PDF dosyası 486 Kb

HERMETİZM

 

M. Halûk  AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayı 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

 

7. Kısım

 

Purva Mimamsa

Yoga öğretisinden burada sıyrılıp, Jaimini'nin öğretisi olan Purva Mimamsa ekolüne geçelim. Burada ele alınan konu, Samsara çemberinden sıyrılıp kurtulmak için yapılması gerekenlerdir. Jaimini, Veda'lara çok önem verir ve bunların ilâhi bir kaynaktan gelmeleri sebebiyle herşeyi izah ettiğini savunur. İlâhi kanunları veren Veda'ları takip etmek yeterlidir. Brahmana'lardaki anlamı ile dinsel görevini yerine getiren kişi, sonunda Samsara'dan kurtulur diyor Jaimini. Burada iman veya ahlak söz konusu değildir. Kişi, Veda’larda yazıldığı üzre, tanrılara adak adasın, kötülük yapmasın, bu yeterlidir. “Karmanuştâyin” denilen bu yaşayış, bir bakıma ot gibi yaşamayı gerektiriyor. Uttara Mimamsa (Vedanta) akımına oranla çok ilkel olan Jaimini'nin öğretisinde önemli bir taraf yoktur.

Vedanta (Uttara Mimamsa)

“Vedanta” akımı, Veda'ların Upanişad'lardaki yorumunu ele alan bazı düşünürler tarafından yaratılmıştır. İlk olarak, Badarayana bu alanda bazı fikirler öne sürmüş. Ardından çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Bu görüşle­rin hepsi, metafizik açıdan “Brahman” kavramı­nı inceler.

Vedanta'cıların metafiziğini kavrayabilmek için iki terime önem vermek lazım: “Atman” ve “Brahman”.

“Atman”, hayatın özü veya hayat prensibidir. Kelimenin en eski anlamı “nefes” oluyor. Daha sonra, “hareket” ve “esinti” anlamına da kullanılmış. Rg-Veda'da “Herşeyin Atman’ı olan güneş; yeri, göğü ve havayı doldurur” deniyor. Satapata Brahmana'da ise, “O zaman, ne varolan ne de varolmayan ortada yoktu... sonra Brahman, yokluğun içinde bir boşluk örtündü” deniyor. Bundan da “akıl”, “söz”, “nefes” ve “benlik” ortaya çıkmış.. Bu benlik, ebedî ve değişmeyen benliktir; yâni “Atman”. Bedene ve dünyaya bağlı, Samsara'dan dola­yı ortaya çıkan benlik (jiva), bir şuur halidir ve daima değişime tabidir. Atman ise bu ha­lin fevkınde, bireysel olmanın ötesindedir.

“Brahman”, her bir tarafa yayılan ve kendiliğinden varolmuş kudrettir. Rg-Veda'da şöyle deniyor: “Tek olan O'na bilge kişiler birçok isim verirler”, “O'nun bulunduğu yerde, bütün şeyler varolur.” Daha sonra yaratma fonksiyonu işin içine girince, Brahman kavramı anlaşılmaz bir hal almıştır. Yaratan, “Prajapati”dir. Brahman ise yaratandan da üstün, ama onunla birdir.

Bir başka açıdan ele alındığında, evren­sel prensip Brahman ile bireysel prensip Atman arasındaki ilişki, kişinin seviyesine ve aklının kapasitesine göre bir anlam taşımaktadır. Çandogya Upanişad'da geçen “tat tvam asi” (sen O'sun: Atman Brahman'dır) formülü ile bu bir bakıma açıklığa kavuşmuş sayılır. Ancak, burada Atman (gerçek benlik) ile Jiva (geçici benlik) kastedilmemektedir. Dünya ha­yatına mecbur olan insan için kendine ait ne var ise, Jiva olarak belirir ona. İnsan, bu geçici benliği veya bedeni ile birlikte kazan­dığı şahsiyeti olarak bilir kendisini. Asıl ben­liğinin farkında değildir.

Bir başka diyarda, bir başka vakitte, Hallac-ı Mansûr isminde bir zât “Ene-l-Hakk” diyerek, kendi lisânında bu formülü kendini bilmezlere ifşa edince, par­çalamışlardı adamı. Bu konular insanlar için çok naziktir. Kendini bileni de bilmeyeni de alır götürür. Kimini “arş-ı âlâ”ya çıkarır, kimini de “esfel-i sâfilîyn”e batırır. Kendini bilmezle­rin akibeti ise şüphesiz ikincisi oluyor.

