PDF dosyası 133Kb

 

İLKEL  İNSAN  NEDİR ?

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 9 – 1986 Mart/Nisan

 

Sosyal ve kültürel antropoloji ile uğraşanlar, yaklaşık otuz yıldan beri "ilkel" deyimini insan ve toplum açısından bilimsel tutarlılığı olan bir kavram gibi görmemektedirler. Zira, ilkellik "kültür" ile birlikte incelenmesi gereken bir özelliktir. Ama, kültür kavramının tanımı henüz yeterince yapılmış değildir.

Uygarlık, eğitim, sanat ve üretim gibi kavramların değişik ölçülerde birleşmesi ile oluşan kültür içinde insanın ilkellik derecesini belirlemek çok zordur. Bu yüzden, etnologlar "ilkel toplum" veya "ilkeller" deyimi altında, belirli bir kültür çerçevesi içinde kalan toplulukları tanımlamaya çalışmışlardır. Burada dikkate alınan kriterler şöyledir:

Doğaya sıkı sıkıya bağlılık. Doğaya egemen olmak için kullanılan araç-gereçlerin ve tekniğin ilkelliği ve yetersizliği. Yazının bilinmemesi. Terbiye ve eğitimde geleneğin önemli rol oynaması. Politik örgütlenmenin akrabalığa dayanması. Kollektif düşünce biçimi.

Bu yapıya uyan toplumlara örnek olarak günümüzde Afrika'daki Pigmeler, Buşmanlar, Avustralya Arnhem bölgesindeki yerliler, Filipinler'deki Aetalar, Malaka adasındaki Semanglar, Eskimolardan Grönland'ın çok içlerinde yaşayanlar gösterilebilir. Bizim burada ele alacağımız "ilkel insan" tipi, az önce belirtilen "ilkel toplum" yapısına hiç benzemeyen bir ortamda görülen ve kendine has kültürü olan bir örnekle ilgilidir.

Burada, endüstri aşamasında ve teknolojik gelişmenin imkanlarına sahip, kurumlaşmış, eğitim, üretim ve sanat açısından uygar bir toplumda ortaya çıkan ilkel insan tipi üzerinde duracağız. Her uygar toplumda bu ilkel tipe rastlamak mümkündür. Ancak, içinde bulundukları uygarlık, sayıca gayet az olan bu örnekleri kısa zamanda öğüttüğü için kültürel yapıyı etkileyemezler. Fakat, bazı toplumlarda bu örneğe uyan insanlar bir dönemde gittikçe artan bir hızla çoğalarak, bulundukları toplumun kültürel yapısına ister istemez ilkelliğe özlem duyan bir düşünce biçimini yerleştirerek, "culture lag" denilen kültür çöküşüne yol açabilirler.

Değişik kültürlere sahip toplumlar arasında ilişkiler ne kadar yoğun ise, bu toplumların kültür sistemlerindeki değişim de o kadar hızlı olmaktadır. Kültürel değişme, kültürü oluşturan öğe ve kurumların bütününde ve bir anda meydana gelmez. Bir kısmı hızla değişirken, diğer kurumlar onlara oranla geride kalabilir. Böylece sistemin dengesinde çarpıklık yaratan bir tablo ortaya çıkar. Denge korunamadığı zaman, diğer toplumlardan hazır çözümler alınır veya difüzyon yoluyla bu çözümler kendiliğinden gelirler. Sonuçta, kültürel bir değişme yaşanır.

Uygarlık düzeyi üstün olan toplumlar genellikle daha aşağı düzeydeki toplumlar için dış etkilerin kaynağı olurlar. 19. yüzyıldan 20.ye geçerken endüstri devrimi bütün dünyayı sarmış ve buna ayak uyduramayan toplumlarda köklü ve zorlayıcı kültürel sarsıntıların doğmasına yol açmıştı. Bu döneme gelinceye kadar uzun bir süre çağdaşlarını çok geriden takibeden toplumlarda ise ânî bir şok etkisi ile rejim değişiklikleri ortaya çıktı.

Endüstri aşamasını kendi iç bünyesinde yaşayan toplumlarda görülen kültürel değişmeler, genellikle iç yapıdan doğan ve fertlerin ihtiyaçlarına paralel etkilerle olmuştur. Bu aşamaya seyirci kalan toplumlarda ise, değişim büyük ölçüde dış etkilerle ve bu aşamaya özenen aydın zümrenin teşvikiyle, tepeden inme bir zorlanma ile başlar.

