PDF dosyası 158 Kb

 

Hayatınızın Renkli Olmasını İster misiniz?

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 19 – 1987 Kasım/Aralık

 

Belki duymuşsunuzdur, matematik diye bir bilim var. Bu bilimin acaba ne kadarından günlük       hayatınızda faydalanıyorsunuz? Meselâ, üzerinden akın akın geçtiğiniz Boğaz Köprüsü, matematik esaslara uygun olarak yapılmasaydı, şimdiye kadar içinizden çoğu denizin dibini boylamıştı. Ama, hemen hemen hiçbiriniz nasıl yapıldığını bilmeden o köprüyü kullanıyorsunuz. Yâni, diğer bir deyişle, matematiğin "m"sinden anlamasanız bile, matematik sayesinde önünüze faydalanabileceğiniz bir şey çıkıyor.

Etrafınıza biraz olsun dikkat ederseniz, bu gibi örneklerle çevrildiğinizi farkedersiniz. Ampulün yapımında vazgeçilmez olan fizik kaideleri bilmezsiniz. Elektrik nedir, onu da anlamazsınız. Ama, ampul ve elektrik sayesinde ışığın nimetlerinden her an faydalanırsınız. Buzdolabındaki soğutma sistemi için hangi gaz kullanılır? Bilmenize hiç gerek yok. Zaten bilseniz, ne işinize yarayacak. Maksadınız evde soğuk gazoz içmekse, önce gidip para kazanır ve ardından bir buzdolabı alırsınız. Ama, soğutma sistemlerini öğrenmekle elinizdeki gazoz şişesini soğutacağınızı zannedersiniz, bunun adı gâliba enâyiliktir.

Şimdi, aynı örnekleri başka bir alanda düşünün. Nasıl soluk alıp verdiğinizi biliyor musunuz? Heyecanlanıp nefes nefese kaldığınızda, kalbinizin daha sık kan pompalaması gerektiğini ayarlayan biyolojik mekanizmadan haberiniz var mı? Yok, elbette. Zaten bunları bilseniz de yine aynı şey olacak. Heyecanlanınca, yine kalbiniz paldır küldür çalışacak, v.s...

Örnekleri bu sefer biraz daha değişik bir alana kaydıralım. Ölünce hangi diyâra gideceksiniz, biliyor musunuz? Hayır. Bu dünyada ne işiniz var, farkında mısınız? Ne mümkün. Niçin başkalarını kollayıp onları eleştiriyorsunuz da kendi yaptıklarınıza hiç kusur bulmuyorsunuz, diye düşündünüz mü? Ne münasebet! Bunları bilip farkına varsaydınız ne değişecekti? Ölmekse, yine ölecektiniz. Yaşamaksa, yine yaşayacaktınız. Düşünmekse, yine düşünecektiniz. Ama, işte burada duralım.

Bazı şeylerin farkına vardığınız zaman, düşünceleriniz de farklı olacak. Düşünceleriniz farklı olunca, yaptıklarınız da farklı olacak. Yaptıklarınız farklı olunca, karşılaştığınız olaylar da farklılaşacak. Böylece yaşamınız değişecek. Daha değişik bir hayat yaşayacaksınız. Sonunda, elbette yine öleceksiniz. Üstelik bu dünyaya niye geldiğinizi de bilmeden öleceksiniz. Ama, yaşadığınız süre boyunca daha değişik olaylarla karşılaşacaksınız.

Şu an içinde bulunduğunuz şartlar sizi rahatsız mı ediyor? Mutlaka ediyordur. Yaşadığınız hayattan beklediğinizi bulamadınız mı? Elbette bulamamışsınızdır. Daha iyisi olsun ister misiniz? Evet, istersiniz. Öyleyse gelin, bu hayatın şartlarını değiştirelim.

Nasıl değiştireceğiz? Bir tür devrim yaparak hükümeti filân devireceğimiz yok. Devireceğimiz engel, kendimiz olacak. Çünkü, bu şartlar altında yaşamamızın tek sebebi, biz kendimiz olmaktayız.

