PDF dosyası 131 Kb

 

Ruhsal Olaylar

 

Görünmeyen İlişkiler

 

Halûk Akçam

 

Ak-Kadın dergisi, sayı 27 – 1988 Temmuz/Ağustos

 

Bütün olay, saçma sapan konularla halkın dikkatini çekerek para kazanmaya çalışanların yayınladığı bir dergide çıkan haberle başladı. "Ruhçuluk" dedikleri şeyin reklâmını yapmaya çalışanlar, 1987 Haziran ayında uydurma bir haber yayınladılar. İddiaya göre bu ruhçu takımı, "kâhinlik yaptığını söyleyen" bedensiz bir varlıkla irtibat kurmuştu ve "kâhin ruh" 28 Haziran 1987 günü saat 16:45'te İstanbul'da "hissedilir bir deprem" olacağını ilân etmişti. Dergiyi çıkaran ruhçular da mal bulmuş mağribî gibi, bu haberi aktarma görevini üstlendiklerini belirterek, iri puntolarla "Dikkat!" başlığı altında uydurma kehaneti yayınladılar.

Bu derginin birkaç yüzü geçmeyen okuyucuları arasında bir de Ahmet bey adını vereceğim zat ile orta yaşlardaki iki kız kardeşi vardı. Büyük bir özel kuruluşta önemli bir mevkide bulunması sebebiyle, bu zatın ve kardeşlerinin isimlerini değiştirerek olayı anlatacağım.

Ahmet bey dergiyi okurken, bu ilginç haberi aynı evde birlikte oturduğu kardeşlerine de anlatmış. Üçü de çocukluklarında Anadolu'da şiddetli bir deprem olayını yaşadıkları için, bu uydurma haberden olağanüstü etkilenmişler. Üstelik, ruhsal olayları da - çoğu insan gibi - nasıl anlatılıyorsa aynen kabul ettiklerinden, "ruhlar haber verdi" diye gerilim içinde 28 Haziran gününü beklemeye başlamışlar.

Gün gelip çattığında, öğleden sonra saat dört sıralarında, yanlarına en önemli eşyalarını alarak oturdukları daireden dışarı çıkmışlar. Kendi otolarına binerek şehrin açık bir bölgesine gidip depremi beklemeye koyulmuşlar. Beşe çeyrek kala, otomobilin içinde pür dikkat kesilen bu üç vatandaşımız, dakikalar geçtikçe hiçbir sarsıntı filan olmadığını görünce, biraz da hayal kırıklığı içinde evlerine dönmeye karar vermişler. Fakat, belki ruhların bildirdiği saatten biraz sonra olabilir diye, bir müddet daha otomobille açıklık yerlerde gezinerek işi garantiye almayı da ihmal etmemişler.

Ama, ortalığın gayet sakin olduğuna iyice kanaat getirince, deprem haberine boşverip sonunda evlerine dönmüşler. Ancak, kendi aralarında "acaba niye deprem olmadı, yoksa biz mi farketmedik" diye hâlâ aynı konuyu bir süre daha konuşmuşlar. Akşam vakti geldiğinde, artık bu konu kapanmış ve Ahmet bey ile kardeşlerinden Ayşe hanım TV seyretmeye dalmışlar. Diğer kızkardeş Fatma hanım da dini inançlarına çok bağlı bir kişi olduğu için, kendi odasında namaz kılıyormuş.

Olayın asıl ilginç bölümü burada başladığı için, gelişmeleri Ahmet beyin ağzından aynen aktaracağım: "Kızkardeşim Ayşe ile ben odada oturmuş TV seyrediyorduk. Marifetli köpeklerin gösterisiyle ilgili bir film vardı. Oldukça hoşumuza gitmişti ve gülmekten kırılıyorduk. Tam o sırada birden oda sallanmaya başladı. Sallantının şiddetinden tavandaki avîzenin camları şangırdamaya başlamıştı. Odanın içinde hafif türden ne varsa hepsi aynı şiddetle sallanıyor ve tıkırdıyordu."

"Ayşe'ye korkmamasını ve sakin olmasını tembih ettim. Hemen hazırlan, derhal dışarı çıkalım dedim. Bu sırada, ben de ayağa fırlayıp duvarlara tutuna tutuna arka odalara bir göz atmak için koridora çıktım. Aynı anda, ablam Fatma da namaz kıldığı odadan korku ve telaşla kendini dışarı atmıştı. Ona da hemen dışarı çıkmamız gerektiğini söyledim. Çünkü, bütün bina çok şiddetli bir biçimde sallanıyordu. Arka odalarda da herşey zangır zangır ses çıkarıyordu. Odanın birindeki avize, oldukça büyük olmasına rağmen tıpkı ön odadaki gibi şangırtılı bir sesle bir o yana bir bu yana gidiyordu. Duvarların içinden de uğultular gelmekteydi."

