PDF dosyası 1.51 Mb

HERMETİZM

 

M. Halûk  AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayı 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

 

3. Kısım

 

Çin'den batıya doğru geldiğimizde, karşımıza Himalaya dağ sırası çıkar. Bu bölge genellikle fantastik birtakım hika­yeleriyle batı dünyasının ilgisini çekmiş­tir. Kar adamı “Yeti” bunlardan biridir. Ke­za, “Agarta” ve “Şamballa” hakkında yapılan edebiyatın çoğu da bu bölgeyle ilgilidir. Ayrıca, “Atlantis” ve “Mu” ismiyle anılan ba­tık kıtalarla ilgili efsaneler de bu edebiya­ta katılarak ortaya ilgi çekici bir konu çı­kartılmıştır. Ancak, bunlar biyoloji, coğ­rafya ve tarih açısından incelenmesi gere­ken konulardır.

Yeti'nin bilinmeyen bir tür olması, antropolojik bir araştırma konusu­dur. Agarta ve Şamballa ile Atlantis ve Mu hakkındaki söylenenleri de jeolojik ve prehistorik açıdan incelemek gereklidir. Fakat bu konulara ezoterik bir anlam vererek tamamiyle biçimsel bir okültizm ya­ratmanın hiçkimseye faydası yoktur. Za­ten gerçekten okültizmin özünü kavrayıp ezoterik bir çalışmaya girenlerin bu gibi fantazilerle uğraşmadıklarını görüyoruz. Belki okültizmi dışardan merak edip in­celemek isteyenler için sadece fantastik hikayeler yeterlidir. Ama, bu hikâyeler bile okuyucuyu sonunda okültizmin daha esaslı bir şekilde içerden incelenmesi ge­rektiğine götürmektedir. Bu özelliği farkedemeyen kişiler devamlı olarak bu hikâ­yelerle meşgul olmanın ve gazeteci zih­niyetiyle bu konuları araştırmanın okültizmle uğraşmak olduğunu zannediyorlar.

Amatörler için ezoterik çalışma diye bir şey olamaz. Nitekim, bu hikâyeleri gaze­teci zihniyetiyle ele alıp tanıtanlar da bir çeşit futbol maçı edebiyatı yaratarak, bir tarafta kötüler ve diğer tarafta iyilerin çarpıştığı evrensel bir çekişme fikrini aşılamışlardır. Alınan bilgilerin hazmedilmeden kullanılmasına güzel bir örnek teş­kil eder bu durum. Hermetizmin gayesi okült güçlerin çarpıştığı ezoterik bir fut­bol maçı havası yaratarak insanları tahrik etmek değildir. Bizim hermetizmden anladığımız, bilgi yönünde tekamül etmesi ge­reken insanın bu yolda verimli bir biçimde ilerleyebilmesi için gerekli enformasyonu alıp bunu doğru olarak tatbik etmesidir. Bu bakımdan fantaziye kaçmanın gayeyi saptırmak olduğuna inanıyoruz.

Şamanizm

Himalaya'ların ikiye ayırdığı bölgenin kuzeyinde Tibet ve güneyinde Hindistan yer alıyor. Bu iki bölgenin kendine has ga­yet sağlam bir tradisyonu vardır. Çok da­ha kuzeyde ise değişik bir sistemi görmekteyiz. Bu sistem, Şamanizm ismiyle ta­nıtılmıştır.

Şamanizmin en belirgin özelliği ferdî oluşudur. Burada şaman olan kişi tarafından bilinen ve kullanılan bir sistem vardır. Şaman'ın birlikte çalıştığı ve ilişki kurdu­ğu diğer bütün varlıklar fizik ortamın dı­şında yer alır. Özellikle Orta Asya ve Sibirya'daki halkın içinde görülen şaman­lara karşı çevresinde beslenen itibar büyük olur. Halk için bir şaman, danışılacak ve faydalanılacak ulu kişidir.

“Şaman” veya aynı anlama gelen “Bakşı” kelimesi Orta Asya'da sonradan kullanılan bir terim olmuştur. Daha önceleri, bilhas­sa Altay bölgesinde “Kam” kelimesi yaygındı. Kam; kâhin, şifacı, tabib, büyücü an­lamına gelir. Şaman ve Bakşı terimleri de büyücü rahip anlamındadır. Burada ge­nellikle şaman terimini kullanmak gereği, batının bu ismi literatüre maletmiş olma­sındandır.