Nereden mi öğrendim bunu? Fazla kafanızı yormayın. Nasıl olsa işinize yaramaz. Elektriği de bilmiyorsunuz, ampulün nasıl yapıldığını da. Ama, ışığı yakınca ortalık aydınlanıyor, etrafınızı görüyorsunuz. Bu da öyle birşey. Neyini nasılını hiç kurcalamayacaksınız. Yoksa, elindeki gazozu soğutmak için oturup, soğutma sisteminde hangi gaz kullanılır diye kitap karıştıran adama benzersiniz. İşte, size buzdolabı hazır. Cebinde parası olan alır bir tane. Eğer içinizde herhangi biriniz, cebinde bu anlatacaklarımı alacak kadar alınteri biriktirmiş ise, işte buyursun alsın. Eğer bu söylediklerimi anlayabilmeniz için gerekli alınterini dökmediyseniz, derhal bu dergi sayfasını bir kenara bırakıp hayata atılın. Sizin sıranız gelmemiş henüz. Daha önce başka şeyler yaşamanız gerekiyor.

Ben bu toplum içinde hiçkimsenin şu an okumayı yarıda kesip, dergiyi bir kenara atacağını zannetmiyorum. Çünkü, hemen hemen herkes daha iyisine, daha güzeline, daha doğrusuna lâyık olduğu inancındadır. Zannedilir ki, görünmeyen birileri hep hakkımızı yemekte, başkalarını kayırıp bize üvey evlât muamelesi yapmakta. Halbuki, biz nelere lâyığız. Biz ne kadar iyi insanlarız. Biz nasıl da çabalayıp duruyoruz. Değil mi? Evet, birşeylere lâyıksınız elbette. Ne kadar iy olduğunuzu, kendinizi tanıtırken belli ediyorsunuz. Nasıl çabaladığınızı da yaptığınız işlerden anlamamak mümkün değil. Zaten, lâyık olduğunuz şey ne ise, bu sayede ortaya çıkıyor.

Tepenizde, keyfine göre sizi veya başkasını kayıran, çamurlarda sürükleyen, altınlara boğan bir zorba çetesi yok. Sadece, herkesin tabi olduğu ve herkes için aynı biçimde işleyen bir sistem var. Şunun veya bunun keyfine göre değişmeden, devamlı aynı kaidelere göre işleyen bir sistem.

Bu sistemin ne olduğunu, hangi kıstaslara ve kaidelere göre çalıştığını sizin bilmenize gerek yok. Zaten henüz böyle bir imkânınız da yok. Boğaz Köprüsünden geçerken, bunu nasıl yapmışlar diye oturup düşünmeniz, size o köprüden sağ salim geçme ayrıcalığını mı kazandıracaktır? Yoo, kim demiş. Sadece, köprü başında durup öyle bakarsınız ve durmadan geçer gider zaman. Halbuki, bu köprüyü sizin geçebilmeniz için yapmışlar işte. Orada duruyor. Sağlam olduğu da belli. Zâten, kazârâ bir uzmanı çıkıp da size o köprünün planlarını gösterse, bir şey mi anlayacağınızı zannediyorsunuz? Köprüye baktığınız gibi bakarsınız onlara da.

Öyleyse, teknolojinin önünüze serdiği kolaylıklardan nasıl faydalanıyorsanız, aynen o ölçüde faydalanın bu sistemin size verdiği nimetlerden. Nasıl ve nedenini karıştırmayın. Anlamazsınız. Anlamayacağınız gibi, elinizde nasıl olduysa üç-beş bilgi kırıntısı toparlayabildiyseniz, onu da kaybedersiniz. Çünkü, anlamadığınız halde anladığınızı zannedip, kendi kendinize hayâl mahsûlü saçma sapan kaideler icât edersiniz. Sonra bunları gerçekmiş gibi kabullenerek, yaşadığınız hayâli arap saçına çevirirsiniz. Diğer bir deyişle, daha fazla bilgim olsun derken, bu sistemin bilgi edinmeniz için önünüze serdiği imkânları kullanamaz hale gelirsiniz. Böylece, amaç dışına çıkarak, başlarsınız kıvranmaya.

