PDF dosyası 510 Kb

HERMETİZM

 

M. Halûk  AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayı 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

 

4. Kısım

 

Hind Hermetizmi

Bugün Hindistan, Pakistan ve Bangla­deş devletleri tarafından kullanılan toprakla­rın üzerine yayılmış olan medeniyetin kök­leri büyük ölçüde eski İndus bölgesinin aha­lisinden kaynaklanmaktadır. İndus (Sindhu) nehri bugünkü Hindistan'a ismini verdiği gi­bi, eskiden ovasında yaşayanlara da büyük bir medeniyet kurma imkanı sağlamıştı. Nil nehri Mısır medeniyeti için, Dicle ve Fırat nehirleri Asur ve Babil medeniyeti için ne an­lam taşımışsa, İndus nehri de Hind medeni­yeti için aynı değerdedir.

İndus bölgesine Aryan'ların dalgalar ha­linde kuzeybatı yönünden yapmış oldukları akınlardan önce, burada yüksek bir medeni­yetin var olduğu tesbit edilmiştir. Harappa ve Mohenjo-Daro kültürü olarak bilinen bu medeniyetin asıl kurucuları, Aryan istilası başladığında yerini zaten koyu derili bir kav­me bırakmış durumdaydı. Tabiaten pasif olan bu kavim, cengaver ruhlu Aryan'ların karşısında kendilerini savunamayıp katledilmişler ve kendilerine bırakılan öğretileri de Aryan'lara aktararak adeta bir katalizör vazifesi görmüşlerdir.

“Aryan” veya “Arya” olarak kendilerini isim­lendiren bu istilacılar savaşçı, cesur ve ken­dini beğenmiş bir ırkdı. Karşılaştıkları siyah derili halkı kendilerinden ayırdetmek için onlara “Dasyu” veya “Dasa” demişler. Bu “arya-varna” (açık tenli) ve “dasyu-varna” (koyu tenli) ayırımı ile Hindlilerin ilk kast siste­mi de kurulmuş olmaktadır. Daha sonra gitgide karmaşık bir hal alan bu kast sistemi­ni getirenler Aryan'lardır. Aryan halkı, dün­yevi değerlere dönük ve manevi kültürden nasibini alamamış bir ırkdı. İndus havzasında karşılaştıkları medeniyet, Aryan'lara göre çok ileri bir seviyedeydi ve ister istemez etkilendiler. Ancak, bu etkilenişle birlikte ori­jinal öğretilerin büyük bir kısmı özünden saptırılarak nisbeten daha ilkel olan Aryan zihniyetine uyum sağlayacak bir biçime dönüştürüldü. Kendi basit dinî kavramları ile bu öğretileri açıklamaya çalıştılar ve böyle­ce Hind mitolojisi denilen efsanevi anlatım­ların temeli atılmış oldu.

Hind hermetizmine ait ilk yazılı metin­ler, Aryan'ların bölgeye yerleşmesinden son­ra derlenmiştir. Bu derlemeler bir bakıma Aryan'ların İndus kültürünü nasıl yorumladıkla­rını gösterir. Aryan ırkı Sanskrit dilini kulla­nıyordu ve bu dil Girit Yunancası (Linear-B) gibi çok eski ve kökü belirsiz bir dildir. Ay­rıca, İndus havzasında kullanılan dilden de etkilenmiştir. Bilhassa bu medeniyete has ve anlamı kesin olarak bilinmeyen bazı kelime­ler, olduğu gibi Sanskritçeye aktarılmıştır.

Aryan'ların yorumlamaya çalıştıkları öğ­retinin esası, derledikleri kitapların içinde, süslü motifler arasında bozulmadan kalabil­miştir. Fakat bu anlatım şekli öylesine sembollere boğulmuştur ki, adeta asıl tohumların üzerine bir arşın toprak yığarcasına öğretinin özünü derinlere gömmüş oldular. Bu işi bile­rek yapmadılar, aksine anlamaya çalışırken büsbütün anlaşılmaz hale getirmiş oldular. Zaten başka türlü olması da beklenemezdi. Çünkü, “tufan” olmuş ve yeni bir devre baş­lamıştır. “Tufan öncesi” mahsul, geçen devre­nin emeği ile alınmıştı. İnsanın tekâmülünde hazıra konmak diye bir kanun çalışmadığından, yeni gelenlerin yeniden eşilecek bir top­rak bulmaları için, aralarından bir kısmı far­kına varmadan eskiyi örter ve böylece bir imkân hazırlar. Bu vazife de İndus bölgesi için Aryan ırkına nasib olmuştur.

