PDF dosyası 497 Kb

HERMETİZM

 

M. Halûk  AKÇAM
Ruh ve Madde dergisi, sayı 241-254 – 1980 Şubat – 1981 Mart

 

1. Kısım

 

Giriş

Bundan binlerce yıl önce dünya bir başka türlüymüş. Dağlar, taşlar, ovalar, nehirler, göller, denizler yine varmış ama, göklerin parıltısı değişikmiş. Bu ışığın al­tında yaşayanlar da dünyayı bir başka görürlermiş. Şimdi yine aynı dünya var üze­rinde yaşadığımız. Gökler de değişmedi. Ancak, bizi bir başka türlü aydınlatıyor artık. Bu yüzden de dünyayı eskilerin gö­zü ile göremiyoruz. Görmemize imkân da yok. Zira, ışığın kaynağı değişmese bile rengi değişti. Değişen rengin özelliğine göre biz de farklıyız eskilerden. Bu değişikliği farkedenler ona bir isim takmışlar sembolik olarak: Tufan oldu, demişler. Gökler yarıldı ve ardındaki su­lar boşaldı, yer yarıldı ve altındaki toprak fışkırdı. Su ve toprak karıştı; çamur oldu. Çamur şekillendi; insanın bedeni ol­du. İçine nefes kattılar; yaşayan can oldu. İsmine Adem derler. Gökler kapanıp ardındaki suları sakladıktan ve Yer duru­lup toprağı sakinleştikten sonra, Adem toprağı işlerken önünü görsün diye göğün kubbesine ışık yerleştirildi. Adem'in gün­leri tamam olunca nefesi geldiği yere git­ti, bedeni toprağa karıştı, üzerini sular kapladı. Ardından yine gökler yarıldı ve sular boşaldı. Yer açıldı ve toprak fışkırdı.

Böylece Adem'in işlediği toprak Yer'in yüzünden silindi gitti. Fakat o toprakta Adem'in işleri olduğundan ve Adem'in soyundan olanların o toprağı işlemesi bitmediğinden, içlerinden işleri bitmeyen­ler suların çekilmesine kadar bekletildi ve tekrardan durulan Yer'e inip toprağı işlemeye başladılar. Önlerini görsünler diye yine göğün kubbesine ışıklar yerleştirildi. Onların da günleri tamam olunca, ardından yine aynı şeyler oldu. Toprağı işlemesi bitmeyenler sular çekilene kadar bekle­tildi. Yer durulunca inip toprağı işlemeye başladılar... Ve bu böylece sürüp gitti. Dedelerimizin dedelerinden bize kalan masal­larda böyle anlatılıyor. Çocukluk devremiz sona erene kadar bu masalları yine böyle anlatacaklar. Elbet bir gün gelecek, yine günler tamam olacak. Toprağı işlemeyi bitirenler geldikleri yere gidecekler, işleri yarım kalanlar da bir süre bekleyip sular çekildikten sonra tekrar devam edecekler. Bazı masalların sonuna da şunu eklemiş­ler: Toprağı işlemek sona erse bile işler yine bitmiyor. Toprağın yerini başka şey alıyor ve işler devam ediyor.

Biz, hâlâ toprağı işlemeyi bitiremeyen­lerdeniz, üstelik kaçıncı Tufan'dan arta kaldığımızı da bilmiyoruz. Ama, son Tufan ile birlikte toprağı işlemesini bitirenler, arta kalanlara birşeyler bırakıyorlar dai­ma. Bizim son Tufan'dan öncekiler de aynı şeyi yapmışlar. Eski Mısır'da yaşayanlar “aa aa Tehuti” (en büyük Yol gösterici) diye anarak tanrısal bir kişilik vermişler onlara, önceleri yalnız Tehuti (Yol göste­ren) diye isimlendirmişler. Sonra bu isme "aa aa" (büyük büyük) derecesini vermiş­ler. Eski Mısır kaynaklarını değerlendiren Grek'ler bu ismi Thoth şeklinde okumuşlar. Thoth'un özelliklerine bakarak, kendi inançlarında Hermes ismini verdikleri tan­rısal kişi ile aynı olduğunu görmüşler. Es­ki Yunanlılar da onun yüce olduğuna hük­metmişler ki, "aa aa" karşılığı olarak Trismegistos sıfatını eklemişler ona. Böy­lece Hermes Trismegistos deyimi günümü­ze kadar gelebilmiş. Bu isim değişik medeniyetlerde birbirine benzemeyen sıfatlara bürünse bile, aynı özellikteki kişileri anlatmaktadır.