Şaman olacak kişiyi ne ailesi ne de halktan bir heyet seçer. Şamanlık vazife­sini üstlenecek kişi genellikle ölmüş bir şamanın soyundandır ve bu ölmüş şama­nın ruhu o kişiye musallat olarak şaman olmaya zorlar. Eğer bu kişi atasının ru­huna karşı direnip şaman olmaya karşı koyarsa delirir. Şamanlık aslında kimse tarafından istenilmez, çünkü kazancı olmayan ve zor bir hayatı vardır şamanın. Fakat, atasının ruhu tarafından bir kere seçilmişse, o kişi için başka yol yoktur: Ya şaman olur, ya da delirir.

Atasının ruhu o kişiyi rahatsız etmeye başlayınca bazı be­lirtiler ortaya çıkar. Bunlar dış görünüş itibarıyla aklî bir dengesizlik ve ruhî bir bozukluk biçimindedir. Bu belirtilerin şaman adayı olmaya gerekli olduğunu ve benzeri diğer ruhî rahatsızlıklardan ayrı bir özellik gösterdiğini ancak yaşlı bir şa­man anlayabilir. Ve bu yaşlı şaman genç adaya geleneksel bilgiyi, ruhlar alemini, bedeninden çıkıp dolaşmayı, ruhlar ve tanrılarla haberleşip birlikte çalışmayı, büyü yapmayı, şifayı v.s. öğretir. Bu öğ­renim devresinden sonra şamanlık payesi­ni alacağı bir tören yapılır ve genç şaman halkın arasına karışarak görevine başlar.

Şamanizmdeki fizik ötesi âleme ait bilgiler kesinlikle bilinmemektedir. Şaman olan kişi bu bilgileri etrafındakilere söyle­mez. Sadece âyin esnasında sesli olarak okuduğu bazı dualardan birtakım sonuçlar çıkarılmıştır. Bunlara bakarak şu tesbitler yapılmış: Şamanlar pratik çalışmalara önem verdiklerinden, teorik bir felsefeye pek gerek görmemişler denebilir. Var olan herşey ezeli ve ebedidir, yaratıcısı yoktur veya bu konu şamanı ilgilendirmez. Şamanı ilgilendiren tarafı, var olan bu âlem­lerde yapılacak çalışmalarda ilişki kura­cağı varlıklardır. Bu bakımdan hiyerarşik bir düzen kurulmuştur. Fizik âlemin öte­sinde uzanan bölge ikiye ayrılır. Bunlardan biri yukarıya, göğe doğrudur. Diğeri ise aşağıya yerin altına doğru. Her iki yol “dokuz makam”dan ibarettir.

Göğe doğru olan yolda, her makamın bir “Tengere” (ilâhî yer) ve bir de “Tamu” (şeytanî yer) olarak anılan kısmı vardır. Bu dokuz makamı aşınca, yaratıcı iyi ruhların olduğu yere ge­linir. Bu yaratıcı iyi ruhlar (ayısıt) bir bakıma melekler sayılır. Hepsinin üzerinde de “Ülgen” isminde bir ulu ruh bulunur. An­cak, bu yaratıcılık vasfı yoktan var etme biçiminde değildir, düzeni koruma ve te­sirleri iletme bakımından yaratıcı sayılır­lar. Göğe doğru çıkılarak aşılan bu dokuz makam (“oloh” veya “budak”) şamanın ayin sırasında bedeninden ayrılıp dolaştığı yüce yerlerdir. Her bir makamda kendisine yol gösterecek bir varlık bulunur. Eğer şaman bu varlıkların gösterdiği yollardan gitmez­se, diğer saptırıcı ruhlara kanarak yanlış yollara girer ve bunun sonunda onu yöne­ten varlıklarca cezalandırılır. Yerin altına doğru giden yolda da dokuz makam var­dır. Bu iniş esnasında da her bir makamda yol göstericiler vardır ve buralarda yıkıcı ve mahvedici yaratıklar bulunur. Bu bakımdan bu makamlar “mühürlü” olarak dü­şünülür. Mühürü açmak ve içine girmek şamanı beraberinde götüren varlığın işidir.