Zamanla inkişaf eden bu yeni nesil, toprağı eşeleye eşeleye altında yatan tohumları birer birer bulmuş ve hakikî öğretiye kendi emeğiyle lâ­yık olabilmiştir. Bu eşeleniş bir bakıma iptidai insanın tekamülü sırasında yaptığı işlerdir, ve insanın tekamül etmesi için de devamlı bul­duklarını eşeleyip uğraşması gerekiyor.

Hind hermetizmini incelerken genellikle kabul edilen bir sırayı takip edeceğiz. Bu sıralama bir bakıma ezoterik bilginin zaman­la nasıl yorumlandığını göstermektedir.

Yazılı Kaynaklar

İlk aşamada “Veda”lar ortaya çıkar. “Veda”, “yüce kutsal bilgi” demektir. Bu bilgi dört “Samhita”da, yani ayrı özellikte tanzim edilmiş dört kolleksiyonda biraraya getirilmiştir. Da­ha sonraki yazılanlar bir ilave şeklindedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

 

1. Veda-samhita'lar

a. Rg-veda

b. Sama-veda

c. Yajur-veda

d. Atharva-veda

2. Brahmana'lar

3. Aranyaka'lar

4. Upanişad'lar

 

Bu ilk aşamada, ezoterik bilginin nasıl geliştirildiği dikkati çekmektedir. Esasını Veda teşkil eder ve tamamıyla geçmişe bağlı bir üslubu vardır. İkinci aşamada, bu tradisyonun değişik açılardan tekrar ele alındığını ve yeni bir anlayış ve görüş ile yorumlandı­ğını anlamaktayız. Bu aşamada çeşitli “Darsana”lar, yani konuyu ele alış ve konuya bakış biçimleri ortaya çıkar. Bunları da şöyle sıra­layabiliriz:

 

1. Nastika Darsana'lar

a. Lokayata - Carvaka'nın öğretisi

b. Jaina - Mahavira'nın öğretisi

c. Buddhi - Siddhartha'nın öğretisi

2. Astika Darsana'lar

a. Vaiseşika - Kanada'nın öğretisi

b. Nyaya (veya Akşapada) - Gautama'nın öğretisi

c. Samkhya - Kapila'nın öğretisi

d. Yoga - Patanjali'nin öğretisi

e. Purva Mimamsa - Jaimini'nin öğretisi

f. Vedanta (veya Uttara Mimamsa) - Badarayana'nın fikri

 

Nastika Darsana'lar Veda'ları revizyonist bir açıdan ele alır ve radikal bir tutumu vardır. Astika Darsana'lar ise daha ziyade tradisyona bağlı kalarak ortodoks yolu seçmişlerdir. Asıl ayrıldıkları nokta, Veda edebiyatı­nın ilahi bir kaynaktan mı geldiği ve tahrif edilip edilmediği şeklindedir. Nastika (heterodoks) yolu seçenler, ilahi olmadığını ve za­manla değişikliğe uğradığını iddia ederler. Astika (ortodoks) yolu seçenler de ilahi ve hatasız olduğunu savunurlar. Bu kutuplaşma­lara her dinde rastlamak mümkündür. Zira, dinin görevini yapabilmesi için bu gerekli olu­yor. Semitik kaynaklı dinlerde de aynı zıtlaş­maların yaratıldığını biliyoruz. Hind hermetizminde ise bu Darsana'lar, Veda'ları inceleyen bir kimse için oldukça verimli sayılabilir.

Samhita’lar

Veda-samhita'ların en eskisi “Rg-veda Samhita”dır. Batı âleminde Rigveda (RV) ola­rak bilinir. 1028 tane ilahi on kitapta toplan­mıştır. Yaklaşık 10600 mısradan oluşan bu eser önceleri sözlü olarak biliniyordu, daha sonra yazılı hale gelmiştir. On kitaptan her biri, bir “Mandala” (çember) olarak bilinir ve 2.-7. Mandala'lar altı eski aile kitabı sayılır. 8. Mandala yeni aile kitabıdır ve 9. Mandala ile birlikte özel bir konuya ayrılmıştır. 1. ve 10. Mandala ise daha sonradan yazılmış kı­sımlardır.

Rg-veda, dış görünüşü ile bir sürü tanrı­lardan ibaret olan bir ilahi sistem ve yaradı­lışla birlikte evrenin yapısını anlatan hika­yeler topluluğudur. Aryan ırkının getirmiş olduğu tanrı isimleri ve bunlara ilişkin nite­likler, Rg-veda'nın içinde daima tekrarlanmak­tadır ve sistematik olarak incelenmesi oldukça zordur. Aryan'ların batıdan gelmiş oldukları, dinsel anlatımlarında açıkça ortaya çıkıyor. “İndra”, “Agni”, “Mitra”, “Varuna”, “Soma” gibi tasvirler, Zerdüşt öncesi İran dininden alın­mıştır. Bunlara ilaveten İndus medeniyetinden almış oldukları Ana Tanrıça tasvirlerini de kullanarak karmakarışık bir hiyerarşi oluşturmuşlar.