Aslında bu isimler belirli bir soyun, artık aramızda olmayan ama bizim geçmekte olduğumuz yoldan asırlar önce geçmiş, bir toplumun bilge kişilerini sim­gelemek için her bir dilin özelliğine göre seçilen sıfatlar olarak ele alınmalıdır. Efsanevi ve tanrısal olmalarına sebep, biz­den daha bilgili olmalarına karşı duyulan eski bir saygı ifadesidir. Bugün bile aramızdan ayrılmış bazı bilgili kişileri anarken aynı saygı duygusu içinde onları bilinçaltımızda tanrısal bir havaya bürünmüş olarak sembolize etmekteyiz. Eski Mısır'da Tehuti, Eski Yunan'da Hermes diye anılan bu bilgelerin diğer yerlerde de bilinmesi ve onlardan kalan bilgi kırıntılarındaki benzerlik ile, tek tek yarı-tanrı kişi­ler yerine belirli seviyeden bir varlık grubunun belirtilmek istendiği anlaşılıyor. Bu varlıkların insan oldukları da aktarılan efsane şeklindeki hayat hikâyelerinden ko­laylıkla çıkarılabilir.

Mitolojinin en büyük özelliği olan alegorik anlatım şekline eğer bir de biz kendi alegorimizi katmadan bu efsaneleri çözersek mesele kalmaz. Fakat bazı yorumcular bu kendilerinden birşey katma özelliğinden sıyrılamayıp efsaneler­den efsaneler yaratarak sözü geçen kişi­lerin uzayın falanca planetinden geldiğini veya insanların kulağına fısıldayan ilâhî melekler olduğunu iddia ediyorlar. Bu iddialar da birer efsanedir ve modern bir alegori ile süslenmiştir. Herhalde zamanı gelince bu modern efsanelerin ardında ya­tan gerçekler ortaya çıkacak. Ancak, bu­gün böylesine efsaneler yaratmak, işi güç­leştirmekten öte bir fayda sağlamıyor. Eski Yunan'da Olimpos tanrıları deyimi ile ne anlatılmak istenmiş ise, biz de bugün uzaylı kozmonotlar veya ilahi melekler ile aynı şeyi anlatmaya çalışıyoruz. Bu gibi alegorik anlatımlarla fantastik bir görünüm kazandırmak belki de insan­oğlunun ihtiyacı olan birşeydir. Bütün çıplaklığıyla gerçeği görmek genellikle hislerinden arınmış bir varlığın yapabileceği şey. Böylesine bir durumu ise biz hazmedemeyiz. Belki de aynı hazımsızlığı çektiğimden bu yazı serisine başlamış bulunuyorum.

Tehuti veya Hermes, İbranilerde Hanok ("Yol"da yürüyen) ismini alır. Eski Ahit'in Tekvin kitabına göre Hanok, "O"nun yolunda yürüyüp kaybolmuş, görünmez ol­muş. Kur'an da bile İdris (Gizli Yol'u öğreten) ismiyle geçer. Doğru birisiymiş. Yüce bir yere yükseltip rahmetin içine al­mışlar. Kabalistlerin “Adam Kadmon” deyi­mi belki de tam karşılığı olmaktadır: “İlk İnsan” demektir. İlkel olmaktan çok insan olma özelliğine erişebilmiş “İlk Varlık” an­lamına. Bu sıfatları çeşitli dillerden ör­nekler vererek çoğaltmak mümkün. Sözü fazla uzatmamak için bu bilgelerin özelliklerinden bahsettikten sonra onlardan bi­ze kalanları anlatmak istiyorum. Bunların insanlara yazı yazmasını öğrettiği söyle­nir. Daha sonra da bilim öğretmişler. Dolayısı ile alfabenin bu insanlardan bize ak­tarılmış olduğunu söylüyorlar. Alfabe ge­nel anlamda yazı yazmak için kullanılan birtakım sembollerden ibarettir. Biz bu­gün tarihsel bir süreç içinde gelişen ilkel resimlerden sembollere doğru gidişi, alfabenin başlangıcı olarak kabul etmekteyiz. Bilimsel ilerlemeleri de buna benzer bir sü­rece bağlamaktayız. Fakat, dikkatli bir araştırma - belki de belgelerin yetersiz oluşundan - basmakalıp tarihsel gelişim hipo­tezinin yeterli bir açıklama olmadığını gösteriyor.