Şamanın anlayışına göre, insanın be­deninden başka bir takım özellikleri daha vardır. Bunların ilki “Tin”, “Sür” ve “Kut” üçlüsüdür. Tin, insanın ruhudur. Tin bedenden ayrılırsa ölüm meydana gelir. Sür, in­sanın davranışlarını, hislerini, düşüncele­rini meydana getiren özelliğidir. Uyku esnasında Sür bedenden çıkarak dolaşır. Şaman da göğe doğru çıkarken Sür'ü vası­tasıyla çıkmaktadır. Kut, insanı çeşitli has­talıklardan, cinlerden, kötülüklerden koruyan bir zarf gibidir. Hastalanan veya çok korkan bir adamın Kut'u çıkıp gider. Şaman, hastalanmış veya cine tutulmuş kişinin çıkıp gitmiş Kut'unu yeniden bu­lup yerleştirir. Türkçede bugün kullanılan “kutlu, kutlamak” deyimi buradan gel­mektedir.

İnsan bedeniyle ilgili bu bilgiler ve şamanın çıkıp indiği göğün makamları ve yeraltının mühürleri ile bu bölgelere ait tasvirlerin batı okültizminde de yer aldı­ğını görüyoruz. Kozal ve Mental bedeni Tin olarak, Astral bedeni Sür olarak, Eterik beden ve manyetik aura'yı Kut olarak nitelemektedir Şaman. Ayrıca Kabalistik Sefirot ve Klifot ile ilgili anlatımla­ra da göğe ve yer altına yapılan seyahat­lerinde rastlıyoruz. Bu bakımdan, yalnız semitik kaynaklı olduğu zannedilen bu kavramların başka sistemlerde de görül­mesi dikkate değerdir.

Şaman, âyini esnasında vazgeçemedi­ği üç şey kullanır: Cübbe, külah ve davul. “Manyak” ismi verilen cübbenin yapımında yardımcı ruhların tavsiyelerine dikkat edilir. Bu tariflere göre cübbe yapıldıktan sonra, şaman cübbesini giyer ve yardımcı ruhların karşısına çıkar. Bu yardımcı varlıklar, cübbenin kötü ruhlara karşı da­yanıklı olup olmadığını denerler. Eğer be­ğenmezlerse eksik taraflarını şamana bildirirler ve o da bunları tamamlar. Cübbe, geyik veya koyun derisindendir. Üzerine, şamanın göğün makamlarında ve yerin al­tındaki mühürlerde dolaşırken karşılaştığı şeylerin küçük birer resmi çizilir, minya­türü yapılarak iliştirilir. Kötü ruhlara kar­şı kullanacağı silahların da küçük birer örneği cübbeye raptedilir. Şaman bu cübbeyi kendisinin bir parçası olarak telakki etmektedir, aynı zamanda kötü tesirlere karşı koruyucu bir zırh sayılır.

Külahın hazırlanışı da cübbeninkine benzer. “Börk” ismi verilen bu külah, kırmı­zı kumaştan yapılır. Göz, alın ve ense kısmına vaşak derisi dikilir ve üzerleri çeşitli süslerle bezenir. Bu deriler aslında başın hassas noktalarında koruyucu bir vazife görmektedir. Üzerine yapılan süsler de bu maksada hizmet eder.

Davulun imalinde de sözü geçen yine yardımcı ruhlardır. “Tüngür” denilen bu da­vul genellikle daire biçimindedir, fakat ba­zen oval de olabilir. Üzerine gerilen deriye çeşitli semboller resmedilir. Kullanılan ağaç, kayın veya sedir ağacıdır ve yardımcı ruhların gösterdiği yerden kesilir. Davu­lun tokmağı da aynı ağaçtan kesilir. Ba­zen geyik boynuzundan da tokmak yapıldığı görülmüştür. Ayin esnasında şaman davulunu çalmaya başlayınca, göğe çıktığı anlaşılır. Geçtiği yerlere göre davulu çalış biçimi değişir, temposu farklı olur.