Bu hiyerarşinin üstünde Aditi vardır. Ana Tanrıça sayılabilen bu tasvir ile sınırsız bir kavram anlatılmak isteniyor. Agni ve So­ma (kozmik ateş ve su), sınırsızlıktan doğmuş­tur. Bunların oluşması ile de İndra ortaya çıkmış. İndra kozmik güç ve kudrettir. Yapı­sında Agni ve Soma bulunur. Varuna da Aditi'nin bir ürünüdür ve İndra'ya nisbetle ikinci dereceden kozmik bir gücü temsil eder. Varuna'nın yardımcısı gibi gözüken Mitra ve Aryaman, birlikte yaradılışta rol alırlar. Bu­rada son derece basite indirgemeye çalıştı­ğımız bu hiyerarşi Puruşa'nın meydana gelmesine kadar karışık bir biçimde çeşitli ilavelerle çoğaltılmaktadır. Puruşa, insanın özü olmaktadır. Bir bakıma ruh kavramı ile eşde­ğerli sayılabilir.

Sama-veda 1810 mısradan oluşur, iki kı­sımda toplanmıştır. Genellikle Rg-veda'dan alınmış bazı ilahilerin müzik eşliğinde okun­masını sağlar. Bu Samhita'da orijinal bir ta­raf yoktur.

Yajur-veda, mabette mihrabı tanzim eden ve kurbanı kesen rahip sınıfı için hazırlanmış iki kısımdan ibaret bir Samhita'dır. Bu kolleksiyonda, kurban kesilirken nelerin yapılacağı ve hangi sözlerin söyleneceği anlatılmakta­dır. Metin, Rg-veda'dan alınmış bazı pasajla­rın âyin şeklinde hazırlanmasından ibarettir.

Bu üç Samhita, “trayi vidya” (üçlü bilgi) olarak kabul edilir. Daha sonra bunlara ilave­ten dördüncü bir Samhita derlenmiş. Atharva-veda ismi verilen bu kolleksiyon diğerlerinden oldukça farklıdır. 731 ilahiden ve 19 düzyazıdan oluşan yirmi kitap halindedir. Atharvan rahiplerinin maji çalışmalarını düzen­ler. Atharvan'lar en üst rahip sınıfı olup, ateşi yakmak ve kutsal suyu kullanmak imtiya­zına sahip tek seçkin kişilerdir. Zerdüşt öncesi İran'daki “Mogh” rahiplerini andırırlar. Agni'yi kullanabilen ve Soma'yı içebilen bu ra­hipler, bir majisyen olarak, İndus havzasının bilgilerini Aryan'ların batıdan getirdikleri se­remonilerle bağdaştırarak bir sistem kurmuş­lardır. Atharvan'ların güçlerini müsbet olarak kullanmalarına karşın, Angiras'lar karanlık güçlerle çalışırlar. Atharva-veda her iki majisyene de hitap edecek tarzda yazılmıştır.

Atharva-veda Samhita'nın yazılması, Brahmana Samhita'larının derlenmesine yol aç­mış oldu. Bunlar, rahip sınıfının üst kademe­sinde bulunan ve babadan oğula intikal eden Brahmana'lar tarafından yazılmıştır. Brahman, kast sisteminde en soylu kişidir ve kutsal bilgiyi alabilecek kapasitedeki yegâne sınıf­tandır. Brahman, topluma örnek olan ve aynı zamanda toplumu yöneten bir rahiptir. Bu ke­lime, “her şeye nüfuz eden ve etrafa yayılan, kendiliğinden var olmuş kudret” anlamına ge­lir. Dolayısıyla, bir Brahman bu kudrete sahip demektir.

Brahmana Samhita'lar, dört Veda-samhita için yazılmış dört kısımdan ibarettir. Her biri ait olduğu Veda kitabını açıklayıcı karakterde olup rahip sınıfının anlayacağı bir üslub ile yazılmıştır. Bunlara tefsir kitapları da denebi­lir.

Rg-veda için iki Brahmana yazılmıştır. Da­ha doğrusu, iki ayrı tefsir ekolü vardır. Sama-veda için yazılanlar önemsizdir. Yajur-veda için yazılan Brahmana'ların sayısı oldukça fazladır. Kurban âyinini düzen­leyen “Adhvaryu” rahipleri tarafından hazırlan­mıştır ve bu konu üzerinde rahiplerin varmış olduğu bilgiyi gösterir. Atharva-veda için bir tek Brahmana vardır; Gopatha. Bunda da Atharvan rahiplerinin majik çalışma usullerinde elde ettikleri formüllerin kullanılış yerleri yorumlanır.