Akademik otoriteler yazının ilkel re­simlerle başladığını söyledikleri halde, re­simlerden sesleri gösteren işaretlere nasıl geçildiğini bir türlü izah edememektedirler. İlk yazı örneklerini veren Sümerlerde böy­le bir geçiş dönemine dair izler yoktur. Yi­ne iddiaya göre, Sümer çivi yazısı doğuya doğru sırasıyla Proto-Elam, Proto-Hint, Çin yazısının doğmasına; batıda da Eski Mısır, Ege ve Girit, Hitit yazısının oluş­masına yol açmış, deniyor. Zorla kabul edilen bu hipotezi desteklesin diye birçok örnekler gösterilmiştir, ancak hiçbiri ye­terli ölçüde değil. Otoriteler de bu yeter­sizliği gördükleri halde başka bir hipotez kurmak açıkça işlerine gelmemektedir. Halbuki çivi yazısı ile dolu tabletlerin ço­ğunda yazıyı Sümerlere öğretenin “Nabo” isminde biri olduğu belirtilmektedir. Nabo kelimesi “parıldayan” anlamına gelir. Nabo'yu sembolize ederken de çivi yazısında kullanılan sivri uçlu aleti seçmişler.

Yazıdan başka bilim öğretmişler, de­miştik. Bu bilim nasıl bir şeymiş, asıl bu­nu incelemek gerekir. Zira, kimin nasıl öğrettiğinden ziyade neyi öğrettiği daha önemlidir. Araştırıcının dikkat etmesi ge­reken en önemli nokta bu olduğu halde çoğunlukla unutuluyor. Kim tarafından öğ­retildiğini ve nasıl yapıldığını araştırıp bulmak muhakkak ki insana heyecan ve­rir. Hele bu gelişimin tarihini ortaya ko­yabilmek kadar gurur verici bir şey olamaz, araştırıcı için. Fakat konunun özüne inildiğinde görülür ki, asırlarca önce bir takım kişiler insanlara bazı şeyleri öğretmeye çalışırken, amaçları ilerde tanrılaştırılmak veya öğrettikleri şeyin saçma-sapan birtakım sözler haline gelerek fantazi yaratması değildi. Bugün ne yazık ki bu durumdadır anlatılanlar. İnsanların çoğu da sırf bu fantastik özelliğinden dolayı konuya eğilmektedir.

Hermetizm başlığı altında toplanan bu konulara çoğu zaman ezoterik, okült, mistik, gnostik, teozofik vs. gibi sıfatlar takılmıştır. Geleneksel olarak Hermetizm kelimesi daha uygun olu­yor, çünkü bu konuların öğreticisi olarak Hermes tanınmaktadır mitolojide. Böylece Hermetizm denilince; Hermes veya bir başka sıfatla anılan bilge kişilerin öğretisi anlaşılacaktır. Halbuki, ezoterik; batınî, içsel anlamına, okült; gaybî, gizli anlamına, mistik; sırrî, açıklanmayan anlamına, gnostik; hikmî, üstünbilimsel anlamına, teozofik; ledünî, tanrısalbilimsel anlamına gelir. Hermetizm, anlayış ölçüsüne göre bütün bu sıfatları taşıyabilir, ama yalnız biri veya birkaçı ile isimlendirmek eksik olur. Kimine göre şöyledir, kimine göre böyle. Anlayış ölçüsü o derece önemlidir ki, tarihte bunun iki garip örneğini görü­yoruz: İlki, teknolojideki hermetik deyi­midir: Hava, su geçirmeyecek şekilde ya­pılan lehimler için kullanılır. İkincisi de, bilhassa italyan edebiyatında, ermetismo akımıdır: Şiirde, anlaşılmaz ve kapalı sözler kullanarak okuyucuyu düşündürmeyi amaçlar. Bir diğer tuhaflık da tarih ya­zarlarında görülmektedir: Hermetizmi tek bir cümle ile geçiştirirken, simyacıların büyüyle ilgili öğrettikleri diye anlatırlar.

Hermetik öğretinin yazıldığı kitapla­rın çoğu çeşitli sebeplerle yakılmış, yasak­lanmış ve gizlenmiştir tarih boyunca. Bu özelliğinden dolayı da sayısız şarlatan or­taya çıkıp birtakım uydurma elyazmalarını orijinaldir diye reklam etmiş, çoğunluk­la çevresinde inandırıcı olmuş ve ardından yüzlerce zavallıyı sürüklemeyi başarmış­tır. Bu yüzden, günümüzde hermetik konular halk arasında boş inanç, büyücülük, zırvalık, sapıklık olarak bilinir. Amacım okuyucuyu kandırıp bu konuların aslında büyük sırlar sakladığını iddia etmek değil.

Kısa bir tarihsel gelişimini vererek ve ta­rih boyunca yazılanlardan bölümler akta­rarak bu konularla uğraşan kişilerin hangi sonuçlara vardıklarını ve nelerle karşılaş­tıklarını anlatmak istiyorum. Eski yazmalardan aktaracağım sözleri yorumlamak okuyucuya kalmış bir iştir. Başında da söylediğim gibi, aslında konunun en önem­li tarafı da bu: Kimin söylediği ve nere­den duyduğu ilginç olsa bile, ne demek is­tediğini anlamaya çalışmak daha faydalı oluyor.