Endüstri aşamasını zamanında yaşamamış toplumlarda görülen en belirgin özellikler; uzun bir süre teokratik sistemi uygulamış olmaları, eğitim yetersizliği, sanata ve estetik değerlere önem verilmeyişi, teknolojinin geriliği ve dengesiz bir ekonomi düzenidir. Bunların hepsi birbirini körükleyerek 20. yüzyılın eşiğine geldiğinde, kültür sisteminin toptan çökme tehlikesi başgöstermiştir.

Bu dönemde, diğer toplumlara ayak uydurma çabası ile, sosyal kurumlarda reformasyon yapmaya çalışan toplumun içinde bulunduğu kültür öğelerini dikkatle incelemek gerekmektedir. Eğer, zaten çağdaş olmayan kurumlar bir de kültür öğeleriyle bağdaşmayacak nitelikteyseler, kaş yaparken göz çıkarmak kaçınılmazdır.

Nitekim, teokratik bir monarşi içinde varlığını sürdüren toplumlarda, yönetim kültür öğelerine yabancıdır. Teokrasi ve monarşik idarenin kalkması ile birlikte de, o toplumda asıl kültür öğeleri zamanla ortaya çıkarak, değişimin başlangıcında tepeden inme yapılan kurumsal reformasyonu kısa bir süre içinde yozlaştıracaktır.

Bu ani değişim tablosunun içinde, o toplumun kendi öz kültürel öğelerine döndüğünü görmekteyiz. Bunlar, aslında asırlardan beri kurumlaşma imkânını bulamamış gizli kültür öğeleridir. Toplum, gerek teokratik idare altında iken gerekse bir önderin peşinde kültürel değişmeye zorlanırken, getirilen yeni reformlara âdeta pasif bir tutum içinde direnmiştir. Bu etken ortadan kalktığında da elbette ki, rejimin getirdiği serbestiyet içinde kendi öz kültürel öğeleri ile kurumları da kendine benzetmeye çalışacaktır.

"İlkel insan" kavramına burada rastlıyoruz. Toplumun yapısına bakıldığında, dış görünüşü ile uygar ülkelerdeki bütün sosyal, siyasî, ekonomik ve hukukî kurumlar biçimsel olarak vardır ve işler halde gözükürler. Ama, içinde yaşayan fertler açısından bu kurumlar öz kültürel öğelerle bağdaşmadığı için bir önem taşımamaktadırlar. Biçimsel olarak var olan kurumlar, bir noktada toplumun asıl yapısına uygun bir biçime dönüşür. Buna bilimsel tanımı ile, "zorâki"den "zorunlu"ya dönüşen kültür değişimi denmektedir.

İlkel insanda örgütleşme kavramı çok dar boyutlar içinde kalmıştır. Aile ve akrabalık ilişkilerine ait özellikler bir klan içinde nasıl düzenlenmişse, devlet yönetiminde de aynı kültür kalıbı uygulanmaya çalışılır. Yerleşme ve mekânın kullanılması köy modeline uyar. Kentleşme yoktur. "Köy", "büyük köy" ve "çok büyük köy" tipleri vardır. Ulaşım ve iletişim programa bağlı değildir. Doğa koşullarına göre değişir.

Hukuk düzeni eşitlik ilkesine göre değil, güçlü olana göre geleneksel bir biçimde yerleşmiştir. Klanın reisi ve soyu öncelik hakkına sahiptir. Mistik güce sahip olanlar ve bunların soyları da özel bir ayrıcalık taşırlar. Ekonomi sistemi iki temel üzerine kuruludur: Bir kısmı avcı ve toplayıcıdır, bir kısmı da çiftçi ve çoban olarak ayrı bir kültür kalıbını uygular. İleriye yönelik planlama yapılmaz. Denetleme olmadığı için, klanlar arasında yağmacılık, soygun ve rüşvet sistemi geçerlidir. Mal değişimi, emek karşılığından çok güç kavramına göre belirlenir.