Aşağıda vereceğim örnek, klasik şa­man âyinini anlatması bakımından ilgi çekicidir:

Bir hastayı tedavi etmesi için şa­manı davet ederler. Hastanın evine gelen şaman, baş köşeye buyur edilir. Akşama kadar çeşitli yemek ikram edilir. Akşam olunca, şaman gerekli hazırlık için bazı şeylerin yapılmasını ister. Ayin sırasında etrafında halka olanların çıkıp gitmeleri veya yeni kişilerin içeri girmesi yasaktır. Gürültü edilmez, başka şeyler konuşulmaz. Ortaya bir ateş yakılır. Uzun saçlarını sı­vazlayan şaman cübbesini sardığı yerden çıkarıp giyer ve  külahını başına geçirir. Etrafında çeşitli tütsüler yakar ve eline çubuğunu alıp dumanı içine çeker. Bu ara­da davulunu ateşe tutup derinin gerilme­sini temin etmiştir. Dumanı yavaş yavaş içine çekerken garip bir değişikliğe uğrar: Yüzünün adeleleri gerilmiştir, gözleri ate­şin üzerinde bir noktaya takılır kalır, hıçkırmaya başlar.

Biraz su içer ve oturduğu postun üzerinden kalkarak dört bir yanına selam verip ağzından su püskürterek majik çemberini kurar. Sonra tekrar güney yönüne doğru bakacak şekilde postu­na oturur. Ev sahibi bu sırada ateşin üzerine bir avuç at kılı atarak sönmesini sağlar. Şaman bu sırada derin bir transa girmektedir. Ardından uzun bir esneme ile da­vuluna hafiften vurmaya başlar. Bu anda etrafta şıngırtılar ve darbeler duyulur, odanın her tarafını çeşitli sesler kaplar. Bazı kuş ve hayvan sesleri arasında madeni sesler duyulur. Bir müddet sonra tekrar sessizlik hâkim olur. Şaman davu­luna yeniden vurmaya başlar. Birşeyler mırıldanır. Tekrardan durur. Sonra birden harekete geçerek ilahiler okur ve davulu­nu hızlı bir tempoda çalmaya devam eder.

Bu durumda şaman tam bir trans halindedir. “Emergeti” denilen koruyucu yardımcı varlığını çağırır ve bu arada başka ruhları da davet ederek posesyon haline ge­çer. Bu ani tesir konsantrasyonu ile şa­man yüzüstü düşerek bayılır. Etrafında halka olan tecrübeli ihtiyarlar bu sırada ilahiler okuyarak şamanın ayılmasını sağ­larlar. Emergeti'ni bu baygınlık anında bulup onun etkisi altına giren şaman, ayağa kalkarak neşeli bir biçimde sıçrayıp dansetmeye başlar. Ateşi tekrardan yakıp canlandırırlar. Alevlerin ışığında şamanın yüzü korkunç bir görünümdedir: Ağzından köpükler saçılır, gözleri kaymış bir halde, yüz kasları gergindir. Davulunu çok hızlı bir tempoda çalarak ateşin etrafında dans eder. Sözleri anlaşılmaz. Sonra yavaş ya­vaş durulur ve tabii halini alır. Davulun sesleri yavaş bir tempoya iner.

Şaman, hastanın yanına gelip ellerini onun yüzü­ne koyar ve etrafında hastaya musallat olan kötü ruhları arar. Klervoyant bir gö­rüşle kötü ruhu bularak yakalar ve davu­lunu gümbürdeterek onunla birlikte göğe doğru çıkmaya başlar. Bu seyahat tamamiyle astral ortamda cereyan etmektedir. Etrafında oturanlar, şamanın sözlerinden ve davulun sesi eşliğindeki dansından nerelerden geçtiğini tahmin etmeye çalışır­lar. Şamanın görmüş olduğu astral viz­yonlar, ilahi şeklinde hızlı hızlı anlattık­larında belirlenir. Beraberinde götürdüğü kötü ruhu belirli bir makama kadar taşır ve orada onunla pazarlığa girişir. Yar­dımcı diğer ruhların da tesiriyle, kötü ru­hu çeşitli hilelerle kandırır ve orada bı­rakıp geri döner. Dönüşü de davulun se­sinden ve konuşmasından anlaşılır.