Eğer geniş çapta bir Hermetizm tarihin­den bahsetmek gerekirse çağlar boyunca çeşitli medeniyetlerdeki bilimsel aşamalardan ve bunların kaynaklarından sözetmek lazım. Fakat, böylesine geniş bir konu hem çok uzun bir yazı serisini gerektirir hem de çoğu kim­senin canını sıkabilir düşüncesiyle, ancak ilginç sayılabilecek noktaları belirtip ardından Ortaçağ'ın efsanevi bilimleri olan Alşi­mi, Astroloji, Maji, Kabala ve benzeri konu­ları ve bunlara kaynak olan elyazmalarını ör­neklerle vermek istiyorum.

Tarihte eski yüksek medeniyetler diye bilinen kültür merkezleri, Amerika kıtasında­ki Aztek ve İnka'lar dışında, coğrafî bir ku­şak üzerinde yayılmıştır. Bu kuşak doğuda Çinlilerle başlar ve batıya doğru Hint, İran, Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Akdeniz böl­gesiyle İspanya'ya kadar gelir.

Amerika Kıtası

Amerika kıtasında 16. asrın başından Av­rupa'dan gelen yağmacı kâşiflerin boy göstermesi ile eski medeniyet sona erdi ve si­lindi gitti. Çoğunlukla böyle kabul edilir. Halbuki Aztek-Maya-Inka medeniyeti incelendiğinde görülür ki, bu halk beş asırdan beri be­yaz adamın gelmesini beklemiştir. Bütün dik­katlerini kendilerine miras kalan takvime ve zaman hesaplarına vererek, kurban olacakları günü beklemişlerdir. Bu zaman zarfında hiçbir ilerleme kaydetmeden, geçmişlerini unut­manın verdiği korku içinde, devamlı bir bek­leyiş bu halkın manen ölmesine yol açmıştı. Eski atalarının bıraktığı mirası korumaya ça­lışan, fakat bu mirası bir türlü değerlendire­meyen şaşkın bir toplum.

Ne Aztekler, ne Mayalar, ne de İnkalar geçmişlerini hatırlamaktadır. Mayaların bir kolu olan Quiche halkının son zamanlarda yazarak kaybolmamasını sağladığı Popol-Vuh destanı bunu ortaya koyuyor. Mitolojilerinde Kvetzal-koatl (Aztek), Kukulkan (Maya), Virakoça (İnka) ismini verdikleri bir adamın (daha sonra tanrı oluyor) halka yazıyı, kanunları, bilim ve sanatı öğrettiği anlatılıyorsa da pek fazla birşey öğrenmek mümkün olma­mıştır bunlar hakkında. Amerika'yı keşfeden gözü dönmüş yağmacılar altın bulma hırsı ile herşeyi parçaladıktan sonra, Hıristiyanlığı yay­mak bahanesi ile saldıran misyonerler, şeytanın eseri saydıkları bütün kültürü yıkıp üze­rine kiliseler kurunca, ortada incelenecek bir şey kalmamış oldu. Bugün bildiğimiz tek şey mükemmel bir takvim ve astronomik period hesaplarıdır onlardan kalan. İnkaların Quipu sistemi, anlatıldığına göre sözleri kaydetmek ve hesap yapmak için kullanılan oldukça ge­lişmiş bir sistemmiş. Pizarro sayesinde kı­lıçtan geçirilmedik birtek Quipu-kamayok kal­madığı için bu sistemi öğrenmemize imkân yok artık. Astronomideki bilgileri kendileri­ne miras bırakanlar herhalde tam olarak her­şeyi anlatmamış olacaklar ki, bunları doğru dürüst değerlendirecekleri yerde dinsel birer figür, ritüel bir gaye uğruna kullanmışlar.

Yukarıda isimlerini verdiğim mitolojik bilgeler birtakım şeyleri öğrettikten sonra kaçıp gitmişler, bir müddet sonra tekrar ge­leceklerini vaad ederek. Ne öğrettiklerini halk bilmemektedir. Zira, kendilerinden önceki toplum ile aralarında tarihsel bir kopukluk vardır, hatırlamazlar. Aztekler “Aztlan” (beyaz ülke) denilen yerden geldiklerini söylerler ama kendilerini “Tenoça” diye diğer başkalarından ayırırlar. Tenoça, Tolteklerin kuzeyden gelen saldırgan vahşilere verdikleri isimdir. Toltekler bir bakıma Anadolu'daki Proto-Hititlere benzer; geçmişten kalan bir medeniyetlerl vardır, saldırganların hücumuna uğrayıp kültürlerini gelen vahşilere aktarırlar. Ancak, Toltekler hakkında birşey bilinmiyor.

