PDF dosyası 169 Kb

 

GÖRÜNMEYEN  İLİŞKİLERİMİZ

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 16 – 1987 Mayıs/Haziran

 

Bir yıl önce patlayan Çernobil reaktöründen sinsi bir illet yayıldı. Belki beş yıl, belki on yıl sonra görünür hale gelecek bir yıkımın bedenimizi nasıl kemirdiğini bilmiyoruz. Süt, et, fındık, çay derken ne kokusu ne de rengi olan küçük radyoaktif maddeler yavaş yavaş içimizde birikiyor. Bütün dünyayı bir anda ayağa kaldıran bu olayın bir benzerini her an zâten yaşadığımızı hiç düşündünüz mü?

 

Güngör bey, son üç yıldan beri sağ yanında devamlı ağrılar ve kasılmalar olduğunu söylüyordu. Özellikle sabah kalktığında, sanki çok az uyumuş gibi zihninde bir bulanıklık başlamıştı. Ağrı giderici ilaçlar veren doktorla yetinmedi. Bir klinikte testler yaptırdı. Kan analizinden röntgen taramasına kadar bir sürü işlem uyguladılar. Sonuç sıfır. Güngör bey bu testlere göre aslan gibiydi, mâşallah. Ama, bedeninin sağ tarafındaki ağrılar ve kasılmalar da bir başka aslanın pençesi gibi bırakmıyordu onu.

Beyninde tümör de yoktu. Çernobil de henüz patlamamıştı. Çalıştığı yerden memnundu, işleri iyi gidiyordu. Eşiyle olan ilişkisi de gayet sağlıklıydı. Sonunda bir psikoloğa başvurdu. Günlük olağan stresler dışında yaşamını etkileyen bir sıkıntısı olmadığını söylediler. Rüyâları biraz karışık ve anlaşılması zordu. Ama, bu yüzden sağ yanının ağrımasına imkân yoktu.

Yeni buluşlara meraklı bir dostu, yatağının başını kuzeye çevirmesini önerdi. Böylece dünyanın manyetik akımı ile dengeleyecekti kendisini. Altı ay içinde tam dört defa yatak odasında yön değiştirme metodunu uyguladılar. Kuzey de olmadı, güney de. Bir başkası tatile çıkmasını söyledi. Uzun bir yaz tatili de işe yaramadı. Meditasyon yaptı, masaja gitti, B vitaminleri aldı. Değişen bir şey olmadı.

Günün birinde, yeni tanıştığı bir uzman ona eşinin sağlığını sordu. Evet, Sevda'nın romatizmal şikayetleri vardı çocukluğundan beri. Tabiaten de biraz karamsar ve içine kapanıktı. Ama, Güngör'ü çok severdi. Güngör de beş yıllık evlilikleri boyunca Sevda'nın bu karamsarlığına rağmen ona derin bir sevgi duyuyordu. Aralarında geçimsizlik diye birşey yoktu. Cinsel ilişkileri de normal ölçüde sağlıklı sayılırdı. Bunun üzerine, yeni tanıştığı uzmandan bir başka ilgisiz soru geldi: Beş yıldan beri Güngör ile Sevda yatağın hep aynı tarafında mı yatıyorlardı?

Alışkanlık sonucu, Sevda yatağın sağında, Güngör de solunda yatardı hep. Ne ilgisi vardı şimdi bunun? Yeni tanıştığı uzman, her bedenin yaydığı tesirler ve diğer canlılardan aldığı enerjilerden bahsetti. Özellikle, uyku esnasında bu tür tesirlerin daha etkili olduğunu söylüyordu. Bir sürü anlaşılmaz teknik terimler sıralamıştı Güngör'e. Sonuç olarak, bundan böyle bir müddet ayrı odalarda yatmaları gerekecekti.