Poses­yon hali devam etmektedir. Hastaya yaklaşıp onun kaybolmuş Kut'unu tekrar hastaya giydirir. Böylece hastanın manyetik aurasını pekiştirmiş oluyor. Bu işlemi de tamamladıktan sonra bitkin bir halde postunun üzerine oturur, davulunu bir kenara koyar. Şamana su verirler, kendine ge­lir. Trans halinden çıktıktan sonra, şaman âyin sırasında yapmış olduklarını hatırlamaz. Sadece göğe çıktığında geçmiş oldu­ğu yerlerde gördüklerini anlatabilmektedir. Bu bakımdan şaman, değişik türden bir medyom olarak nitelendirilebilir.

Bu operasyonu yapan kişi “Kara Şaman” ismini taşır. Zira, kötü ruhları defetmek veya büyü bozmak için uğraşmaktadır. “Ak Şaman” ise yalnız gündüz vakti aydın­lıkta çalışır ve iyi ruhlardan yardım çağı­rır, kutlama törenleri düzenler. Ak şa­manlar cübbe, külah ve davul kullanmaz­lar. Fakat halk tarafından en çok rağbet gören kara şamanlardır. Bunların yetenekleri de ak şamanlara oranla daha fazla oluyor.

Şamanların bir başka görevi de fal açmaktır. En önemli fal açma şekli, hay­vanın kürek kemiğini yakarak üzerinde meydana gelen çizgilerden bir sonuç çı­karmak şeklindedir. Bu işi yapana “yağrıncı” derler. Bir de “kumalak falı” vardır. Bu fal çeşidi, ilkel anlamda bir remil veya çok uzak bir benzetmeyle İ Çing sistemini hatırlatmaktadır. Ancak bu fal çeşidi de medyumik bir irtibatı gerekli kılmakta ol­duğundan, kumalak ile İ Çing sistemini birbirine karıştırmamak gerekir.

Şamanizm, ilkel Orta Asya kabilelerinde gayet geçerli bir sistem olmasına rağ­men, hermetik açıdan insana birşey kazan­dırmamaktadır. Şaman, irtibat kurduğu varlıklarla yapmış olduğu operasyonda posesyon halini muhafaza ederken duruma tam manasıyla hakim değildir, kendisini bir aracı olarak kullandırır. Halbuki her­metik açıdan, majik operasyonlarda kişinin tam manasıyla duruma hakim olması ve şuurunu açık tutması gerekmektedir. Bu bakımdan, şamanın pasif halini ilkelli­ğin getirdiği bir mecburiyet olarak nitele­mek zorundayız.

Tibet'te de şamanizmin var olduğu gö­rülmüştür. Burada “Bon” ismi altında anılıyordu. Tibetli şamana da “Bon-po” denirdi. Yukar­da anlattığımız Orta Asya şamanizminden pek bir farkı yoktur.

Tantra

Tibet'te şamanizmin ya­nında ikinci ve oldukça farklı bir sistemin uygulandığı dikkati çekmektedir. Bu sisteme batı literatüründe “Tantrizm” deniyor. Tantrizm esasında bütün Hindistan ve Çin'de Hinduizm ve Buddhizm ile birlikte uygulanan özel bir Yoga çalışması olarak tanınır ve bunlardan ayrı olarak mütalaa edilmez. Nitekim, Tibet Buddhizmi denildiğinde akla hemen Tantrizm gelmektedir, çünkü en belirgin halini bu ül­kede almıştır. İncelenmesi bakımından da akademik açıdan Hindu ve Buddhist Tantrizmi olarak ikiye ayrılır. Ancak, tantrizmin esas itibariyle farklı birtakım özellikler taşıması göz önüne alınırsa, akademik sınıflamanın ötesin­de kompleks bir sistem olduğu görülür.

Tantrik sistemin ne zaman başladığı bi­linmiyor. Benzeri yöntemlerin dünyanın çeşit­li bölgelerinde çok eski çağlarda uygulandığı mağara resimlerinden anlaşılmıştır. Bu yön­temleri zamanla geliştirerek günümüze ka­dar getirenler ise Kuzey Hindistan ve Himalaya'larda ancak karşımıza çıktığından, onla­rın anlattığı biçimde öğrenmek imkanına sa­hibiz. Tantrizm, esas itibarıyla antediluviyen bir sistemdir. Bu sebeple sadece Hintlilere ait bir felsefe olarak yorumlamak son dere­ce yanlış olur.