"Derhal ev kıyafetimi çıkarıp üstüme alelacele bir elbise geçirdim. Bu arada kardeşlerim de akşam üstü hazırlamış olduğum çantayı kaptıkları gibi, hep birlikte kendimizi dairenin dışına attık. Bina hâlâ sallanıyordu. Bu durumda asansöre binmemek gerektiğini düşündük. Merdivenlerden hızla aşağıya inerken, komşulardan birine rastladık. Adam, 'bu ne telaş, nereye böyle?' diye sordu. O sırada sarsıntı hâlâ devam ediyordu. 'Görmüyor musun, deprem oluyor!' dediğimizde, 'Yok yahu, ben birşey hissetmiyorum' diye gülümsedi. Bu bey genellikle içkici olarak bilindiğinden, yine kafayı bulmuş olmalı ki depremi bile farketmiyor, diye düşündük."

"Binadan dışarı çıktığımızda sarsıntı devam ediyordu. Arabaya bindik ve oradan uzaklaştık. Kısa bir tur attıktan sonra Bostancı'ya geldik. Kıyıya yakın bir gazinoda biraz oturduk. Sarsıntı durmuştu. Ama, böyle şiddetli depremlerde ilk sarsıntıdan bir süre sonra yenisinin gelebileceğini biliyorduk. Bu yüzden tedirgin bir haldeydik. Fakat, çevremizdeki masalarda oturanların yüzlerinde hiç de deprem geçirmiş bir ifade yoktu. Konuştukları konular da ilgisiz şeylerdi."

"Kızkardeşim Ayşe, yanımızdaki masada oturan hanıma, 'depremi duydunuz mu?' diye sordu. Kadın, deprem filan olduğunu hiç duymamış. Kendisi Bostancı'da oturuyormuş ve bizim sarsıntıyı yaşadığımız sırada da evindeymiş. Ev halkından bir kişi bile deprem olduğunu farketmemiş."

"Bu cevaba çok şaşırdık. Gazinodaki televizyondan dokuz buçuk haberlerini dinlemek için bekledik. Deprem olduğundan öylesine emindik ki, haberlerde mutlaka verirler diye düşünüyorduk. Ama, spiker bu konuda tek kelime bile etmedi. Herhalde haberlere yetiştiremediler diye oradan kalktık."

"Tekrardan eve dönerken, olayın heyecanından ve kimsenin depremi hissetmemiş olmasından dolayı kafamız allak budaktı. Televizyonun kapanış haberlerine kadar bekledik. Yine herhangi bir açıklama yoktu. Sabah işe geldiğimde, ilk olarak Kandilli Rasathanesi'ni aradım. Evvelki gün değil İstanbul'da, bütün yurt çapında bile herhangi bir deprem olmadığını söylediler. Bugün bile o olayın açıklamasını yapamıyorum."

Ahmet beyin kızkardeşleri de bu ilginç olayı aynen yaşadıklarını bütün detaylarına varıncaya kadar, o akşamın heyecanını yeniden duyarcasına anlatıyorlardı. Fakat, konuşmaları arasında bazı ipuçları vardı ki olayın açıklanabilmesi için bence bu noktalar yeterli olmaktadır:

Meselâ, Ayşe hanımın anlattıkları arasında, "günlerdir kendimizi bu deprem olayına karşı hazırlıyorduk... Saat 16:45'te deprem olmayınca, bunun gecikebileceğini düşündüm. Çünkü, mutlaka bir deprem olacağından emindim ve bekliyordum. Nitekim, oturduğumuz oda sallanmaya başladığında hiç şaşırmadım..." gibi, o günkü ruhsal durumunu yansıtan açıklamalar vardı.

Dini inançlarına bağlı olan Fatma hanımın o akşamki duyguları da şöyle: "Arka odaya geçerek namaz kılmaya başladım. Ancak, zihnimden deprem düşüncesi hiç çıkmıyordu. Hatta, sarsıntı başlamadan biraz önce, namaz kılarken aklıma 'az sonra deprem olacak' gibi bir düşünce geldi. Ardından da hemen yer sarsılmaya başlayınca korktum... O gece benim için farklı bir olay daha oldu. Sadece üçümüzün hissedebileceği bir depremin şaşkınlığı içinde, yatmak üzere odama girdiğimde, gardrobun önünde karanlıkta ışıldayan bir şekil gördüm. Sanki bir insana benziyordu. Hemen kızkardeşime seslendim. O geldiğinde parlak şekil hâlâ oradaydı, ama o göremedi..."

---

Ahmet beyden daha sonra öğrendiğime göre, kızkardeşleri son derece içlerine kapanık bir hayat yaşarlarmış. Ahmet bey gibi kızkardeşi Ayşe hanım da hiç evlenmemişler. Ablası Fatma hanımın başından mutsuz bir evlilik geçmiş, kısa sürede boşandıktan sonra da kendisini namaza ve dini inançlarına vermiş. Anneleri öldüğünde, kardeşler çok üzülmüşler. Onun yokluğuna hiç alışamamışlar. Bir süre sonra, her iki kızkardeş de annelerinin evde dolaştığı zannına kapılmışlar.