Veda'lar ile Brahmana'lar arasında gayet bariz bir fark ortaya çıkıyor: Veda'larda hakim olan fikir, düzenlenen âyinin veya yapı­lan faaliyetin gayesi tanrıların lütfuna mazhar olmaktır. Dua ve kur­ban daima bu tanrıları hoşnut etmek ve kişi­nin yakarışını duyurmak için yapılır. Brahmana'larda ise rahiplerin bütün gayesi, istenilen sonucu sağlamak için bu tanrıların vasıfları­na sahip olmak. Dinsel âyinler, dualar, kur­banlar ve diğer bütün çalışmalar, uygun va­satı yaratıp ilgili tanrıyı o işi yapmaya mec­bur kılacak hali sağlamak için tertiplenir.

Bu önemli farklılık, din ile maji arasındaki ayı­rımı gösteriyor. Dini törenlerde, yönelinen güç kaynağı prensip olarak ulaşılamayan ve kontrol edilemiyen bir karakteri gösterir. Hal­buki majik operasyonlarda, istenilen değişikliği meydana getirmek için gerekli olan gücü uygun ölçüde, uygun biçimde, uygun vasatta ilgili olan nesneye yöneltmek ve işler hale getirmektir gaye.

Bu sebeple, mesela bir rad­yo dalgasını tesbit edip kulağın duyacağı hale getirmek için nasıl fizik ortamda radyo dalga­ları ile ilgili fizik kanunlardan faydalanarak bir alıcı yapılır ve gerekli frekansa ayarlanır­sa, diğer bütün sahalarda da istenilen sonu­cu meydana getirecek kanunlar ve ait olduk­ları ortamın şartları ayarlanmaktadır. Zaten bu özelliğinden dolayı maji, fizik gibi tabii bir bilim sayılmakta, veya eskiden böyle kabul ediliyordu. Misalden hareket edecek olursak, eğer elimizdeki radyo alıcısı istenilen bir kaynağı bize iletmediğinde karşısına geçip dans ederek veya güzel sözler söyleyerek çalışmasını temin etmeye uğraşırsak, bu çabalama boşunadır ve bilgisizliğimizden dolayı­dır. Aksine, bu radyonun devrelerini düzenleyip, gerekli elektriği bağlayıp, ayar düğmesini istenilen yere getirdiğimizde yapılan neşriya­tı duymamız mümkündür.

Bugün yalnız fizik ortamdaki kanunların nasıl işlediğini bilen insanlar, belki bir radyo imal ederken gereksiz şeylerle uğraşmıyorlar, ama daha süptil or­tamlardaki kanunları bilmediklerinden bir sürü gariplikler yapıp o ortamlarda birtakım güçleri harekete geçirmeye çalışıyorlar. Ma­ji, süptil ortamlardaki kanunların işleyişini öğretmekle, insanı anlamsız ve lüzumsuz iş­ler yapmaktan kurtarmaktadır. Üstelik bu bil­gisizce yapılan işler bazen istenilmeyen ka­nunları bile harekete geçirebileceği için, majisyen süptil ortamlara yöneldiğinde, cahil bir insanın şuursuz isteklerinden tamamen arın­mış olarak son derece dikkatli ve uyanık davranmak zorundadır.

Brahman'ların diğer in­sanlardan üstün sayılmalarındaki sebep de bu. Tapınan insanın dinî yakarışları, majisyenin bilimsel çalışmalarıdır. Halkın dua etti­ği tanrılar, majisyen için süptil güçlerdir. Ka­derine boyun eğen bilgisizler yanında, süptil kanunları öğrenmeye çalışan Brahman'ları da­ha üstün bir sınıf olarak görmek aslında yine o cahillerin kaderi oluyor.

Çeşitli Brahmana Samhita'lardan alın­mış aşağıdaki ifadeler, yüzyıllarca önce varılmış hakikatleri işaret etmektedir:

“Kurban kesen tek hayvan insandır.”

“Kurban insanın kendisidir, zira onu ken­disi için kesiyor. Bu işi yaparken de mutlaka insanın değerine göre davranması gerekir.”

“Şu kamış veya giysi gibi elle tutulur, göz­le görülür birşey değildir kurban. Tanrılar na­sıl görünmezse, kurban da işte öyledir.”

“Bilge kişi yanına geldiğinde, kurban memnun olur.”

“İnsan zihninde bir şey düşünürse bu nefesiyle dışarı çıkar. Nefesinden rüzgâra ka­rışır ve rüzgâr da bunu tanrılara iletir.”