İndus vadisindeki Harappa kültüne ait resimlerde, yoga duruşları ile belirtilmiş tantrik ritüellere rastlanmıştır. Bu kültün çı­kış noktası Büyük Ana Tanrıça ve Bereket Unsuru'ydu. Aynı unsura Anadolu'nun tarih öncesi devirlerinde de önem verildiği bilinmektedir. Bu açıdan ele alındığında, tantrik sistemin Yoga ile birlikte tarih öncesi çağlardan kaynaklandığını anlıyoruz. Tantrizmin ne olduğu oldukça tartışmalı bir konudur. Özellikle batı âleminde anlaşılamamış olma­sından, cinsel birleşme tekniğiyle enerji toplamaya yarayan bir çeşit seksüel maji tar­zında tanıtılıyor. Yine de çok nadir olsa bile bazı araştırıcılar tantrik sistemin özüne yaklaşabilme imkanına kavuşmuşlardır. Bu yazı dizisinde o araştırıcıların anlatımlarını dikka­te alarak gayet basit bir biçimde tantrizmi anlatmaya çalışacağız.

Tantrizmin esas konusu insandır. İnsanı çevreleyen kainatı da onun bir benzeri ola­rak görür. İnsanı anlayabilmek ve bu sırrı çözebilmek için tek yol, tabii deneylerden faydalanmaktır. Bazı fenomenler üzerinde felse­fi spekülasyonlar yapmaktansa, olayın bizzat kendisini yaşayarak en basit izahlarla sonuca varmayı yeterli görmüşler. İnsanın meydana gelmesi doğum olayıyla gerçekleşir. Doğum öncesi gelişimin başında bir kadın ve bir erkeğin cinsel birleşmesi yer almaktadır. Ka­dın ve erkek birleşir ve bu birleşmede erkek kadının bu işlemi tamamlaması için gerekli unsuru ona aktardıktan sonra başka bir kat­kıda bulunmaz.

Kadın ise, doğum olayı mey­dana gelene kadar, kendi rahminde oluşan şeye devamlı katkıda bulunmaktadır. Birleşme anında aktif olan erkek bir enerji üreterek bunu pasif olan kadına verip ortadan çeki­lir. Bundan sonra kadın aktif hale geçerek, bu enerjiyi kendi içinde çoğaltarak doğacak ço­cuğun rahim içinde gelişebilmesini temin et­mektedir. Bu durumda erkek ilk başlatıcı ol­makta, fakat gelişimde hiçbir rol almamakta­dır. Kadın ise, başlangıç için gerekli ortamı sağlıyor ve kendi başına gelişimi besliyor. Bu bakımdan kadının her zaman lâzım olduğu, fa­kat erkeğin yalnız başlangıçta rol aldığı gö­rülerek, insanın bir benzeri olan kainatın işleyişi de aynı modele uygun olarak analiz edilmiştir.

Aynı olayı tabiatta da görmek mümkün­dür. Göğün bulutları toplanıp yerin üzerine yağmuru akıtır. Yer bu yağmuru toprağın içi­ne çekerek, tohumların filizlenmesini ve bitkilerin oluşmasını sağlar. Gök erkek gibi, yer kadın gibi davranmaktadır. Toprak ise yerin rahmi durumundadır.

Böylece erkeğin cinsel uzvu “Linga” (fallus) ile kadının cinsel uzvu “Yoni” (kteis), fizik ortamdaki bu olayı belirleyen iki sembol durumundadır. Erkeğin tabiattaki rolü, “Siva” sembolü ile başlangıçta aktif ve gelişimde pa­sif enerjiyi göstermektedir. Kadının tabiattaki rolü de “Sakti” sembolü ile başlangıçta pasif ve gelişimde aktif enerjiyi gösterir.

Kainat da bu Siva ve Sakti enerjisinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Dolayısıy­la, her olayın başlangıcında Siva enerjisinin aktif olduğunu ve olayın gelişimi boyunca da Sakti enerjisinin hakim olduğunu görürüz. İnsan dediğimiz fenomenal unsurun başlan­gıcı, döllenme anında rahimde cereyan eder, devamı ve gelişimi ise bütün hayatı boyun­ca olacaktır. İşte bu bir ömür süren gelişim boyunca aktif olan Sakti enerjisi her insanda mevcud olmaktadır.