Sevda bu garip kararı duyunca belli etmemeye çalıştı, ama çok içerlemişti. Mutlaka bir başka kadın var, diye düşünüyordu. Neyse ki, sonunda araya başkaları da girdi ve Sevda'yı râzı ettiler. Zaten denemedik şey kalmamıştı. Hiç olmazsa bu seferki zararsız bir değişiklik olacaktı. Fakat, uzman kişinin diğer önerisi can sıkıcıydı. Cinsel ilişkiyi en çok haftada bire indirmelerini söylüyordu. Ona da katlandılar.

İki ay sonra, Sevda kıskançlık kaprisleri yapmaya başladı. Bundan sonraki gelişmeyi ise Güngör şöyle anlattı:

"Sevda'yı aramızda başka bir kadın olmadığına inandırabilmek için epey dil dökmek zorunda kalıyordum. Gerçekten de böyle bir durum yoktu. Ayrı odalarda yatmamızın bir işe yaramadığını anladığım an derhal bu saçma işten vazgeçecektim zaten. Ama, işin garip tarafı, kendimi daha sağlıklı hissetmeye başlamıştım. Belki psikolojik bir şartlanmaydı. Her ne olursa olsun, önce kasılmalar azaldı. Daha sonra da ağrılar dinmeye başladı. Altı ay kadar olmuştu bu yöntemi uygulayalı ve ben en sonunda garip illetten kurtuldum."

Bu ilişkide ilginç bir nokta daha var ki dikkati çekmemesi imkânsız: Bu süre içinde, Sevda'nın da müzmin "romatizmal ağrılar"ı artmıştı. Doktorlara göre "dolaşan tip"den bir romatizmaydı bu. Belirli bir bölgede yerleşmiş klasik romatizmaya benzemiyordu. Bazen migren gibi bir baş ağrısı, bazen sırt kaslarında, bazen parmak uçlarında ortaya çıkan sızılar vardı. Güngör'e bakılırsa, Sevda ilgisini çekmek için ağrılarının arttığını söylüyordu. Altı ay sonra, Sevda'da metabolizma bozuklukları başladı.

Doktor ziyaretleri bu sefer Sevda için başlamıştı. Araya yine aile yakınları girdiler. Saçma sapan bir iddia yüzünden yatağını ayırıp kızcağızın rûhî dengesini bozmakla suçladılar Güngör'ü. İşin içine sadistlik damgasını yemek bile giriyordu. Denemenin sekizinci ayında, Güngör pes etti. Herkesde bir sevinç dalgası, Güngör'le Sevda sarmaş-dolaş yine "normal" evliliğin gereğini uyguladılar.

Şimdi ne durumda olduklarını sorarsanız: Sevda'nın metabolizması düzeldi. Romatizmal denilen şikâyetleri de azaldı. Güngör de işine gidip geliyor eskisi gibi. Yalnız, aynı yatakta yatmaya başladıktan dört ay kadar sonra, bu sefer de sol tarafında ağrılar olduğunu söylüyordu. Sol kolunda kasılmalar oluyormuş. Son görüşmemizde, doktorunun kalp elektrosu istediğini söylemişti. Biraz da neşelendirmek gayesiyle, bu sefer yatağın hangi tarafına yattığını sordum. Kaşları çatıldı ve bitkin bir ifadeyle, Sevda'nın sol tarafta yatınca daha rahat uyuduğunu söyledi.

Bu olay, Alfred Hitchcock'dan uyarlanmış bir hikaye değil. Hernekadar inanılmaz gibi gözükse de, 1984 sonunda ortaya çıkan ve 1986 başında yine eski durumunu alan gerçek bir vakadır. Elbette ki isimler değişti, bazı detaylar atlandı. Ama yaşanan olayın özetini aynen öğrendiniz. Çernobil patlamamıştı, ama Güngör ile Sevda arasında birisinin yıkımına yol açan garip bir enerji sızıntısı oluyordu. Bugün, Güngör kalp yetmezliği yüzünden yaşamına özen göstermek zorunda. Doktorların teşhisine göre, gereksiz bir kuruntu yüzünden kendisini perîşan etmiş, en başında dikkatli bir muayene yapılsaymış daha önceden bu teşhis konulabilirmiş. Sevda da şimdi eşine daha büyük bir sevgiyle bağlı, onun heyecanlanmaması için daima yanında bulunuyor.