Maya­lara gelince; bunlar topluca Yukatan yarım­adasına doğru göçmüşler asıl memleketlerin­den. Sebebi bilinmiyor, geçmişlerinden de hiç bahsetmiyorlar. Göçten önceki devre ait bü­tün tarihlerini hatırlamaktan korkarcasına unutmaya çalışmışlar. Peru'ya gelen İnkalar burada “Queçua” (sıcak vadi halkı) denilen insanlardan birtakım şeyler öğrenmişler. Daha sonra da bunlar İnkalara karışarak unutulmuş. Bugün Peru'da Queçua olduğu sanılan yerli­ler geçmişe dair hiçbirşey hatırlamıyorlar. Zaten Quipu kullanmasını bilenler de katliam­da öldüklerinden geriye birşey kalmamış.

İnkaların Quipu sistemi dışında ilgi çe­kici tek şey, Maya ve Aztek takvim sistemidir. Bizim bugün kullandığımız ondalık sayı sistemi yerine yirmilik (vigesimal) sayı sis­temini kullanıyorlardı. Yirmilik sistemi Aztek-Maya dışında hiçbir yerde görmek mümkün değildir. Bu düzene göre; son derece has­sas bir biçimde hesaplanmış güneş yılı olan 365.242199 günü şöyle yazıyorlardı: 1.0.5.16.9.17.6.10. Burada yirmiye kadar olan her rakam ayrı bir sembol ile belirtilmektedir. Tak­vimlerine de esas olarak aldıkları bu yirmi sayısı insanı sembolize etmektedir: Yirmi tane uzantısı olan bir bütün (parmaklar ve baş). 20 gün bir ay olmaktadır; 20 ay bir yıl; 20 yıl bir devir... böylece uzayıp giden periodik sisteme 400 günlük period denilmekte ve sembolik takvimi belirlemiş oluyor. Kollar ve bacakları simgelemek için beşer günlük dört hafta vardır bir ayda. Seneyi de beşer aylık dört mevsime ayırmışlar.

Buna ek olarak kul­landıkları ikinci sistem 260 günlük takvimdir. 260 günlük period, takvimden ziyade ölçek niteliği taşır. 13 gün sayısı ve 20 gün ismin­den ibarettir. Ay-Güneş-Venüs periodları ile yakından ilgili olan bu devreyi geleceği be­lirlemek için kullanmışlar. Bir çeşit kehanet yöntemi denebilir. Ancak, falcılık ile hiç ilgisi yok. Tamamıyle astronomik birtakım orantı­lardan faydalanılmaktadır. Ayrıca, güneşin periodundan faydalanarak 360 günlük (18x20) bir devre bulmuşlar; daha doğrusu, bu on­lara miras kalmış. Zira, bir güneş yılının 360 günden fazla olduğunu ellerindeki hesaplama yöntemi ile hassas bir biçimde öğren­dikten sonra bu ek günleri “uğursuz” olarak nitelemişler. Ortalama 4 yılda 21 gün hataya yol açan bu günlerin kesinlikle ismi yoktur, gün olarak sayılmaz ve zoraki bir boşluk gibi görülür. Ellerindeki cetvellerde 360 olarak belirtilen bir devrenin aslında daha uzun olduğunu görmek onları korkunç bir şaşkın­lığa sürüklemiş olmalı. Bu duyguyu bizim anlamamız çok zor. Şöyle düşünelim: Bir yerden birtakım bilgiler alıyorsunuz, öyle ki, bunlar sayesinde oldukça hassas hesaplar ve gözlemler yapmanız mümkün. Ancak, yine aynı yerde bu hesaplarla yapılmış gözlemle­rin cetvelleri, sizin bulduğunuz değerlerden daima biraz farklı çıkıyor. İşte bu şaşkınlık Aztek-Maya medeniyetinin dinsel inançlarının temeline çöreklenmiştir. Ellerindeki bilgi on­lar için başkalarından aktarma bir nitelik ta­şıyordu. Hafızaları kuvvetliydi, kullandıkları bilgiler son derece mükemmeldi, fakat bu­nu değerlendirecek yeterli kapasiteden yok­sundular.