Fatma hanımın söylediğine göre, kendisi annesinin ölümünden sonra evde parlak ışıklar, parıltılar görür olmuş. Yattığı zaman bazen görünmeyen birisi yorganı çekiyormuş. Bu arada, ruhsal olaylarla ilgili konuları okumaya başlamış ve kendisinde medyumik bir özellik olduğuna karar vermiş. Okuduğu veya duyduğu şeylerle karşılaştırarak, sonunda bu parlak ışıkların ve yattığında yorganının çekilmesinin annesinden kaynaklandığına inanmış.

Bu arada, anlatılanlar içinde benim son derece ilgimi çeken bir nokta oldu. Evde otururken odanın sarsıldığını görüp derhal dışarı çıktıklarında, arabaya bindikten sonra ablaları Fatma hanımın aniden boşalırcasına ağlamaya başlaması ve haykırarak "Gördünüz mü! İşte deprem oldu sonunda. Ruhların söylediği doğru çıktı! Deprem oldu, oldu!" demesi, bu olayın nasıl meydana geldiğine açıklık kazandırmaktadır.

Ortada, bu üç kişi tarafından gerçekten yaşanmış bir deprem olayı vardır. Ama, o sırada gerçek bir deprem meydana gelmemiştir. Bütün mesele, bu üç kardeşin o gün bir deprem olacağına inanmaları ve bu yönde kendilerini farkında olmaksızın şartlayarak, zihinlerini kaçınılmaz bir depremi yaşayacakları inancıyla programlamış olmalarıdır. Bu bakımdan, olayın bir tür bilinç dışı oto-hipnoz sayesinde meydana geldiği düşünülebilir. Zira, hipnoz ile bir insana gerçekle ilgisi bulunmayan bir sürü hayali olayı telkin ederek yaşamasını sağlamak mümkündür.

Fakat, bu arada birbirlerine duygusal açıdan çok bağlı üç kardeşin sürekli birarada yaşamalarından kaynaklanan özel bir etkileşim ilişkisi de vardır. Ahmet beyin kendine göre hareketli sayılabilen bir iş hayatı var. Ama eve geldiğinde, bütün gün hiçbir sosyal faaliyeti olmayan, kimseyle görüşmeyen, ölmüş annelerinin hâlâ aralarında bulunduğunu söyleyen, birisi hiç evlenmemiş, diğeri ise kısa zamanda dul kalmış orta yaşlı iki kızkardeşiyle geçiyor bütün ömrü. Kızkardeşlerin ilgi alanı, ister istemez Ahmet beyin üstünde toplanmıştır.

Diğer yandan Fatma hanım, dış dünya ile olan iletişim kopukluğuna bir çıkış yolu olarak, kendisini dini ibadete ve var olduğunu kabullendiği ruhsal güçlerine yöneltmiştir. Esasen, her insanda birtakım ruhsal güçlerin varolduğu ve üzerinde durulduğu sürece bu güçlerin aktif hale geçebileceği bilinmektedir. Fatma hanımın "medyumluk yeteneği" dediği bu tür güçlerin ortaya çıkışına parapsikolojik araştırmalarda tanık olunmaktadır.

Çok sevilen annenin ölümü ile ruhlar dünyasına gittikçe artan bir biçimde inanış, dışa kapalı bir yaşam biçimi, ibadete önem verme, ruhsal olaylarla ilgili yazıların okunması gibi uyarıcı faktörler, özellikle Fatma hanımda bazı güçlerin bilinçli kontrolü dışında aktif hale gelmesine imkân vermiş olabilir. Aynı zamanda, yeknesak hayatın getirdiği durgunluk içinde, her iki kızkardeş de inandıkları şeyler doğrultusunda birşeyler olmasını beklemektedirler. "Kâhin bir ruh"un deprem olacağını duyurması, bu uzun süreli bekleyişin yarattığı birikimi patlama noktasına getirmiştir.

Fakat, "ruhların" kehaneti bildirilen saatte gerçekleşmeyince, kardeşler şaşırmışlar ve Fatma hanım namaz kılmak üzere odasına çekilmiştir. İnanç, dağları bile devirebilecek kadar güçlü olabilir. Bu olayda da, namaz sırasında sürekli deprem olacağını düşünen bir insanın, kendisini farkında olmaksızın inandığı bu konuya konsantre etmesiyle, kendi üzerinde olduğu gibi duygusal açıdan çok yakın bulduğu diğer iki kardeşi üzerinde de bir telkin alanı meydana gelmiştir. Zaten, diğer kardeşler de bu alandan kolayca etkilenebilecek biçimde kendilerini önceden şartladıkları için, hep birlikte "deprem oluyor" havasına kapılmaları ve bu hayali olayı gerçekmiş gibi yaşamaları hiç de imkânsız değildir.

Son olarak, bu konuyla ilgili garip bir görüşe de değinmek isterim. Bu kehanet haberini yayınlayan ruhçuluk derneğinin bir üyesi, olayı duyduğunda şöyle demiş: "Belki de deprem sadece Kadıköy semtinde olmuştur. Kandilli Rasathanesi'nin haberi olmayabilir!" Ruhçuluk böylesine ilginç bir meslek işte. "Kâhin bir ruh"a inanmaya başlayınca, sadece bir mahallede deprem olacağına bile aklınız yatabiliyor!

---oOo---