İnsan, yaşamını sürdürebilmek için bedenini beslemek zorundadır. Canlılığın korunmasında gerekli olan bazı faaliyeti bilerek yaparız. Hayvanları kesip, bitkileri koparıp yeriz. Suları toplayıp içeriz. Havayı sürekli tüketerek soluruz. Bu faaliyetler binlerce yıldan beri devam ediyor. İnsanın yapısında önce kendi çıkarını düşünmeye yönelik bir içgüdü vardır. Medeniyet ilerledikçe, tüketim kaynaklarını kurutmamak için kontrol altına almanın gerektiği anlaşılmıştır. Hayvancılık, tarım ve teknoloji böylece gelişmiştir. Çevre kirliliği, doğanın dengesini koruma gibi girişimler de yine insanın yaşamını sürdürebilme savaşının bir parçasıdır.

Fakat, yaşamın sürdürülebilmesi için sadece bunlar mı gereklidir? Sebebini bilmediğimiz ve kontrol altına alamadığımız daha değişik türden bir çok olay var bedenimizle ilgili. Mesela, rüyâlar her insan için yaşamın vazgeçilmez bir parçası. Yemek, içmek, solumak yetmiyor bedenin canlılığını koruma için. Rüyâ görmeye başladığı anda uyandırılan insanlar üzerinde yapılan incelemeler var. Uzun bir süre rüyâ görmesi engellenen kişilerin sonunda önemli ölçüde ruhsal bozukluklar gösterdikleri saptanmış.

Bir başka örnek, insan beyninin kendiliğinden salgıladığı endorfin ve enkefalin gibi ağrı kesici maddeler. Morfine yapısal olarak çok benzeyen bu doğal bileşikler, aşırı gerilim, ruhsal bozukluklar ve dayanılmaz ağrılar sırasında beyin tarafından salgılanmaktadır. Oniki sene öncesine kadar beynin böyle bir faaliyeti olduğu bilinmiyordu.

Tıbbın daha ötesinde araştırma yapan parapsikologlar, insanın "psikokinesis" denilen bir tür zihinsel etkileme gücüne sahip olduğunu keşfettiler. Durugörü, kehanet, telepati gibi özelliklerden farklı olarak, insanın madde üzerindeki etkisi herhangi bir araç kullanmadan mümkün olabilmektedir. Bitki, hayvan gibi canlı varlıklar üzerinde büyümeyi, sağlığı ve aktiviteyi etkileyebilen bir gücün insanda bulunduğunu düşünmek bile bundan elli yıl önce garip karşılanıyordu. Cadıların veya büyücülerin gizli güçleriyle ilgili hikâyelerin, günümüz dünyasında laboratuar deneyleriyle doğrulanır hale gelmesi de şimdi bize garip gözüküyor.

Burada ilginç olan nokta, bu gibi bilinmeyen güçlerin yeni bulunmasına rağmen, aslında en eski çağlardan beri her insanda belirli ölçülerde var olmasıdır. Bazı kişilerde bu güçler farkına varılır oranda olduğu için bu insanlara büyücü damgası vurulmuş olabilir. Oysa, parapsikolojik araştırma sonuçlarına göre, az da olsa bu gibi güçlere her insanda rastlamak mümkün.

Her insanın beyninde, gerektiğinde endorfin salgılayacak bir mekanizma var. Ama, bu salgılama sırasında kimse kendi beyninde ne olduğunu bilmiyor. İnsan dediğimiz kompleks yapının bilinmeyen bir yönü bu. Yaşamın devam edebilmesi için gerekli bazı şartları kendi kendimize, ama farkında olmaksızın yaratıyoruz.