Astronomi yanında tıb ile ilgili birtakım şeyler de öğrenmişlerdi. İnsan bedeni ve özellikle kanla ilgili bilgiler, eski kozmik dü­zeni tekrardan geri getirecek zannettiler. Kan, bilhassa canlı insan bedeninde büyük önem taşır. Biz bugün bunun önemini yalnız tıbbi açıdan ele alıyoruz. Kanın dolaşımı fizik be­denin işlemesini sağlıyan bir ortam yarat­maktadır. Fakat bu özellikten yararlanarak başka sistemlerin harekete geçmesini sağla­yacak ortamlar da yaratmak mümkündür. İs­panyolların gelmesine iki asır kala, bu bilgiyi garip bir gaye uğruna kullanmaya başlamış­lar: Kullanılacak malzeme bulmak için etra­fa saldırarak insan avına çıkmışlar. Yakala­dıklarını da, artık birer mabed haline gelen bilim merkezlerinde canlı canlı keserek, kanlarını tanrı diye kabullendikleri güçlerin hiz­metine sunmuşlar. Kanın önemini ve hangi işlerde kullanıldığını biliyorlardı. Ancak, bu­nu anlamaktan acizdiler. Birtakım kozmik güç­lerin varlığını öğrenmek onlarda korku ya­ratmıştı. Bu güçleri kullanabilecek duruma gelmek oldukça yüksek bir şuur seviyesini gerektirir. O da bunlarda yoktu. Ellerindeki hesaplama yöntemi ile ilerde başlarına bir felaket geleceğini biliyorlardı. Ama bu fela­ketten kurtulmak için ne yapacaklarını, nasıl kurtulacaklarını anlayamadan tabiat kanunla­rının dışında hareket etmeye başladılar. Kanunların acıması veya kayırması yoktur. Ni­tekim, şuursuzca kullandıkları birtakım güçler bazı kanunları harekete geçirdi ve İspanyol­lar tarafından yok edildiler. Hem öylesine bir yok oluş ki, kendileri ile birlikte bir türlü anlayamadıkları bilgiler de silindi gitti.

Hermetik olarak nitelediğimiz bu bilgi­lerin insan için hayatî önem taşıdığına ilerde değineceğim. Burada güzel bir örnekle kar­şılaştığımız için belirtmek gereğini duydum: Anlamadan ezberlemek ve bunu pratik olarak kullanmaya kalkmak, işin önemini acı bir şekilde ortaya koyuyor. Aztek, Maya ve İnka isimleri ile tanıdığımız bu insanlar hazıra konmuş bir toplumu oluşturur. Hazır bulundukları şey bilgiydi. Önce zevkle ve heyecanla sarıldıkları bu nimet; daha sonra onlar için korku, dehşet ve ıstırap kaynağı oldu. Bu duruma sebep olan şey de, ruhsal seviyele­rinin bu bilgiyi hazmedemeyecek bir ölçüde oluşudur. Anlayabilmek için gerekli birikim­den yoksundular. Elimizde kalan birkaç parça yazmadan öğrendiğimize göre; gökyüzündeki ürkütücü boşluk, tabiatın esrarlı güçleri ile kendilerine miras kalan bilgi arasında ezil­menin ıstırabını ilâhîler ve ağıtlarla dile getir­mişlerdir daima:

“Eskilerin  anlattığı  gibi değil.

Onlar da yok artık aramızda,

Tanrılar kaybolup karanlık çöktüğünde.

Göğün boşluğuyla yerin altından,

Ölüm bizi içine çekiyor.

Geri gelin, ey gidenler!

Ne yapmamızı söyleyin bize.

Korkuyoruz, korkuyoruz.”

Birkaç el yazması dışında, elimizdeki tek eser Mayaların bir kolu olan Quişe halkının tarihsel geçmişini yansıtan Popol Vuh ismindeki derlemedir. Popol Vuh, 16. asırda yazılmış olmasına rağmen, nesilden nesile ak­tarılan birtakım hikayelerle, efsaneleşmiş baş­langıcı ve unutulmuş tarihi yansıtması bakımından önemli bir kaynak. Ne var ki, ale­gorik anlatımın içinden hermetik bilgileri çı­karabilmek oldukça zor.

Beyaz adamın istilasından önceki Ame­rika halkının karmaşık ruh dünyasını katledildikleri yerde bırakarak, Pasifik Okyanusu­nun öbür tarafına; Çin sahillerine geçebiliriz artık.

Fakat, bu geçiş esnasında dikkatimizi çeken bir şey yok mu? Bir sürü irili ufaklı adaların yer aldığı Pasifik Okyanusu halkının da kendisine ait bir geçmişi var elbet her­metik açıdan. Ancak, bu öğretiler bize yete­rince ulaşmamış olduğundan, onlar hakkında bir fikre sahip olmamız güçleşiyor. Ayrıca, bugün orada yaşayan yerli halkın geçmişi Amerika ve Asya kıtalarındaki atalarına da­yanmaktadır. Ataları adalara göçettikleri za­man, karşılaştıkları asıl yerli halk zaten yıp­ranmış ve tükenmişti. Kısa zamanda da kay­bolup gittiler yeni gelenlerin arasında. İşte bu iki sebep yüzünden sistematik bir hermetizmin izlerine rastlamak kabil olmamış­tır.