Tantrizmin gayesi, her kişide var olan bu aktif Sakti enerjisini kont­rol altına alarak insanın kendi gelişimine bi­linçli olarak yön verebilmesini sağlamaktır. Bu bilinçli yönlendiriş muhakkak ki tekamül yolunda oluyor. Ancak, insanın tekamülü dar bir patika üzerinde değil de geniş bir arazi sathında cereyan ettiğinden, herkesin aynı yolu takip edeceği iddia olunamaz. Nitekim, “tantrika”ların gittikleri yol da başkalarınkine hiç benzemeyen bir yerden geçmektedir.

İnsanın fizik bedeni ancak fiziki tesirle­re karşı duyarlı olabilecek bir yapıya sahip­tir. Bu tesirleri alan duyu organları da fizik bedenin kısımlarını meydana getirir. Fizik ötesi tesirleri alan süptil bedeni ise bu tesir­lere duyarlı olabilecek bir yapıdadır ve fizik bedene uyum sağlayan bir durumdadır. Bu süptil tesirlerin cereyan ettiği kanallar, bazı merkezlerde birleşerek odak noktaları mey­dana getirirler. Bu noktalara “Çakra” ismi ve­rilir ve insan bedeninde yedi tane Çakra var­dır. Bunların fizik bedendeki belkemiği boyunca kuyruk sokumundan başlayarak beynin üstüne kadar uzanan bir doğru üzerinde sıra­landığı görülmüştür.

Süptil tesirlerin bedendeki cereyanı “Prana” denilen hayat gücü ile sağlanmaktadır. Prana'nın kontrolüyle (pranayama), bu tesirle­ri belirli çakralarda bilinçli olarak konsantre etmek mümkündür. Normal olarak her insan­da bu hayat gücü vardır, fakat gelişigüzel kullanıldığı için süptil tesirler insanın kont­rolü dışında kendi bedeninde cereyan edi­yor ve bunun sonucu olarak ne beden haki­miyeti ne de düşünce hakimiyeti yoktur nor­mal insanda. Bu hakimiyeti sağlamak için “Yoga” denilen disiplin sisteminden faydalanılır. Tantra ile Yoga'yı birbirinden ayrı incelemek mümkün değil. Ancak, denebilir ki, tantrizmin esas gayesi Sakti enerjisini kontrol ederek bunu yaratıcı bir biçimde kullanmak olduğun­dan, Yoga sisteminin kullanılması gerekli ol­muştur. Fizik ilminde bir sonuca varmak için matematikten faydalanmanın gereğini örnek olarak alabiliriz buna.

İnsandaki Sakti enerjisi, normal durumda gizlenmiş ve uyur bir haldedir. Nadiren uyanır ve gizlendiği yerden çıkarak aktivitesini süptil tesirler üzerinde gösterir. Bu yaratıcı gizli güce “Kundalini” deniyor. Kundalini uya­rıldığı zaman, çakralarda konsantre edilmiş süptil tesirler belirli bir gaye uğruna kanalize edilerek maksadı sağlayacak kudreti in­sana kazandırmaktadır. “Kundalini-sakti” en alt çakranın dibinde çöreklenmiş uyuyan bir yılan sembolüyle gösterilir. Uyandırıldığı zaman, belkemiği hizasında yükselerek çakraları “aydınlatır”.

En alt çakranın açılmasıyla başlayan bu uyanma işlemi, diğer çakralarda devam ederek sonunda başın biraz üstüne te­kabül eden yerdeki son çakraya kadar ulaşır. Son çakrada Siva enerjisi bulunmaktadır. Kundalini-sakti son çakradaki Siva ile birleştiğin­de ikinci seviyeden bir “döllenme” oluşur ve suptil planda bir doğuş meydana gelir. Bu doğum, insanın üst benliğine alt bir olaydır. Şuurun tam anlamı ile açılarak, fizik plan re­alitesinde sıkışıp kalmış insanın bir üst pla­na uzanıp aslına malum olması demektir. Fakat, bu seviyeye kadar gelebilmek olduk­ça ender rastlanan bir durum. Zaten, hermetizmin ideali de bu oluyor. Sayısız enkarnasyonlar boyu yapılan çeşitli çalışmalarda he­def daima bu noktadır: Dünya planındaki uyanışın son noktası.