Badarayana'ya göre, Brahman ve Atman birbirinden farklı iki kavramdır. Brahman'dan kainat oluşur. Atman'dan bireyler ortaya çı­kar. Ama, Atman'ın sebebi Brahman'dır. Bu görüşler, Mahayana Buddhistlerini oldukça et­kilemiştir.

Gaudapada da Mahayana Buddhistlerinden etkilenerek, ilk defa “Advaita” kavramına ağırlık verdi. Brahman ve Atman birdir, ona göre. Bu iki kavramı bir ikili olarak (dvaita) ele almak yanlış olur. Gaudapada, Upanişad'lar ile Buddha'nın öğretisi arasında daima pa­ralellik kurmaya çalışmıştır.

“Advaita Vedanta” ekolünü asıl kuran şa­hıs Sankara'dır. 780-820 arasında yaşayan bu filozofa göre insan, çevresini mantıkî yoldan analiz ederken, nesneler ve öznelerden bahseder. Bunların arasındaki ilişkilerden yola çıkar ve bir hükme varır. Bu hükümler bize dünyanın dar anlamda idrakinden gelmekte­dir. Dünya izafîdir, geçicidir ve bir bakıma hayaldir. Görünümden (maya) ibarettir. Bu gö­rünüşe aldanıp hakikati dünyada aramak, cehaletten doğuyor. Cehaletten kurtulan kişi, bu görünümün arkasında olanı sezebilir ve an­cak böylelikle “tat tvam asi” cümlesini an­lar.

Çevremizdeki şeylerin gerçek olmadığını düşünmemiz mümkündür. Hislerimiz bizi ya­nıltabilir veya hafızamızda yanlış kalmış ola­bilir. Ama, hiç kimse kendisinin var olmadığını, farkına varmadığını söyleyemez. Çünkü, bu şey kendisidir. Bu noktadan hareket ede­rek, kendisinde aslolan özü sezgi yoluyla bu­lan kişi için “ben” veya “benlik” kavramı, bedeni, aklı, idrâkı, veya nefsi vasıtasıyla or­taya çıkmaktadır. Bütün bunlar “asıl ben” değildir. Dünya'nın etkisiyle değişime uğrayan bu vasıtaların hepsi Jiva'dır. Jiva'yı tefrik eden kişi, asıl benliği olan Atman'ı idrak eder.

Bu idrak ile, özne-nesne ilişkisini gerek­tirmeyen bir anlayış ortaya çıkmaktadır. “Tat tvam asi” formülünü bu anlayışla gören kişi, Brahman ile Atman'ın aynı olduğunu bilecektir.

Görünümden ibaret olan bu dünyanın ge­çici olması, ardında mutlak bir illetin olmasındandır. Bu illetin menşei Brahman'dır. Brah­man ile dünya arasında bir ilişki kurmak mümkün değildir, çünkü biri mutlak diğeri ise izafî oluyor. Fakat, dünyevi açıdan baktığımızda, Brahman bu dünyanın sebebi olarak gözükmektedir. “Brahman” kavramı olmadan, dün­yayı idrak edemeyiz.

Brahman ile Atman'ın aynı olduğunu an­layabilmek için, önce kişinin geçici  benliğinin (jiva) cehaletinden kurtulması gerekir. Bu kurtuluş (mokşa) iki yoldan olur: “Sadya-mukti” (anî kurtuluş), üstün seviyeli kişiler için bir yoldur ve dünyevi zevklerden uzaklaşmış olanların kendilerini hikmete (jnana: tanrı bilgisi) vakfetmeleriyle mümkündür. “Krama-mukti” (tedricî kurtuluş), henüz dünyanın cazibe­sinden kurtulamamışlar için bir yoldur ve te­fekkür, ibadet, dua ve dînî ayinlere yönelerek (upasana) gerçekleştirilir.