Demek ki, ilk kaide şu: Anlayamadığınız şeylere burnunuzu sokmayın. Yoksa, saplandığınız yerde kalırsınız. Eğer birisi size kâinatın nasıl işlediğini, ruhların nereden gelip nereye gittiğini, tanrının kim olduğunu, cennet ve cehenneme hangi yoldan gidildiğini anlatıyorsa, onu masal dinler gibi dinleyin. Çünkü, kendi kafasında kurduğu hayâlleri size anlatıyordur. Bu dünyada tatbikatı olmayan konular hakkında, bu dünyaya ait varlıklar herhangi bir bilgiye sahip değildir. Sahip olmaya da ihtiyaçları yoktur. Bu dünyaya ait varlıkları ilgilendiren şeyler bu dünyaya ait şeylerdir ve onların bu dünyaya yönelerek, önlerine sürülen tatbikat alanıyla ilgilenmeleri en doğru olanıdır.

Öldükten sonra, öbür dünya denilen yere giden varlıklar da o ortama yönelerek, oradaki şartlara göre bir tatbikat alanı içinde bulunurlar. Bu dünyadaki insanlar burada sistemin nasıl çalıştığını bilmedikleri gibi, öldükten sonra oraya gittiklerinde de yine aynı sistemin nasıl çalıştığını bilmezler. Çünkü, ne orada ne de burada gâye, "bilgiç dede" olmak değildir. Gâye, tekâmül etmektir. Tekâmül etmek, sistemin işleyişiyle ilgili bir konu olduğu için, hakkında lâf gevelemek boşunadır.

Önünüzde bir köprü durmaktadır ve siz karşıya geçmek istiyorsunuz. Haydi, geçin. İşte, o köprüden geçerken tekâmül ediyorsunuz. Daha fazlasını kurcalamayın bu konuda. Çünkü, şu sırada sizde karşıya geçme isteğini doğuran bir dürtü vardır ve onun ne olduğunu bilmezsiniz. Üstelik, dikkatinizi bu istek doğrultusunda yönlendirerek, köprüden geçme fiiliyle uğraşmanız, sizin için yapılacak en doğru iştir.

Lâfın kısası, burası ile, bu hayatınız ile, içinde bulunduğunuz ortam ile uğraşın. Kafanızı kurcalayan konu bu olsun. Bu alanda birşeyler yapmaya, birşeyler bulmaya çalışın. Yani, siz kendinize bakın. Bırakın başkalarına ait tatbikat ortamlarındaki konularla ilgilenmeyi.

Ama, insan günlük hayatında bazen bir konuyu merak eder ve araştırma yapmak ister. Yapar da. Kimisi matematikle uğraşır, kimisi biyoloji ile. Kimisi resim yapmasını sever, kimi de piyano çalar. Bu seviyede kalmak üzere, metapsişik konuları da merak edip bunlarla ilgilenmek, araştırma yapmak istemek faydalı bir hobidir. Merak edin ve araştırın. Bir hobi olarak. Yoksa, koşmaya başlayan herkesin dünya rekoru kıramayacağı gibi, sizin bu alanda karşılaşacağınız şeyler de alelâde olacak ve bilimsel açıdan bir kıymet taşımayacaktır.

Yapılan araştırmalarda bilimsel açıdan bir kıymet aranıyor ise, öncelikle o araştırmayı yapan kişilerin bilimsel bir disiplin içinde olmaları gerekir. Yani, gerekli olan şey temel eğitim ve zihin yapısıdır. Eğer araştırma yaptığınız alanda, sizi yönlendirecek bilimsel eğitimden ve zihin yapısından yoksun iseniz, yaptığınız şeye bir çeşit oyalanma denir. Bunu, özellikle bu toplumu dikkate alarak söylüyorum. Çünkü, en azından temel seviyede ne tıp ne de fizik-kimya bilgisi bile olmayan bir sürü kendini bilmez şaşkının, büyük bir kibir ile derin araştırmalar yaptıklarına ve gûya yüce gerçekleri bulduklarına inanmış olduğunu kendi gözlerimle gördüm.