Kundalini-sakti bazen normal insanın kontrolü dışında, kainattan gelen süptil tesir­ler vasıtasıyla harekete geçerek en alt çakradaki (Muladhara çakra) kapıyı açabilir ve yükselebilir. Bu durum, ender de olsa bazı filo­zoflarda, ilim adamlarında veya sanatkârlarda görülmüştür. Ani bir aydınlanma ve enerjiy­le doluş hali o kişileri uğraştıkları konuyu derinlemesine kavrayarak ötesine geçebilme­lerini sağlar. Fakat bu yaratıcılık halini herkes yaşayamaz. Çünkü kontrolü altında değildir.

Tantrizmin Kundalini-sakti'yi harekete geçirebilmek için uyguladığı bazı yöntemler vardır. Bunları iki alanda incelemek mümkün. Tantra'ya göre, “utanç, nefret, korku” engellerini aşamamış kişi bu yöntemleri istese bile doğru olarak uygulayamaz. Utanmak, günah işlemekten korkmak ve bunlardan dolayı kin beslemek normal insanın içine işlemiş duy­gulardır. Bu sebepten, tantrika'nın dünyasını anlayamayan bir insan, tantra'nın seks rezaleti ve ahlaksızlık olduğunu zanneder ve ger­çek hedefi idrak edemez.

Gerçek bir tantrika olabilmek, ahlak kavramlarını aşabilmekle mümkündür. Bu aşama hiçbir zaman ahlak­sızlık olarak değerlendirilmemeli. Ahlaksızlık, bu kavramların yozlaştırılmasıdır ve tantra'yı anlayamayan bir insanın yapabileceği tek aşama ahlaksızlaşmak oluyor. Bu bakımdan, yanlış anlaşılmaması için tantrik yöntemleri burada anlatmaya gerek görmüyoruz. Yuka­rıda da belirttiğim gibi, tantrika'ların gittikle­ri yol başkalarınkine hiç benzemez ama ahlağın yozlaştığı yerlerden de geçmezler.

Kundalini ile ilgili diğer hususları Yoga bahsinde anlatmayı düşünerek, tantrik yöntemler sonunda elde edilen sonuçları kısaca sıralamak isterim. Belirli bazı aşamalardan sonra süptil tesirleri kontrol altına alarak bun­ları maksatlı bir biçimde kanalize eden tantrika, kendisini ve kainatı anlayacak seviyeye gelir. Felsefi yorumların hemen hemen hiç yer almadığı bu seviyede matematik, astro­nomi, tıb ve kimya alanında son derece pra­tik ve gelişmiş sonuçlara varıldığını görüyoruz. Bu sonuçları ileri bir teknoloji yaratmak için kullanmayan tantra yolcuları, son zama­na kadar batı dünyasınca ciddiye alınmıyor­du.

Tıbbi açıdan sinir sistemi ve orgazm hali, batı biliminin henüz anlamaya başladığı komp­leks bir yapıyı oluştururken, tantrik yöntem­leri geliştirenler bu konuda pratikleri sayesinde uzun bir yol katetmişlerdi. Bilhassa or­gazm anında boşalan cinsel enerjinin sinir sis­temi üzerindeki etkileri ve kullanımı konusu laboratuarlarda incelenmektedir. “Siva-Sakti” enerji dengesini kozmik olarak değerlendiren tantrik yöntemler, bugünkü gravitasyon ve kuvvet alanları teorisini detaylı olarak izah edebilmektedir. Zamanlama konusundaki astrolojik hesaplar ise batı dünyasında henüz an­laşılamamıştır. Uyarıcı nitelik taşıyan bazı kimyevi karışımların insan düşüncesi üzerin­de yarattığı değişimler de bu tantrik yöntem­lerde asırlardan beri kullanılan bir unsurdu. Bu konuda da henüz yeterli bir aşamanın batı dünyasında yapılamadığını biliyoruz.

Tantra'nın belki ilerde bir gün batı in­sanına da yardımcı olabileceğini düşünerek, dikkatimizi bu sefer de Himalaya'ların güne­yinde yeşermiş ve değişik açılarıyla devasa bir sistemi oluşturan Hind hermetizmine çe­virelim.

--- Üçüncü Kısmın Sonu ---