Sankara'ya göre, Brahman'a ulaşmak diye birşey olamaz. Zirâ, Brahman ile Atman aynı şeydir. Kişinin Atman'ı tefrik etmesi için kendisini yüceltmesi gerekir, yok etmesi değil. Çünkü, Jiva yok edilirse, Atman'ı tefrik edecek vasıta ortadan kalkar. Bu tefrik halini yücelterek ancak Atman'ı bilmek kabildir.

Sankara, zamanında birçok kişiyi etkilemiştir. Bunun neticesi olarak, çeşitli açılardan kritiğe de uğradı. Bunlardan en önemlisi Ramanuja tarafından yapılmıştır. Sankara der ki, “eğer insan bu mutlak Brahman'ı idrak edemezse, onu kişileştirir ve İsvara (güçlü efendi) olarak anar.” Ramanuja bu ifadeyi yüceltmiştir. Bir bakıma, Brahmanİsvara olarak görür ve yaratmış olduğu dünyayı da görüntü­den ibaret saymaz. İsvara ile yarattıkları birbirinden farklıdır ama bir bütün teşkil eder­ler.

“Visiştadvaita” görüşünü ortaya atan Ramanuja'ya göre, Atman ve Brahman, cüzî ve küllî olmak üzere bir bütünü oluşturur. Brah­man, yoktan var etmemiştir. Kainatın ortaya çıkışı, bir çeşit değişimin sonucudur. Yeni bir şeyin yaratılması değildir. Brahman, kendisinde meydana getirdiği bir değişiklik sonunda, önce süptil bir ortamı oluşturmuş ve bu or­tamdaki şuurlu ve şuursuz varlıkların daha yoğun bir ortama itilmesinden de kainatı meydana getirmiştir.

Sankara, geçici benliğin yarattığı engeli ortadan kaldırıp, hakikatin tefrik edilmesinde bulur kurtuluşu. Ramanuja ise, varılacak hedefin tanrıyla münasebet kurmak olduğunu söyler. Bu münasebet, ibadet yoluyla olur. Dua ve ibadetin getirdiği iman ile sadâkat, kişiyi tanrı sevgisine ve ilahi aşka sokar. Bu durumda, sezgi yoluyla tanrısal hakikate kavuşmak mümkündür. Bunun sonunda, insanın kişiliği silinip kaybolmaz. Aksine, Atman olarak Brahman'da imanının karşılığını bulur ve ebediye­te kavuşur.

Ramanuja gibi bir “Vaişnava” (Vişnu mezhebinden) sayılan Madhva, BrahmanVişnu olarak kabul eder ve bu tanrı ile ruhlar arasın­da kesin bir ayırım yapar (dvaita). Ruhlar, ezelden beri Karman kanunu sebebiyle mad­deye bağlıdırlar ve meleklerin (deva), insanların, hayvanların, cinlerin bedenlerinde bu kainatta bulunurlar. “Madde” ve “Ruh”, Vişnu ile birlike daima var olacaktır. Bunların birleşme­si söz konusu değildir. Vişnu, ona ibadet edenlere kurtuluşu lütfeder. İnsanın hedefi, iffetli olmak, cehaletten kurtulmak, arzulardan, Karma'dan ve maddeden sıyrılmaktır. Bu se­viyeye erişenler, Vişnu’nun ilahi âleminde ebe­diyen kalma serbestiyetini kazanmış demek­tir. Madhva'ya göre, Vişnu yaratıcı değildir, idarecidir. “Madde ve Ruh” üzerinde bir haki­miyeti vardır ama bunları yaratmaz veya yok etmez.

Bu görüşlerin yanında, Vallabha gibi her şeyi tek bir bütün olarak ifade edenler de olmuştur (suddhadvaita). Esasen, Vedanta metafiziği bazı yanları ile Tasavvuf’u andırmaktadır. İlâhi hiyerarşi ve mistik yaklaşımlar her iki ekolde de benzerlik taşıyor.

Mutlak kavra­mını kurcalamak, kişide mistik alışkanlıkları yaratır. Bu alışkanlıklar da insana bazen kim olduğunu bile unutturmaktadır. Bu kadar yu­karılara kafasını dikip dolaşan insan, hiç ol­mazsa bastığı yeri unutmamalı. Yoksa, yuka­rısının cazibesine kapılıp çukura yuvarlanmak işten bile değildir. Grek mitoloiisindeki Daidalos'un oğlu İkaros gibi, kanatlarımızın takma olduğunu unutursak, boğulur gideriz.