"Bu dünyaya yönelin, içinde bulunduğunuz ortamla ilgilenin" derken, iki husus var dikkat edilecek. Daha doğrusu, genel olarak iki ayrı davranış biçimi görülüyor insanlarda. Bunların ilki, dış görünümleriyle zâten sadece bu dünya ile ilgilenir izlenimi veren insanların davranışlarıdır. Doğuştan hödük olanlardan başlayıp, cin gibi şeytana külahını ters giydirenlere kadar uzanan bir skala içinde envai çeşit insan bulmak mümkündür bu görünüme uyan. Adım başı bir örneğe rastlamanız gayet tabiidir. Bazen öyle şeyler yaptığınız olur ki, aynaya baktığınızda da bu sınıfa uyan birisiyle karşılaşırsınız.

Bu insanlar aslında sadece içinde bulundukları ortama yönelmekte ve başka bir şey düşünmemektedirler. Fakat, bunları daha yakından inceleyecek olursanız, genellikle zâten hiç düşünmediklerini anlarsınız. Beyinlerinin içinde kaotik bir sis bulutu, yarı karanlık ve uğultulu bir mağara boşluğunda dalgalanıyor gibidir. İçgüdüler, çağrışımlar ve otomatik reaksiyonlarla çalışan bir et-kemik yığını gibidirler. Bazılarında bu çalışan mekanizma dış görünüşü ile zekâ belirtisine rastlanacağı izlenimini verirse de, aslında bu insanların zihninde şartlı reflekslere benzeyen bir yapı oluştuğu için zekî gibi görünürler.

Ancak, hepsi de bu kadar ilkel sayılmaz. Bazılarında zaman zaman ortaya çıkan beyinsel kıvılcımlar vardır. Bir an için uyanır gibi olurlar ve sonradan yine otomatik davranışlara ve klişeleşmiş zihin yapısına dönerek uyuşukluğa devam ederler. Bu insanlar için hayat bir örs, olaylar da çekiç gibidir. Kendileri de ikisinin arasında şekil verilen ham demire benzerler. Sistem, bu ham demir parçalarını ateşe sokup ısıttıktan sonra evire çevire örsün üzerinde döverek şekillendirmeye başlar. Soğuyup katılaşanları tekrar ateşe sokar. Bükülecek kıvama geldiklerinde, yeniden örsün üzerine koyar ve tekrardan başlar çekiç inip kalkmaya.

İkinci tür davranış biçiminin görüldüğü insanlarda, değişik oranlarda düşünme faaliyeti başlamıştır. Günün birinde, tepelerine inip kalkan çekicin ve üzerine yatırıldıkları örsün ne olduğunu anlamak için bir dürtü duyarlar içlerinde. Bu insanlar da dış görünümleriyle daha önce bahsettiklerimden farklı değillerdir. Ama, iç dünyalarında onları farklı kılan bir faaliyet başlamıştır: Bölük pörçük de olsa, azar azar da olsa düşünmek! Ne oluyor, nedir bu, ben neredeyim, niye bunlarla karşılaşıyorum, gibi sorular takılır zihinlerine bâzen. Bu tür bir başlangıç da o varlık hesabına çok sevindirici bir gelişmedir.

Sakın ola yanlış kanaatlere kapılmayın. Üç-dört üniversiteden diplomalı nice allâme tipler vardır ki ilk olarak tarif ettiğim sınıfa uyarlar. Keza, öylesine basit ve sıradan kişiler de vardır ki gerçekten düşünmeye başlamışlardır. İnsanların kendi aralarında verdikleri payeler ve değer yargıları burada bir ölçü birimi değildir.

İşte bu ilk düşünme kıpırtıları ile, insanın bazı şeylerin farkına varmaya başladığını görüyoruz. Bundan sonra da yorumlar faslı ortaya çıkıyor. Hayat şudur, olaylar şöyle meydana gelir, v.s... Ardından değişik değer yargıları oluşmaya başlar: "Hımm, bak! İyilik yapınca iyilikle karşılaşırsın. Kötüler ergeç cezasını bulurlar... Hayır, hiç de öyle değil! Dünya kötülerin dünyası. Yolunu bulan mis gibi yaşıyor, iyilik yapan da enâyiliğiyle kalıyor."