Bilimsel düşünce yerine, mistik ve deneye bağlı olmayan inançlar geçerlidir. Atalardan kalan düşünce kalıpları aynen benimsenir. Zihinleri bir sürü kollektif tasarımlarla doludur. Bunlar, önceden şartlanma yolu ile kazanılmıştır. Nedenler her zaman mistik bir karakterde olup, nedenle sonuç arasındaki ilişki önem taşımaz.

Din hakkındaki düşünceler, değişmeyen klişelerden ibarettir. Genellikle ulu sayılan din adamlarının anlatımlarına göre belirlenir. Kesinlikle üzerinde tartışılamaz, düşünülemez veya doğrulukları araştırılamaz. Esasen, bu gibi yaklaşımlar ilkel insanın zihininde istek olarak belirmemektedir. İlkel insanda dine ilişkin kavramlar, bazı yanları ile tek tanrılı (monoteist) dinlerdeki tanımlamalara uysa bile, temelde çok farklıdır.

Örgütlenmiş dinlerdeki tek tanrı kavramı ve buna bağlı sistem, gerek dogmatik gerekse lojik yönden iyice işlenerek, tutarlı ve belirgin bir duruma getirilmiştir. İlkellerde ise tanrı kavramı akıcı, oynak ve değişken olup, daha çok duygusaldır. Yüce Varlık'ı insan gibi tasarımlama, onu insanlara özgü tutum ve davranışlarla niteleme eğilimi yaygındır. İbadet ve dualarda, ölmüşlerin mezarları, bıraktıkları eşyalar kutsal sayıldığı için, bu yerlerde tapınılır ve bunlardan yardım beklenir.

Sağlık ve beslenme konusunda mistik inançlar geçerlidir. Klanın din görevlisi aynı zamanda hekimdir. Sihirli sözler ve büyülü cisimlerle hastalıkları iyi ettiğine inanılır. Başaramadığı zaman da kötü ruhların etkisine yorulur. Temizliğe önem verilmez. Göçebe topluluklarda su ile yakın bir ilişki olmaması yüzünden, daha sonra yerleşme alışkanlığı edinseler bile suya karşı ilgisizlik devam eder.

Klan içinde akraba evlilikleri yaygındır. Başka bir klandan eş alınması ancak özel durumlara ekonomik nedenlere bağlıdır. Cinsellik ve cinsel ilişkiler belirli tabularla sınırlanmıştır. Kadınlarda bekâret koruma ve cinsel bilgisizlik erdem işareti sayılır. Erkeklerde ise çok sayıda kadınla cinsel ilişkide bulunmak ve saldırgan bir tavır takınmak üstünlük ölçüsüdür. Bu çelişkili kültür kalıbı yüzünden, evlenme töreninden sonra kadınlar her fırsatta erkeklerin saldırısına uğrayabilir.

Etnologların araştırmalarından çıkan sonuçları burada çok kısa olarak özetlemeye çalıştım. Elbette ki, bu verilere tam olarak uymayan veya az da olsa farklılık gösteren ilkeller vardır. Ama, genel çerçeve bu niteliklerle bezenmiştir.

İlkel insanlarda görülen en temel özellik ise düşünce sistemlerindeki benzeyiştir: Zihin, genellikle bulanık ve yaşanan ana göre çağrışımlara bağlı düşünce kalıplarının dalgalandığı yarı aydınlık bir alan gibidir. Tasarımlar, kollektif bir şemaya göre ve kişisel kritikten yoksundur. Mantıksal sıralamaya önem verilmez. Neden sonuç bağıntısı belirsizdir ve çoğu kez birbirine karıştırılır. Soyut kavramlar tanımlanamaz. Gelişmiş bir dil kullansalar bile, kelime sayısı ve cümle yapısı bakımından çok sınırlı kalırlar.

Objektif analiz yapamazlar. Mantık ilişkisinden çok duygusal açıdan uyarıcı ayrıntılara önem verirler. Her meseleyi somutlaştırma ve kişileştirme eğilimindedirler.  Tasarımların  sıraya  konulması ve bunların çözümlenmesi kollektif şemaya göre olduğu için, çoğu kez olaylar karşısında otomatik bir reaksiyon gösterirler.