Vedanta ekolü, getirmiş olduğu tanrısal lütuf (prasada), imân (sraddha), ibadet (bhakti) gibi kavramlar ile kurtuluşu (mukti) öğütleyerek, Bhagavad-gita öğretisini canlandır­mış oldu. Hinduizmi oluşturan dinlerin bir­çoğu, Vedanta felsefesinden etkilenmiş durumdadır. Bu bakımdan, hermetizmden ziyade felsefeye, metafiziğe ve dine etkisi olduğu söylenebilir. Çünkü, hermetik olmaktan ziya­de mistik karakter taşımaktadır.

Hindistan'ın batıda en tanınmış filozofu olan Ramakrişna (1836-1886), geçirmiş olduğu safhalar bakımından dikkate değer bir kişidir. Yedi yaşında başlayan öğrenme arzusu, onu sırasıyla önce çeşitli Hind dinlerine itmiş, daha sonra da İslamiyete ve Hıristiyanlığa. Bütün bu öğretileri benimseyerek hayatı boyunca mistik vizyonlar içinde yaşa­mış olan Ramakrişna, elli yaşında kanserden ölmeden önce şunu ifade etmiştir: “Rama, Krişna, Şiva, Kali, Allah, İsa'nın babası. Gör­düm ki bütün bunlar tek bir tanrıya verilen isimler ve her bir yolu takip eden sonunda O'na ulaşıyor. Farklı olan, sadece yolların de­ğişik yerlerden geçmesidir.” Tanınmış bir dinî lider olan Vivekananda onun talebesiydi.

Hindistan’da Bilim

Hindistan'daki bilim anlayışı, batıdaki alış­tığımız şekliyle ele alınmamıştır. Bunu bilgi anlamına gelen Sanksritçe iki kelimeyle anlatmak mümkündür: “Jnâna” ile “Vidyâ”. “Jn┠fiilinden türeyen “Jnâna”, kişinin kendi asıl benliğine katacağı bilgiyi ifade eder. Bunun formülü de kişinin ilk önce asıl benliğini idrak etmesidir. Kendini bilen birisi, kâinatı da bilebilir. Öyle ki, bu biliş hâli, kişiyi kainat ile bir kılacak niteliktedir. Kişiye asıl lazım olan şey işte bu “Jnâna” oluyor. “Vid” fiilinden türeyen “Vidyâ”, kişinin bu dünyada öğrenmesi ve tatbik etmesi gereken bilgiyi ifade etmektedir.

Vidyâ, Jnâna'ya ulaşabilmek için bir basamak teşkil etmektedir ve bu bakımdan öğrenilmesi zo­runlu olan şeyleri gösterir. Esas olarak dört kısımda incelenir: Anvikşiki (mantık ve meta­fizik), Dandaniti (hükümranlık sanatı), Vartta (ziraat, ticaret, tıb, astronomi, geometri, mi­marî, dans, müzik, v.s.), Atmavidya (yüce varlığı idrak etme sanatı). İlk üçü esasî bir özel­liktedir ve dördüncü olan Atmavidya'ya başlamadan önce iyice bilinmesi gereken “Trayi-vidy┠(üçlü bilgi) olarak anılır.

Buraya kadar anlattığımız kısımlar, Jnâna hakkında yapılmış çalışmaları göstermekteydi. Vidyâ olarak da Güzel Sanatlar, Ede­biyat, Bilim, Hukuk ve Siyaset alanlarındaki gelişmeler dikkati çekmektedir. Bunların içinde bilhassa bilimsel çalışmalar, bazen bugünkü batı dünyasından bile daha ileri bir anlayışın hâkim olduğunu ortaya koyuyor. Filoloji, Mantık, Matematik, Astronomi, Astroloji, Fizik, Kimya, Alşimi, Mineraloji, Botanik, Zooloji, Tıb, Seksoloji, Psikoloji ve Parapsikoloji olarak sınıflandırılması mümkün olan bu çalışmalar, daima tek bir bilim anlayışı içinde ve birbirinden ayrılmaksızın ele alınmıştır. Bütün bu dallardaki gelişme­leri anlatmak, bu yazı serisinin kapsamı dı­şında kalacağından, çok kısa bir-iki konu­ya temas edip geçeceğiz.