Bedenimizin dengesini koruyabilmesi için beyinde salgılanan bir madde gibi, gerektiğinde bir tür enerjiyi elde edebilmek için çevremizdeki uygun kaynakları tüketiyor olabiliriz. Çiçeklerin fotosentez yapabilmesi için güneşe yönelmeleri gibi, insan bedeni de belirli bir enerji türüne gerek duyduğunda, otomatik olarak bir başka canlıdan yayılan tesirleri çekiyor olabilir.

Sevgi ve nefret gibi duyguların nasıl oluştuğunu bilmiyoruz. Ama, sevdiğimiz kişiyle birlikte olduğumuzda, canlılığımız artıyor. Ruhen daha sağlıklı ve enerjik oluyoruz. Cinsel birleşme anında ne gibi bir enerji akımı olduğu belli değil. Ama, karşılıklı orgazm ile sonuçlanan ilişkiler, insanda yaratıcılığı ve canlılığı arttırabiliyor.

Cinselliğin kendi yapısı içinde, her birleşmenin bir enerji ürettiğini düşünecek olsak, orgazm hakkında binlerce kitap yazılmazdı. Halbuki, orgazmın da bedensel bir ilişkiden öte ancak uygun çiftler arasında mümkün olabileceği sonucu, bu alanda da psikokinetik bir enerjinin varlığını ortaya koymaktadır.

Uzak Doğu'nun mistik öğretileri arasına sıkışıp kalmış Tantra yöntemleri, bu tür bir enerjinin nasıl üretileceğini anlatmaktadır. Yüzyıllardan beri geçerliliği kanıtlanmış denilen bu yöntemler eğer gerçekten işe yarıyorsa, anlatılanlara göre Kundalini denilen bir enerji türü ile insanın olmadık işleri başarması mümkün gözüküyor.

Tantra yöntemlerinde dikkat çeken bir özellik de insan bedeninin yapısı hakkındaki açıklamalardır. Laya Yoga olarak da anılan bu öğretiye göre, insan bedeninde normal olarak algılanamayan, ama işleyişi ile varlığını ortaya koyan bazı süptil merkezler ve kanallar olduğu belirtilmiştir.

Yediğimiz, içtiğimiz besin maddeleri nasıl ağzımızdan girip bedenin değişik organlarından geçtikten sonra bir kısmı atılıyor ve bir kısmı da parçalanarak beden yapısına karışıyorsa; gözle görünmez bazı maddelerin de bu süptil merkezlerden girerek bedende dolaştığını ve bir kısmının içerde kalırken, bir kısmının da dışarıya atıldığını belirtiyor Laya Yoga öğretisi.

Ayrıca, düşünce üretmek gibi her insanın sürekli olarak tekrarladığı bir faaliyete dikkatimizi çekiyor bu öğretinin ustaları. Düşünmek, hatırlamak gibi beyin faaliyeti ile her insanın gözle görünmeyen süptil bir maddeyi uzaya yaydığından bahsediyorlar. Aynı ortamda yaşayan insanlar, birbirlerinin yaydığı bu türden düşünce ürünlerini yine bedenlerindeki süptil merkezler sayesinde ister istemez alıyorlar.

Buna bir örnek olarak, soluduğumuz havayı düşünelim. Hava gözle görülmez, ama ister istemez onu içimize çekip değiştirerek dışarı atarız. Bir kısmı da kanımıza karışarak en küçük hücrelere kadar ulaşır. İşte aynen bunun gibi, başkalarının ürettiği düşünceler de buna uygun biçimdeki görünmeyen bedenimize girmekte ve bizi etkilemektedir.

Bunun gibi, çevremizdeki insanların istekleri, tepkileri, hırsları, sevgileri, nefretleri de bize ulaşmakta ve görünmeyen bedenimizden içeriye girmekte. Bu görünmeyen bedenin çalışma mekanizmasına göre, bazı tesirleri hiç tutmadan dışarıya atıyoruz. Bazıları da biraz değişerek içeride kalıyor.