“İtiraf edenin günahı azalır, hakikat an­cak bundan sonra kendini gösterecektir.”

“Kımıldanan kişi yerinde durana hakim olur.”

“Bu dünyada sarfedilen gayretin hedefi bir şey öğrenmektir. Öyleyse en verimli iş, kişinin önünde duranı anlayıp bilmesidir.”

“Aldığımız gıda iki çeşittir: Kökü olan­lar ve köksüzler. Kökü olmayan inektir, kökü olan da otlar. Köksüz inek köklü otları yiyip suyu içtikten sonra da bize içeceğimiz sütü verir.”

“Hayat gıdadır, elbise korunmadır, altın güzelliktir. Hayvanlar düğün töreni yapmazlar. Kadın, kocasının arkadaşıdır. Kızkardeş bir ta­lihsizlik, oğul göğün en tepesinde bir ışık­tır.”

“Zaman ölümdür. Zira, fanilerin hayatını günleri ve geceleri boyunca yok etmektedir zaman.”

Brahmana'lardan sonra, daha ezoterik bil­gileri ihtiva eden Aranyaka'lar yazıldı. Bu derlemeler bilhassa ormanlık bölgelerde inzi­vaya çekilen rahipler için yazılmıştır. Aranyaka'ların gizli bilgileri ihtiva etmesi sebe­biyle bu metinleri ancak Brahman sınıfından olanlar okuyabilir. İçlerinde seremonilerin, kurbanın, kutsal sözlerin, v.s., ne anlama gel­diği ve ne sebeple kullanılacağı anlatılır. Ay­rıca, inzivaya çekilen rahibin tanrısal yetenek­ler kazanabilmek için ne yapması gerektiğini gösterir. Bir bakıma teknik el kitabına benzer bunlar. İçlerinde en önemlisi, Rg-veda için ya­zılmış iki ayrı Aranyaka kolleksiyonudur.

Aranyaka'ların yazılması, Upanişad'ların ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Kelime ola­rak “Upanişad”, öğreten kişinin yanında oturup alınan ilave bilgi anlamını taşır. Bu bilgi, hakikati gösteren gizli öğreti şeklindedir. Ezoterik olması sebebiyle, sadece gizlice öğretilmesine ve yalnız seçilmiş kişilere bahsedilmesine izin verilmiştir. Bunların sayısı ikiyüzü aşkın olmasına rağmen, içlerinde ezo­terik bir karakter taşıyanı yalnız onüç - ondört tanedir. Diğerleri basmakalıp sözlerden ibaret­tir, veya bize öyle gözüküyor. Bir görüşe gö­re, bunların 108 tanesi geçerlidir, diğerleri ise uydurma ve sonradan yazılmadır.

On­dört Upanişad, yazılış tarihleri itibarıyla üç bölüme ayrılır:

 

A.        1. Aitareya Upa. (RV)

2. Kauşitaki Upa. (RV)

3. Çandogya Upa. (SV)

4. Kena Upa. (SV)

5. Taittiriya Upa. (YV)

6. Brihad-aranyaka Upa. (YV)

B.         7. Svetasvatara  Upa.  (YV)

8. İsa Upa. (YV)

9. Prasna Upa. (AV)

10. Mundaka Upa. (AV)

11. Katha Upa. (AV)

12. Maha Narayana Upa. (AV)

C.        13. Mandukya  Upa.  (AV)

14. Maitrayaniya Upa. (AV)

 

Upanişad'lar ezoterik bilgiyi bazen soru cevap şeklinde, bazen de hikayeler tarzında gayet ince bir üslûp kullanarak verir. Bu diya­loglardan ve hikayelerden gerekli özü çıkar­mak, okuyanın yeteneğine kalmış bir iştir.

Veda'ları tam olarak anlayabilmek için bütün bu yazılanları belirli bir usule göre okumak gerekir. Batı âleminde genellikle bazı Upanişad'lar rağbet görmektedir. Buna sebep herhalde kısa olmaları. Ayrıca, Rg-veda son zamanlarda hakkında çok bahsedilen bir Samhita oldu. Halbuki, Rg-veda'yı anlayabilmek için Aitareya ve Kauşitaki Brahmana'larını gözden geçirmeli ve bunlarla ilgili Aranyaka'ları incelemeli. Bu Aranyaka'ları iyice an­ladıktan sonra da, Aitareya ve Kauşitaki Upanişad'ları okumak mümkün olur.