Sanskritçe, “tanrıların lisanı” olarak büyük önem taşımaktaydı. Dört bin kaideden oluşan grameri ile bu lisan hakikaten muhteşem bir yapıya sahiptir. Düşüncenin ses­lerle ifadesi olarak lisanı, gramer yanında mantık açısından da incelemişlerdir. Özel­likle Nyaya ekolü bu sahada çalışmıştır.

Matematik'te bugün kullandığımız sayılar, bilhassa ondalık sistem ve sıfır değeri Hindistan'dan miras kalmıştır. Önce Arabların eline geçen bu bilgiler, daha sonra geliştirilerek Avrupa'ya öğretildi ve oradan da bütün dünyaya yayılmış oldu. Romen rakam­ları ile yapılan hesapların yanında, ondalık sistemin “sıfır” değeri ile birlikte getirmiş ol­duğu kolaylık oldukça önemlidir. Kezâ, sayı olarak Greklerde en yüksek “onbin” değerini bulmak kabildir. Hindistan'da ise, bu rakam “on üzeri yirmi üç” (mahakşauhini) gibi inanılmaz bir değere varmaktadır. Bu yüksek rakamları daha ziyade dünya tarihi kronolojisinde kullanmışlardır.

Bunun yanında, trigonometrik fonksiyonların da pratik alanda yaygın bir kullanıma uğradığını görüyoruz. Bu bilgi sayesinde, astronomik hesapların yanlış olmasına imkan yoktu. Nitekim, beş planet, Güneş ve Ay hakkındaki hesapları hassas bir sonuç vermektedir. Esasen, Hind astrolojisi Ay'ın dolanımına bağlıdır. Bu sebeple, 27 kısımlık zodyak kullanılmıştır. Her bir kısım (nakşatra), belirli bir yıldız kümesi ile belirlenir. Başlangıçta, ilk nakşatra Krttikâ (Ülker yıldız kümesi) idi. Daha sonra, ilk­bahar noktasının kaymasından dolayı bu kı­sım üçüncü nakşatra olmuştur.

“Navagraha” olarak bilinen dokuz gök cismi dikkate alın­mıştır: Sûrya (Güneş), Soma (Ay), Budha (Merkür), Sukra (Venüs), Mangala (Mars), Brhaspati (Jüpiter), Sani (Satürn), Râhu ve Ketu. Son iki tanesi aslında gök cismi olmayıp, Güneş ve Ay tutulmalarına yol açan Ay düğümleridir. Başlangıçta tamamen Ay'a yö­nelik olan astroloji, Grek etkisi ile 12 burçlu zodyak ve lunisolar bir anlayış içinde ori­jinalitesini kaybetmiştir. Yine de, Hind astrolojisi bilhassa el-Birûnî vasıtasıyla batıya birçok şey kazandırmıştır.

Fizik branşında, atom teorisi ve kainatın yapısı hakkındaki görüşler son derece ilgi çekicidir. Ayrıca, akustik meselesi Hindlileri çok ilgilendirmiş olmalı ki, bu sahada önem­li eserler vermişler.

Kimya ile Alşimi, birbirinden ayrılmaz bir bütün teşkil etmektedir. Mineral ve metal kimyasında, bugünkü ilim adamlarını bile hayrete düşüren çalışmalar vardır. Metallerin saf olarak elde edilişi ve alaşımlar konusunda bugünkü bilimin sınırları dışına çıkmış olmalılar. Adi metallerden altın elde edilmesi ise bugün hâlâ anlaşılmamış bir husustur. Tattva'lar ve Guna'lar ile izah edilen madde ve maddî yapı, aslında metafizik bir anlatımdan ziyade alşimik özellik taşımaktadır. Rasa, Soma, Amrta olarak bilinen ölümsüzlük ve hayat eliksiri de ayrı ve önemli bir konuyu teşkil eder. Bu iksirler sayesinde birçok hastalığa şifa veren ilaçlar yapılmış­tır.

Mineraloji sahasında dört önemli konuyu görüyoruz: Rasa (usâre), Uparasa (yardımcı usâre), Ratna (kıymetli taş), Loha (me­tal). Usâreler genellikle bitkilerden elde edilir ve madeni tuzlarla karıştırılırdı. Kıymetli taşlardan özellikle yakut, elmas, inci, mercan, hiazint, safir, topaz, akik, zümrüt önem­li sayılırdı. Madenlerden de gümüş, cıva, bakır, altın, demir, kalay, kurşun önemliydi.