Lévy-Bruhl ve onun ekolünü benimseyen etnologlara göre, ilkellerde bu gelişmemiş mantık yapısının yanı sıra, "loi de participation" denilen bir iştirak kanunu da geçerlidir. Buna göre, ilkel düşünce içinde objeler, varlıklar, olaylar aynı zamanda kendileri ve kendilerinden başka türlü olabilirler. Mesela, bir insanın anası ve babası belli, yaşam biçimi bilindiği halde bile o insanın aynı zamanda bir kartal, bir melek veya uzayda yaşayan bir varlık olduğuna kesinlikle inanmaktadırlar. Diğer yandan, eğer bir klanın ismi "yenilmez gücü olan aslan" ise, o klanda herkes, en cılız ve takatsiz insan bile kendisini aynı zamanda süpermen olarak düşünmektedir. Burada öne sürülen herhangi bir akrabalık değildir. Bir özdeşlik söz konusudur.

İlkel toplumlarda beslenme, kalıtım, öğrenme ve anlama yetisi, beden salgıları gibi konular üzerinde yeterli bir araştırma yapılmamıştır. Protein eksikliği, yakın akraba evlilikleri, yabancı kültüre karşı kapalılık, geleneklerden kopmama inadı gibi olumsuz birikimler yüzünden ilkellerin uygarlığa ayak uyduramadıkları söylenmektedir.

İnsan aşamasına yeni gelmiş varlıkların kullanacakları beden muhakkak ki ihtiyaçlarına en uygun bir biçimde olacaktır. Yine, içine doğacakları toplum da aynı niteliği taşıyacaktır. Ancak, bu hipotezden yola çıkarak, ilkel bedenlere sahip ilkel insanların oluşturduğu kapalı bir toplum şeması düşünmek yanlıştır. Ama, her uygarlıkta bu düzeydeki varlıkların yoğunlaştığı bir alt-kültür şeması meydana gelebilir. Zira, sempatizasyon  gereği, özellikle ilkel varlıklar kümeleşme eğilimi gösterirler.

Bu kümeleşmeler bazen belirli kültüre sahip bir toplum içinde giderek artabilir. Öyle ki, o toplumun fertleri çoğunlukla - tamamen değil - ilkel insanlardan oluşabilir. Bu durumda, toplum kültüründe hızla değişen bir yapı farkı ortaya çıkar.

Fakat, bu ilkel insan modeline uygun bir beden nasıl oluşacaktır. Burada karşımıza beslenme ve kalıtımla ilgili uzun süreli bir yozlaşma operasyonu çıkmaktadır. Protein ve bazı minerallerden yoksun olarak, sürekli yakın akraba ilişkileri ile doğan bedenlere sahip varlıkların aynı zamanda ilkel düzeyde bir ruha sahip olmaları kaçınılmaz gibi gözüküyor. Aksi takdirde, ruhsal tekâmül kavramına çok değişik bir anlam vermek gerekecektir.

Bu bedenlerde hormonların da biraz farklı ölçülerde salgılandığı, sinir sistemlerinin ve beyin fonksiyonlarınla değişik düzeyde olduğu ve beden sıvılarındaki elektrolitik dengenin ileri primatlara benzediği kanaatindeyim.

Bu varlıklar, ilkel düşünce sistemleri, kültür öğeleri ve yaşam biçimleri ile uygar toplumlardaki ileri teknoloji, eğitim ve sanat anlayışına sahip insanlara oranla sadece beden ve zihin farklılığı göstermekle kalmamaktadırlar. Ürettikleri şeyler açısından da seviye farkı vardır. Yaratıcılık ile kültür arasındaki sıkı bağ düşünülürse, gelişmemiş bir zihin çalışması ile soyut kavramlar ve estetik değerler üzerinde yeni bir ürün vermenin de imkânsızlığı anlaşılır. Keza, bu nitelikteki bir ürünü de ilkel bir toplum ne anlayabilecek, ne kullanabilecek ne de değerlendirebilecektir. Çünkü, zaten bu tür bir şeye ihtiyacı yoktur henüz.

Bu derin uçurumu teknolojik gelişmeden yararlanmaya bağlayıp, mânevî değerlere dikkati çekmek de bir anlam taşımamaktadır. Zira, ilkel insanın teknolojiye aklı ermediği gibi, soyut kavramları anlamaya da gücü yetmemektedir. Nerede kaldı ki, soyut kavramların sentezini yapıp üstün bir ruhsal seviyeye gelebilsin veya bunları uygulayabilsin.

---oOo---