Japonya

Çin sahillerindeki Japon ve Kore halkı için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Ancak, Japonya'da Çinlilerin etkisi görülme­den önce sistematik bir hermetizmin izleri­ne rastlanmıştır. 2. Dünya Savaşına kadar, Japon adetleri gereğince dışarıya bilgi veril­mediği için, zannediliyordu ki Çinlilerle ilişki kuruncaya kadar Japonlar iptidaî bir seviye­deydiler. Halbuki M.S. 5. asırda Çinlilerin et­kisi görülmeden çok önceleri “Şinto” ismi altın­da hermetik bir sistemin varlığı ortaya çıka­rılmıştır.

Şinto sisteminin temelinde “kami” kavramı yatar. Kami kelimesi ruh, benlik, üs­tün varlık anlamına gelir. Var olan herşeyin bir kami'si vardır. Diğer bir deyişle; tabiat kami'lerle kaplıdır. Ölüm ötesi hayat da ta­biatın bir parçası sayıldığından, kami'ler ora­da da mevcuttur. İlginç olan, Şinto sistemi ahlâkî hiçbir öğreti getirmemektedir: “Kal­binin gerçek sesini takip et” der. Kami'lerin sırrına varabilmek için tek yol budur. Kalbin atışları nasıl insanın hayatta kalma­sını sağlıyorsa, onun sesini dinlemek de asıl benliğe (kami) ulaştırmaktadır insanı. “Kalbin Gerçek Sesi” bir bakıma vicdan sesi ile eşdeğerlidir.

Kami'lerin öğretisi veya yolu anlamına gelen Şinto sisteminin kurucusu bilinmediği gibi, doğmalardan da uzak olan bu öğretinin yazılı bir kaynağı yoktur. Bedensiz varlıklar ile bedenliler arasındaki hiyerarşik düzen, sa­hip oldukları kami'nin niteliğine bağlıdır. Bu bakımdan, insan kendi kami'sini yücelterek birçok bedensiz varlıktan daha üstün bir se­viyeye gelebilir. Fakat buradaki “kami” kav­ramı ile spiritüalist anlayışın “ruh” terimini karıştırmamak gerekir. Hernekadar batı dil­lerine yapılan tercümelerde bu kelimenin ruh veya üstün varlık anlamına geldiğini söylemişlerse de, esasında “tasarruf kuvveti”ni belirlediğini görüyoruz. Eğer ruhu “tasarruf kuvvetine sahip şuur” olarak tarif edersek; kami, ruhun melekesi olmaktadır. Esasında, herşeyde bir kami olduğunu söylerken bunu kasdediyorlar. Kami bir potansiyeldir. Bunu harekete geçirmek için “kalbin sesini” din­lemek gerekiyor. Fakat, bu sesi duyabilmek kolay değil. Daha önce insanın kendisini tas­fiye etmesi gerekmektedir. Bu tasfiye işle­mini, isterseniz Japonların mitolojik anlatı­mından öğrenelim:

Şinto öğretisinin yazılı bir kaynağı yoktur. Kuşaktan kuşağa anlatılagelen mitolojik tasvirlerle, imparator Temmu devrine kadar gelebilmiştir. Temmu, gelecek kuşakların geçmişini unutmaması için bu anlatılanların yazılmasını emretmiş. Kojiki ve Nihongi (Kadim Tarih ve Japon Ta­rihi) ismi altında iki eser meydana gelmiş böylece, M.S. 8. asrın başında. Kojiki'nin birinci kısmında Yaratılış'dan bahsedilir. Başlangıçta kaos varmış. Boşlukta yüzen şekilsiz bir yağ veya yumurta olarak ni­teliyorlar bu kaos halini. Ancak, içinde hayat taşıyan canlı bir şey varmış ve bu aniden belirivermiş. Kamış sürgünü olarak sembolize edilen bu şey, kami'si sayesinde bir çift şey yaratıyor. Bunların belirli bir ismi olmadığı için şey diye anlatıyoruz. Birbiri ardından yedi çift ve bunların nesilleri gelmektedir. Erkek ve dişi kardeş olarak doğan her çift birleşerek kendi neslini oluşturuyor. Bu yedi nesil hakkında fazla bir bilgi yoktur. Sekizinci çift sonuncularıdır: İzanagi (Erkek davetçi) ve İzanami (Kadın davetçi). Kendilerinden evvelki çiftin isteği üzerine ilk kara parçasını yaratıp buraya inerler. İndikleri adanın ismi Onogoro'dur (kendiliğinden pıhtılaşan şey).