Bütün bu eserler, “Sruti” olarak kabul edi­lir. Yâni, mülhem olan, içerden duyulan şeylerdir. Tradisyona göre, Aryan'lardan önce “Muni” sıfatını taşıyan üstün kişiler gerçek sessizliği bilerek bu hakikate vakıf olmuşlar. Bu sessizlik, bütün dünyevi arzuların durulmasıyla ortaya çıkar ve kişiyi kendi benliğiyle başbaşa bırakır. Bu benlik, asıl (öz) benliktir. Dünyevi arzuların “gürültüsü” içinde asıl ben­liğin sesini duymak mümkün olmuyor. Aryan'lar bunları örnek alarak kendi aralarında “Rşi” denilen bir sınıf yaratmışlar. Bu Rşi'ler sayesinde Brahman'lar kutsal yazıları elde etmiş diye kabul edilir. Sruti'lerin dışında önem taşıyan diğer eserlere de “Smriti” deniyor. Yâni, hatırlananlar ve anlatılanlar.

Smriti bir bakıma şeriatı belirler. Bunları şöyle sıralamak mümkün: 1. Vedanga'lar (te­laffuz, vezin, etimoloji, gramer, astronomi, seremoni), 2. Smarta Sutra'lar (kaideler), 3. Dharma-sastra'lar (kanun kitapları), 4. İtihasa'lar (meseller), 5. Purana'lar (eskiyi anlatan hikayeler), 6. Niti-sastra'lar (ahlaki yazılar).

Bunların içinde en çok ilgiyi çeken Mahabbharata ile Ramayana ismindeki iki uzun destandır. Tarihî bazı olayları aktaran bu iki destanda bazen oldukça garip olaylar da anlatılıyor ki bu sebepten mitolojik olarak tas­vir edenler de vardır. Mesela, onsekiz kitap­tan oluşan Mahabbharata, İlyada'daki Truva savaşlarının anlatım üslubuna benzemektedir. Yedi kitaptan oluşan Ramayana'da eski kral Rama'nın efsanevi hayatı anlatılır. Mahabbharata'nın altıncı kitabında geçen Krişna'nın gö­rüşleriyle ilgili kısım, Bhagavad-gita ismiyle bilinir ve çok önemli bir pasaj olarak kabul edilir.

Dharma-sastra'lar içinde en tanınmışı da Manu-smriti denilen kanun kitabıdır. Manu, semitik Adem ile aynı kişidir. Bu kitaptan iki ayrı dörtlüğü veriyorum:

“Sevgili dostum, sen zannediyorsun ki,

Etrafında kimse kalmayınca, tek başınasın.

Ama şunu unutma, kalbinde daima var olan,

İyi ile kötüyü ayırteden bir yargıç duruyor.”

“Her kim ki arzularına gem vurur,

Kendi içindeki nefret ve sevgiyi yok eder,

Ve dünyada kimseye fenalık yapmazsa,

Onun kazancı ölümsüzlüğe erişmek olur.”

Bunların yanında, tamamen farklı bir öğ­reti tarzını getiren çeşitli Tantra kitapları da vardır. Bu konuya Tibet bahsinde temas et­miştik. Burada yalnız şunu ilave edebiliriz: Tantra, Aryan ırkına pek uygun gelmemiş, zira yerli halkın feminen faktöre büyük önem vermesine karşın, Aryan'lar erkek olmanın üstünlük olduğunu zannediyorlardı. Ayrıca, Hind'deki alşimik çalışmalar da tamamıyla Tantra'lardan alınan bilgiler sayesinde olmuş­tur.

Veda'lardan sonra gelen ikinci aşamada çeşitli görüşlerin ortaya çıktığını görmüştük. Şimdi kısaca bunlara bir bakalım.

Darsana’lar

Önce Nastika Darsana'ları ele alacağız. Bunların ilki, Carvaka'nın öğretisi olan “Lokayata” kavramıdır. Bu görüşe göre, tek öz mad­dedir ve madde ile bunun hareketinden kainat meydana gelir. Kainat, birbirine bağlı olan maddi formlardan oluşan bir yapıdır, ve devamlı değişim halindedir. Ruh veya benlik denilen şey, şuurlu canlı bedenin faaliyetle­rinin bir yekûnudur. Hakikati bilmek, ancak hisler vasıtasıyla duyulan şeylerin idraki so­nunda mümkündür. İnsanın hayattaki gayesi mutlu olmak ve ısdıraptan uzaklaşmaktır. Bu maksatla, iyilik yapmak mutluluğu, kötülük ise ısdırabı getireceğinden, daima iyi davranmalı ki mutluluk elden gitmesin. Bu kavramların dışında başka birşey yoktur Carvaka'nın öğretisinde. Brahman sınıfı tarafından da red­dedilmiş olduğundan kimseye etkisi olmamıştır.

