, bu yaşamında öğrenmesi gerekeni bir türlü anlayamadığı için bocaladığıdır. Bu durum, o insanın geri seviyede bir varlık olduğunu göstermez. Ancak, hangi seviyede olursa olsun, idrâk etmek için gayret göstermediğini ve azmetmediğini ortaya koyar.

Eğer bir toplumdaki insanların büyük bir çoğunluğu yıllar boyu aynı biçimde bocalayıp duruyorsa, olayların uyarı dozu gittikçe artacak ve sonunda toplumsal bir kargaşaya dönüşecektir. Günümüz dünyasında, insanların böylesine birlikte debelendiği bölgelerde nelerin olabileceğini tahmin etmek hiç de zor sayılmaz.

---oOo---