Laya Yoga, bu benzetmelerden sonra şu sonucu getiriyor önümüze: "Karşımızdaki insanın sevgisi içimize girdiğinde bizi besler, çünkü ışık gibi doludur. Nefret ise bizi zayıflatır, çünkü ışık arayan karanlık gibi boştur, dolmak ister." Bir otobüsde sizinle yanyana yolculuk eden insanların bedenlerinden ve zihinlerinden ne tür bir tesir yayıldığını hiç düşündünüz mü? Yaşamın günlük temposu içinde bir o yana bir bu yana koşuşan insanların her biri değişik türden binlerce duyguyu yaymaktadır. Az önce mahkemeden çıkmış bir adam, yargıcın kararına sinirlenip içinden ateş püskürüyor olabilir. Ondan yayılan bu hiddet dalgalarını gözle göremezsiniz, ama radyoaktif bir madde gibi yanıbaşınızdaki bu hiddet atmosferi sizi yavaş yavaş etkilemektedir.

Elindeki parası bir türlü yetmediği için istediği gibi süslenip giyinemeyen bir kimsenin, çevresindeki şık insanları gözünün ucuyla süzerken aklından neler geçebilir? Alışılmış bir deyimle, birinin "gözü kaldı" derken, yine görünmeyen bir enerji türünün etkisini dile getiriyoruz. Ama, her zaman olmuyor bu. Eğer çevrenizdekilerin ilgisini çekmek ve onları imrendirmek niyetiyle süslenip ortaya çıkarsanız, bu tür bir istekle kendi etrafınızda yarattığınız aura elbette ki mıknatıs gibi çalışacaktır. İlgi çekmekte başarılı olursunuz ve çevrenizdeki insanların imrenme duygularını üzerinize toplarsınız. Bu tür duygular eğer kuvvetli bir açlığın ürünü ise, size ulaşan tesirler doyuncaya kadar sizden birşeyleri koparıp alacaktır.

Her alanda doyuma ulaşmak, insan benliğinin vazgeçilmez tutkusudur. Tarih öncesi devirlerde, aç insanlar yiyecek bulamayınca başkalarının elindekine saldırıp zorla alırlardı. Zamanla insan ilişkilerini düzenleyen kanunlar çıktı. Medeniyet ilerledi ve sosyal haklar insanın bu ilkel tutkusuna zorla da olsa gem vurmasını sağladı. Ama açlık ve sahip olma hırsı insanların benliğinden silinmedi. Karnı doysa bile sevgiye aç olanlar, beğenilme tutkusuyla yananlar, güç kazanma hırsıyla soluyanlar eksilmedi. İşte bu gibi ruhsal açlıkların zihinlerde yarattığı doyumsuzluklar sebebiyle insan dediğimiz kompleks yapıda ilginç bir mekanizma oluştu. İsteğine kavuşmak için, ona ulaşacak ve ele geçirecek görünmeyen bir pençe yaratmaya başladı insan kendi zihninde.

Bir yılan gördüğümüz zaman ansızın irkilip derhal kaçarız. Çünkü, asırlardan beri kromozomlarımıza yerleşmiş bir bilgi vardır: Yılanın tehlikeli ve zararlı bir yaratık olduğunu biliriz. Bunun gibi, insanın asırlar boyunca beden değiştirerek yaşamını sürdürdüğü dünyada kazandığı başka bilgi birikimleri de vardır. Beden değişse bile, bu birikimler insanın temelini oluşturan ruhsal yapısında kalır. Meselâ, öyle insanlar vardır ki, ilk karşılaştığınız anda içinizde aniden itici bir duygunun oluştuğunu hissedersiniz. Ortada gözle görülür hiç bir terslik yoktur, karşınızdaki kişinin hoşunuza gitmeyen bir davranışı da olmamıştır. Ama yine de garip bir duyguya kapılırsınız ve o kişiye bir türlü "kanınız ısınmaz".