Böylece, bir oraya bir buraya yeltenip duran insanların bir yol göstericiye ihtiyâcı olmaya başlıyor. Daha o seviyede, "aman kardeşim benim şimdi yolu seçmek için bir yardıma ihtiyâcım var, bana biraz bilgi ver" diyecek hali yok kimsenin. Ama, sistem kusursuz çalışmaktadır ve ihtiyâç hasıl olduğunda ne gerekiyorsa o zuhûr eder.

Nitekim, eski devirlerde toplu ihtiyâçlar hâsıl olmuş ve buna göre de gereken yardımlar yapılmıştır. O devirlerin yapısı gereği, tanrı elçisi veya habercisi gibi isimler verilen kişiler aracılığıyla bazı komprime ve klişeleşmiş düşünme modelleri gönderilmiştir insanlara. Kullanılabilme açısından, bu düşünme modelleri hâlâ geçerlidir. Örnekler o devirlere uygun verilmiştir, ama esaslar aynıdır. Kafası henüz yeterince çalışmayanlar ise esasları anlayamadıkları için, o içgüdüsel motor seviyeleri ile hâlâ eskiden verilen örnekleri taklit etmeye çalışırlar. Onların anlayabilme kapasitesi o kadardır. "Adım Hıdır, elimden gelen budur" misali, kimseyi küçümsememek gerekir. Sizin de elinizden gelen, aslında çok farklı sayılmaz.

En iyi yol gösterici, hayatın kendisidir. Ama, onun doğruyu gösterme yöntemini biraz olsun anlayabilmeniz için, asırlar boyunca kendisiyle birlikte olmanız gerekecektir. Değişik dekorlar içinde, farklı repliklerin denendiği bitip tükenmeyen bir komedya tekrarlanıyor her an. Ne yapacağını şaşırıp, sahnenin ortasında zırvalamaya başlayanların imdâdına da işte o her devirde geçerli temel kaideleri anlatan "kutsal" kitaplar yetişiyor. Onları okumak ve anlamak zorunda değilsiniz. Bekleyin, kafanıza inip kalkan çekiç sayesinde bir gün mutlaka bulursunuz ne yapmanız gerektiğini. Ancak o zaman farkedersiniz ki, kitaplarda anlatılanları vaktiyle okumuş olsaydınız, bunca zahmete katlanmanıza gerek kalmazmış!

Maksadım, kutsal denilen kitapların satışını arttırmak değil. Konunun püf noktası, zihninizdeki değer yargılarınızı ve düşünce kalıplarınızı nasıl ve hangi kıstaslara göre daha faydalı bir biçime sokabileceğinizdir. Hayatın kendisiyle olan diyaloğunuzda bu kıstasları farkedemiyorsanız - ki bu henüz mümkün değildir - o zaman en güvenilir kaynağın bu kitaplarda anlatılanlar olduğunu kabullenmek zorundasınız. Başka kaynakların olduğu da söylenebilir. Ama, kafanıza inip kalkan hayat balyozunun darbelerini yumuşatmanızı sağlayacak tek kaynak, şimdilik bu kitaplardadır.

Kısacası; daha iyi, daha güzel ve tatmin edici bir hayatınız olmasını istiyorsanız, zihninizde katılıp kalmış değer yargılarınızı ve donmuş düşünce kalıplarınızı değiştirin. Bunu da hayatın içinde yaşayarak ve her anını tam bir zihin uyanıklığı ile izleyerek elde edebilirsiniz. Hayatı anladıkça, ona bakış açınız değişir. Hayata bakış açınız değişince de hayatınız değişir. Bu, sübjektif bir değişiklik değildir. İyi bir gözlemci de dışarıdan baktığında, sizin hayatınızın gerçekten değiştiğine tanık olacaktır. Yeter ki kafanızın içindeki kalıplardan kurtulun. Bakın ondan sonra neler olacak!

---oOo---