Bitkilere çok önem vermişlerdir. Bitkileri şöyle sınıflandırıyorlardı: Oşadhi (bir yıllık bitkiler), Vanaspati (çiçeksiz meyva veren orman ağaçları), Vrkşa (çiçekli ve meyva veren ağaçlar), Guccha (fundalık), Gulma (çalılık), Trina (ot), Pratana (sarmaşık bitkiler), Valli (sürüngen bitkiler). Hayvanları ise üç sınıfa ayırmışlardır: Svedaja (“ter mah­sulü”: Sıcak ve nemden oluşan böcekler), Andaja (yumurtadan çıkanlar), Jarayuja (rahimden doğanlar).

Alşimi, mineraloji, botanik ve zooloji genel olarak tıbba yardımcı malzemeyi hazırlamakta kullanılırdı. Tıb, sekiz branşa ayrılmıştı: Genel tedavi, cerrahi, göz ve kulak bakımı, zehirler, obsesyonlar, çocuk bakımı, hayat iksirleri, afrodizyaklar. İnsan bedeni de yedi kısımda inceleniyordu: Kalbden yayılan sıvılar, karaciğerden ve safra kesesinden etkilenen kan, kanın yayıldığı dokular, karında bulunan yağ, kemik, ilik, meni. Bu yedili sıralama birbiri ardından oluşmaktadır. Alınan besin sıvıları oluşturur, sıvılar kanı, kan eti, et yağı, yağ kemiği, kemik ili­ği, ilik de bel suyunu meydana getirmektedir. Böylece bir insan bedeninde 700 damar, 900 sinir, 500 adele ve 107 hayati nokta bu­lunmaktadır. Bu kanallarda üç unsur dolaşarak (rüzgâr, safra, balgam), hastalıkların oluşmasına yol açar. Bu kaideler üzerine ku­rulmuş olan tıb bilimi hernekadar bizim an­layışımıza ters düşse de bugün bile hâlâ Hindistan'da geçerlidir ve rağbet görmektedir.

Manu'nun kanun kitabına göre, Prajapati'nin yaratmış olduğu dünyada bir insanın önem vereceği üç şey vardır: Ahlâk, sosyal faaliyet ve cinsel münasebet. Bu sebeple, aşk sanatı Hindistan'da önemli bir yer tutar. Kâmasâstra (aşk sanatı el kitabı) bu alanda yazılmış meşhur bir eserdir. Bu kitabın ol­dukça eski olduğu söylenmektedir. İçinde kadın ile erkek arasındaki hissî ve cinsî ilişkilerin estetik ve fiziksel durumlarından bah­sedilerek en uyumlu bir durumun nasıl elde edileceğini anlatır.

Psikoloji, Sanskritçede Atma-vidya olarak bilinir. Bu terimi, “yüce varlığı, yâni insanın kendi özünü tanıması” olarak tercüme edebiliriz. Bu konuya paralel öğretiler­den daha önce bahsetmiştik. İnsan bedeni, genel olarak fizik yapısının dışında iki süptil beden daha içermektedir. Bunlar (Linga-sarîra ve Karîra-sarîra) uyku esnasında far­kına varılan bedenlerdir. İlki rüyalarda ortaya çıkar. İkincisi ise derin uyku esnasında belirir. Dördüncü bir beden ise (Turîya-sarî­ra), ancak meditasyon sonrası farkına varı­lan bir durumda idrak edilir. Psikolojik teda­vide, bu bedenlerin dengeli bir duruma geti­rilmesi esas meseledir. Bu bakımdan, çeşitli Yoga çalışmaları tavsiye edilir. Daha geliş­miş metodları da Tantrik ekolde görmekteyiz. Ayrıca, rüyâ konusu Hindistan'da son derece ciddiye alınan bir fenomendir. Kişinin görmüş olduğu rüyâlar ile ruh sağlığı arasında yakın bir ilişkinin olduğu düşünülerek, hipnotik yoldan derin uyku hali yaratılarak tedavi usulleri denenmiştir. Bu sahada da başarılı oldukları kesin bir gerçektir.