Hangi tesir ulaşmıştır size o anda karşınızdaki kişiden? İşte, bu noktada henüz bilmediğimiz bir korunma mekanizması, içinizde alarm zillerini çalmakta ve o kişiden size doğru zararlı bir tesir geldiğini haber vermektedir.

Bir de tersini düşünelim: Öyle rastlantılar vardır ki, daha ilk gördüğünüz anda gözünüze ilişen o insana karşı içinizden kıpırdayan bir sevgi dalgasının yayıldığını hissedersiniz. Burada da benzeri bir ruhsal iletişim mekanizması, insandaki doyuma ulaşma dürtüsüyle harekete geçmektedir. Cinsel açlığın verdiği tatminsizlik krizine kapılmış bir insan, elbette ki resmini bile gördüğü kişiye karşı içinde birşeylerin kıpırdadığını hissedebilir. Ancak, aç kedinin ciğere bakması gibi, bu tür duygular tamamıyla bedensel dürtülerden kaynaklanmaktadır. Fakat, bu gibi ilkel açlıkların ötesinde, insanın ruhsal yücelişini gerçekleştiren öyle tesirler vardır ki, bunları cinsel açlıktan arınmış sevgi arayışları olarak niteleyebiliriz.

Her insandan değişik türde bir sürü tesir yayılmaktadır. Bunlar ne zaman uygun bir ortam bulurlarsa orada yoğunlaşırlar. Bu ortam da çoğu kez bir başka insan olmaktadır. İşte bu karşılıklı görünmeyen tesir alışverişi ile insan ilişkileri sürekli olarak değişmekte ve gelişmektedir.

Bazen öyle ilişkilerimiz vardır ki, bir yandan bizden yayılan bir tesir karşımızdaki kişinin varlığında doyuma ulaşmakta olduğu için o insanla beraberliğimizden memnun kalırız. Ama, aynı zamanda o kişiden yayılan bazı tesirler de bizden bir tür enerji çekecek nitelikte olduğu için, yavaş yavaş kendimizden bazı şeylerin eksildiğini hissedebiliriz. Güngör ile Sevda'nın beraberliğinde de bu tür bir iletişim köprüsü kurulmuş olabilir. Karşılıklı sevgi bağının yarattığı görünmez kanallardan aynı zamanda bir tür yaşam enerjisi Güngör'ün bedeninden Sevda'ya doğru akabilir.

Bu karmaşık tesir alışverişi içinde, yüzlerce insanla birarada yaşıyoruz. Bazıları var ki, onlarla beraber olduğumuzda karşılıklı bir denge hâli oluşuyor ve her iki tarafa da olumlu tesirler akıyor. Birlikte yaşanan bir ruhsal veya bedensel doyuma ulaşıyoruz. Ama, yine öyle kişiler var ki, istemesek de hayat şartları bizi iş yerinde, evde, okulda veya sokakta biraraya getiriyor ve bağırıp çağırarak, sinirlenerek, ağlayarak, karşılıklı görünmeyen bir tesir savaşına giriyoruz onlarla.

Pratik olarak, yaşamımızın her anında, karşılaştığımız insanlarla aramızda bu türden görünmeyen bir tesir ilişkisi vardır. Önemli olan, bu tesir iletiminde bizden veya karşımızdaki kişiden yayılanların niteliğini anlayabilmek. Eğer bu bilinmeyen faktörü çözebilirsek, sosyal ilişkilerimizi büyük ölçüde dengeli bir duruma getirebiliriz ve bu sâyede de içimizde kaynaşıp duran duygu karmaşası gittikçe berrak ve düzenli bir görünüme kavuşabilir. Ama bu faktörü dikkate almadığımız sürece, hiç kimse gerçekten ne istediğini bilmeksizin, bir kör döğüşü sürüp gidecektir.

---oOo---