“Jaina” öğretisi, Vardhamana Jnatriputra Mahavira'ya atfedilir. Buddha'dan az önce yaşa­mış bir bilge sayılır. Mahavira'ya göre mü­kemmel insandan daha üstün bir varlık yok­tur. Bu mükemmelliğe erişmek için doğum-ölüm çemberinden kurtulmak gerekir. Kainatta iki çeşit varlık grubu vardır: Canlılar veya ruhlar (jiva) ile cansızlar. Tabiat güçleri, bitkiler, hayvanlar ve insanlar birinci gruba aittir. Uzay, zaman ve madde de ikinci gruba.

İnsanı doğum-ölüm çemberine iten şey “Karma”dır. Bu kanuna da “Karman” deniyor. Ka­nunun meydana getirdiği olay da “Samsara”dır. Yâni, yaşamak, ölmek ve yeniden doğmak. Bu çemberden kurtulmak için kişinin “Jina” ol­ması gerekir: Bedenin getirmiş olduğu engellerden kurtulup hürriyete ulaşan kişiye Ji­na (muzaffer, fatih) diyorlar.

Bilgi hususunda da Jaina öğretisinde anılan meşhur bir tarif vardır: Altı tane kör birlikte dolaşırken bir file rastlamış. Her biri filin değişik bir tarafını tutup kendilerine göre izah etmeye çalışmışlar. Ama, hiçbiri bu­nun bir fil olduğunu anlayamamış. Derler ki, ancak herşeyi görebilen bir kimse onun ne olduğunu tarif edebilir. Kainata bakış şekli de körlerin fili incelemesi gibi olursa, insan hiç­bir zaman gerçeği bulamaz. Bu sebepten, her­hangi bir şey hakkında hüküm verirken, bu­nun kesinlikle doğru olduğunu zannedersek yanılırız. Çünkü insanoğlu olaylara daima bu­lunduğu yerden bakmak zorundadır.

Jaina'cılar zamanla ikiye ayrılmış. Bir kısmı (Digambara) son derece fanatik davranarak, bu doğum-ölüm çemberinden kurtula­bilen kişinin hiçbir şey yememesi ve üstüne örtü bile örtmemesi gerektiğini iddia etmiş. Bunlar çıplak ve aç gezinip dururlar. Diğer grup (Svetambara) daha makûldür. Kurtuluşu manevi açıdan gerçekleştirmeye önem verir­ler.

Buddha'nın öğretisine geçmeden bahsedil­mesi gereken önemli bir konu var: “Karman” ve “Samsara”. Bu terimler batı âleminde daha ziyade Karma ve Metempsikosis olarak geç­mektedir.

Önce şunu belirtmek gerekir ki, bu konu Aryan ırkının istilasından önce İndus havzasında yaşayanların ehemmiyetle üze­rinde durdukları bir meseleydi. Aryan'ların da İndus kültüründen etkilenerek bu kavramları kabullendikleri anlaşılıyor. Mamafih, kendileri­ne göre bir anlam vererek öğretiyi çarpıtmış olabilirler.

“Karman”, fiil veya hareket anlamına ge­lir. Her bir icraat, sebebi ne olursa olsun “Kar­man” olarak nitelendirilir. Şuurlu bir varlığın her hareketi, ister iyi ister kötü olsun, mutlaka bir bedelin ödenmesini gerektirmektedir. Bu bedel, yerine göre mutluluk veya ısdırap şeklinde kişide beliriyor. Bazen bu hayattaki Karman, bir sonraki hayatın bedelini teşkil eder. Veya bu hayattaki lâyık olunmadan ka­zanılmış gibi görünen bir durum, bir evvelki hayatın Karman'ına bedel teşkil etmektedir. Bu suretle, “insan ne ekerse onu biçer” for­mülü ortaya atılmış oldu.

Karşılaştığımız her bir şey, evvelki dav­ranışlarımızın bir meyvası sayılmaktadır. İnsan, ektiği müddetçe biçecektir. Bu da “Karma-bandha” denilen bir çeşit hayat mukavelesinden kurtulamayışı simgeler. Madem ki her bir fiilin karşılığını görmemiz gerekecek, öyleyse bunun sonu yok gibidir. Aynı zamanda bu mukavele insanı tekrar bedenlenip dünyaya dönmeye de zorlamaktadır. Bu çemberden kurtulmak için özellikle Jaina ve Buddhi inancını benimseyenler çeşitli metodları ileri sürmüşler. Jaina'cılar Karman'ın giderek yok edilmesi yoluyla kurtuluşun müm­kün olduğunu söylerler. Buddhi taraftarları ise konuya tamamıyla ahlaki açıdan bakarlar. Sebep-sonuç ilkesinden hareket ederek, me­selenin ancak ahlak prensipleri vasıtasıyla hallolabileceğini söylerler. Her iki öğretide de Karman en önemli problemlerden biridir.