---

Klasik anlamda “Doğu Hermetizmi”ni meydana getiren Japon, Çin ve Hind medeniyetlerine ilişkin öğretileri böylece tanıtmış oluyoruz. Muhakkak ki bu arada bir­çok hususu gayet basit olarak ele almak veya bazı önemli kısımlardan da hiç bahsetmemek mecburiyeti doğduğundan, okuyucuların bu durumu hoşgörü ile karşıladıklarını temenni ederim. “Batı Hermetizmi”ne geçmeden önce, başlıbaşına bir sistem oluşturan siyahî Afrika'daki faaliyetlerden de sözetmek gerekirdi şüphesiz. Ancak, konuyu fazla dağıtmamak amacıyla, “Afrika Hermetizmi”nden sırası geldikçe ve Batı'ya katkısı olduğu yerlerde temas edeceğim.

Bütünüyle Afrika'yı ele almak imkansızdır. Ayrı­ca bu kıtadaki hermetik unsurlar daha ziya­de majik sahada bir gelişme gösterdiği için özel bir konu olarak mütalaa edilmesini gerekli kılar. Afrika'daki majik çalışmalar, siyahî ırkın kendine has yapısından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan, batı insanının gözünde şeytanî veya karanlık addedilen birçok metodların burada Afrika halkınca nasıl müsbet neticeler elde etmekte kullanıldığını izah etmek de zor bir meseledir.

Şüphesiz, maji kanunları evrenseldir ve kişiye göre de­ğişiklik arzetmeden tahakkuk eder. Ancak bu kanunların farklı kişilerce değişik olarak yorumlanması sözkonusu olduğundan, bir ırkın kollektif yorumundan kaynaklanan arşetipler diğer bir ırkın arşetiplerine uymayabilir ve neticede birisi için aydınlık olarak görülen yollar diğerine karanlık gelebilir.

Bu farklılık, bilhassa siyahî ırk ile diğer ırklar arasında gayet bariz bir durumda ortaya çıkıyor. Dünya “Karma”sında bu farklı arşetipler önemli bir rol oynamaktadır. Sadece siyahî ırkın değil, diğer ırkların veya milletlerin de karmik yapıları ve müşterek arşetipleri ara­sındaki farklar söz konusudur. Bu sebeple, doğu hermetizmini anlatmaya çalışırken ba­zı kısımlardan nasıl hiç bahsetmedikse, Af­rika majisini de bir kenara koymak zorunda­yız.

Yazı serimizin bundan sonraki kısmı “Batı Hermetizmi”ne ayrılmıştır. Özellikle, Semitik ve Semito-hamitik tradisyonun ağırlık kazandığı bu kısımda, sırası geldiğince diğer sistemlere de yer vermeye çalışacağım.

---Yedinci Kısmın Sonu ---

 

(Not: Burada okuyucuya vaad etmiş olduğum Batı Hermetizmi, İran ile başlayıp Mezopotamya ve Nil havzalarından sonra Grek ve Roma kültüründen geçerek Ortaçağ’a geliyor ve sonunda da çağdaş gelişmelere yer veriyordu. Ancak, sözkonusu dergi “Metapsişik Araştırmalar Cemiyeti”ne aitti. O tarihte cemiyeti kendi tekkesi gibi idare etmeye gayret eden Ergun Arıkdal’ın bitmeyen kıskançlık krizleri sonunda, cemiyetle ilişkimi kestim. Konu ile ilgili vermiş olduğum yazıları geri istediğimde de kaybolduğunu söylemişlerdi. Tahmin edilebileceği gibi, “Batı Hermetizmi” notlarım hiç yayınlanmadı. Bendeki kopyasını da vaktiyle ödünç alan dostlarım, bir daha hiç gözükmediler. Netice itibariyle, 1980 senesinde yazdığım ve bir kitap hacmindeki “Doğu ve Batı Hermetizmi” notlarımdan elimde bugün hiçbir şey kalmamıştır. Lakin, aradan geçen yirmidört senenin birikimi elbette ki ziyan olmadı. Dolayısiyle, 28 yaşımın verdiği heyecanla yazdıklarımın bugün bir kıymeti kalmamıştır benim nazarımda. Şartlar müsait olduğu takdirde, bu konuyu tekrardan kaleme almayı düşünüyorum.)