Bu çift, indikleri adanın üzerinde çiftleşerek her biri kendi kami'sine sahip unsurları doğururlar. Son olarak Ateş kalmıştır doğurulacak. İzanami Ateşi doğururken bunda saklı olan kami'ye dayanamaz ve yanarak ölür. Karısının ölümüne çok üzülen İzanagi ağlar ve gözyaşlarından bazı kami'ler daha vücud bulurlar. Öldükten sonra Yomi'ye {Karanlık, kasvetli dünya) giden İzanami'yi ziyaret eden kocası geri gelmesi için ona yalva­rır. Yaratma işlemini henüz bitirmediklerini söyler ona. Fakat İzanami “o dünyanın meyvasını yediği için” artık geri dönemeyeceğini anlatarak karanlığa gömülür. İzanagi bir ışık bulup daha derinlere dalarak onu görmeye çalışır. Karşısında dehşet verici, çürümüş, kurtlanmış birisi var­dır. Kadın bu durumda kocası tarafından görülmesine tahammül edemez ve onun peşine karanlığın cadılarını salar. Karan­lık dünyadan kaçan İzanagi kurtulur ve çıkış kapısına büyük bir kaya yerleştirir. Ölüler âlemine inen İzanagi tekrar ge­ri döndüğünde kirlenmiş olduğunu görür ve temizlenmesi gerektiğini anlar. Nehirde yıkandıktan sonra, sol gözünden Amaterasu (Göğün Işığı) ve sağ gözünden Tsukiyomi (Gecenin Parıltısı) ve burnundan da Susanowo (Coşkunluk) kami'leri çıkar. Daha sonra İzanagi tarafından doğurulan başka kami'lerle yaratılış tamamlanır ve bunlarla ilgili mitlerin anlatımına geçilir.

İzanagi örneği bize “kalbin sesini dinlemek” için önce ne yapılması gerektiğini anlatmaktadır: Ateşi doğuran fakat ona tahammül edemeyip yanan İzanami sem­bolü, arzu ile ortaya çıkarılan bilginin karşısında hissiyatın yanışı ve karanlığı seçmesini belirlemektedir. Karanlıkta ka­lan hisler yozlaşmakta ve kötülük kami'le­rini oluşturmaktadır. Eğer İzanagi gibi in­san bu karanlığa girerse, oradaki kami'ler çevresini kuşatacaktır. İzanagi'nin kurtuluşu, iradesini kullanıp arzuladığı karısın­dan kaçışı ile mümkün olmuştur. Fakat, ateşten aldığı ışık olmadan onun gerçek yüzünü göremezdi. Nitekim onu gördükten sonra kaçmış ve çıkış kapısına bir engel koymuştur. Karanlıktan kurtulduktan sonra yıkanması da, orada üstüne bulaşan kami'lerden sıyrılmasını simgeliyor.

Böylece ortaya şu gerçek çıkmaktadır. Başlangıçta, irade ve hisler birlikte çalı­şarak bazı güçlerin elde edilmesini sağlar. Ancak hissiyat, bilgi karşısında dejenere olur ve ondan uzaklaşır. Eğer insan hisle­rinin peşinden giderse karanlığa gömüle­cek ve başına çeşitli belalar gelecektir. Bu karanlığa iniş halini insan yaşamak zorun­dadır, zira gerçeği görmeden hislerin çe­kiminden kurtulamaz. Bunu anlayabilmesi için rehberi bilginin ışığı olacaktır. Ka­ranlığın dehşetini yaşadıktan sonra artık tekrar oraya dönmemek üzere o yolu ka­patması gerekir. Ardından da temizlen­mesi ve hislerin bıraktığı karanlık tesirle­ri yıkaması lâzımdır. Ancak bundan sonra tek başına yeni güçleri kazanması müm­kün oluyor.

Şinto sistemi pratikte basit fakat ge­çerli bir öğretiyi esas alır. Teorik açıdan fazla gelişmemiştir. Belki de bu sebepten, batısında yeşermiş diğer güçlü öğretilerin gölgesinde kalarak tesirli olamamış. Kami'lerin yanısıra, bunları dengeleyen bir güç olarak “Musubi”, gerçekçi ve doğru yaşama ilkesi “Makoto”, tasfiye ve temizlenme ge­reği olarak “Harai” dışında başka bir kav­rama pek önem vermez. Diğer hususları kişinin kendisine bırakmıştır: “Yaşa ve gör” prensibini benimsetir. Eski bir Japon şiirinden şu mısralarla Şinto yolcusunu anlamak zor olmasa gerek:

“Haberim olmadan burada oturmuşum.

Değersizliğimi görünce,

Şükran duygusu ile dolan gözlerimden,

Yaşlar boşanıyor.”

Şinto öğretisinin basit fakat pratik metodu yanında, batıya yöneldiğimizde, teorik bakımdan anlaşılması güç fakat o ölçüde de etkili bir dizi öğretiler beklemektedir bizi. Bunların ilki olarak Çin hermetizmini ele alacağız.

--- Birinci Kısmın Sonu ---