Batı literatüründe Metempsychosis, Metensomatosis veya Transmigratio olarak bili­nen hadise, Hind'liler için “Samsara”dır. Rg-veda'da bu kavram yoktur. Ölen kişi eğer doğru yaşamışsa, atalarının yaşadığı âleme intikal eder. Aksi takdirde, karanlık bir kuyu olan cehennemi boylayacaktır.

Samsara fikrine ilk olarak Upanişad'larda rastlamaktayız. Bu tasvirler bize Aryan ırkının yerli halktan etkilenerek yeniden do­ğuş fikrini kabul ettiklerini gösteriyor. Brihad-aranyaka Upa. (VI:2,16)'da ilk olarak bu fikre rastlanır. Katha Upa. (III:7)'da açık­lanmış bir şekil alır. Sembolik bir anlatımı olan Upanişad'lar tercüme edildiğinde, karşı­mıza garip bir tablo çıkmaktadır. Bu gariplik Buddhi öğretisinde şu hâli almış: Tekrardan doğuş şu beş şekilde olur; cehennemde bir iblis, dünyada bir hayvan, hortlak, insan ve tanrı. Aslında bu öğretinin garip tarafı, yorum­layanın basitliğinden gelmektedir. Derler ki, iyi işler yapan kişi öldüğü zaman Ay’a gider ve orada bir müddet kaldıktan sonra tekrar dünyaya yağmur şeklinde inerek erkeğe besin olur ve erkeğin dölünden de kadının rahmine düşerek tekrar insan bedeni olur. Kötü işler yapanlar, tekrar gelişlerinde ya bir hayvan ya da bir böcek olarak doğacaktır. Böylece hay­vanlara ait tekamül zinciri ile insanlarınki içiçedir deniyor.

Sembolik anlatımı yorumla­mak için verilen sembolleri aynen almamak gerekir. İnsanın tekamül zinciri ile hayvanınki, veya iblis, hortlak diye isimlendirilen var­lıkların zinciri, dünya planında birbirinden mut­laka ayrı mütalaa edilmesi gereken unsurlardır. Eğer dünyada bir kanun (dharma) var ise, bunun her tekamül zincirine değişik tarzda yansıdığını da kabul etmemiz gerekir. İnsan­lar için bir kıymet ifade eden ahlaki yasa­lar, hayvanlar için geçerli değildir. Bir insan bu ahlaki yasalara göre Karma'sını meydana getiriyorsa, bu Karman'ın insanı tekrar gelişinde bir hayvan bedeninin mecbur olacağı yasalara tabi kılması söz konusu olamaz. Ama, hayvan gibi bir hayatı yaşamaya mecbur kılınabilir. Buradaki “hayvan gibi” veya “tanrı gibi” sıfatları ile “hayvan veya tanrı olarak” sıfatları çok büyük farklılık taşımaktadır.

Jaina öğretisine göre Karman, insanların davranışlarına göre süptil bir madde oluşturur ve bu madde ruhu çevreler. Kötü işler ve bilhassa diğer canlılara zarar vermek (jiva-himsa), bu süptil maddenin yoğunlaşarak ruh denilen cevheri karartmasına yol açar. Kararmadan mütevellid de bu cevher bedenlenmeye doğru adeta itilir. Karma'nın yoğunluk nisbetine göre, cevherin adapte olacağı beden ve hayat tarzı ortaya çıkmaktadır. Eski Karma'nın yok edilmesi ile bu tekrar bedenlenme çemberinden sıyrılmak mümkündür. Bunun da en büyük şartı hiçbir canlı varlığa zarar vermemektir (ahimsa).

Buddhi öğretisine göre, bir insan öldü­ğünde şahsiyeti aynen kalmamakta ve be­den, duyular, idrak, dürtüler ve şuur olarak beş kısma ayrılmakta. Böylece şahsiyet çö­zülmüş oluyor. Bunlardan “vi-jnana” (şuurun özü, bilginin tohumu), Karman kanununa gö­re belirlenen bir ananın rahmine düşmektedir. Böylece yeni bir şahsiyet ortaya çıkıyor. Değişik şahsiyetlere bürünerek, asıl cevher hayatlar boyu Samsara çemberinde dolanıp durmaktadır. Karman'a mecbur olmaktan ve Samsara'dan kurtulmak için kişinin “trişna”sını tamamen yok etmesi, yâni bütün arzu ve tutkularından sıyrılması gerekir. Bu sıyrılış ile birlikte, kişi tekrardan bir şahsiyete bü­rünmez ve Nirvana'ya ulaşarak Samsara'dan kurtulur. Buddhi öğretisi de bu çözümü bul­muş.

--- Dördüncü Kısmın Sonu ---