PDF dosyası 194 Kb

 

GÖREV  DUYGUSU

VE

İNSAN  TABİATI

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 25 – 1988 Kasım/Aralık

 

Bazen tartışmaya sebep olacak ölçüde abartılan "görev duygusu" kavramının ardında neler bulunduğunu kimsenin kabul etmeye yanaşmaması beni şaşırtıyor. Fakat, bunun yine de idrâk alanındaki bir tür daralmadan kaynaklandığını düşünerek, fazla üzerinde durmuyorum. Kişiliğin bütünlüğünü koruyabilmesi için oluşturulan defans mekanizması, bazı durumlarda beyazı dahî siyah olarak görecek hale getirebilir insanı. Zirâ, insan açısından önemli olan, herhangi bir objenin niteliği değil de o kişinin ruhsal sağlığını dengede tutabilmesidir. İşte, kısacası, defans mekanizması bu dengeyi sağlamak için kurulduğundan, bazen beyazı siyah olarak görmek bile mümkündür. Diğer bir deyişle, bu özelliklerinden dolayı insanların sübjektif varlıklar oldukları söylenir ve objektif yargılara hiçbir zaman varamayacakları belirtilir.

Ancak, bu sübjektif yargılardan kurtulmaya çalışmanın faydası gözardı edilemez. Zirâ, bu sâyede insan, kendi varlığını ve tabiatını daha doğru bir biçimde tanımaya başlayacaktır. Kanaatimce, bu gayeye en uygun araç, "ruh sağlığı bilgisi"dir. Akademik bir terim olarak, isterseniz buna psikoloji, psikiatri veya medikal psikoloji de diyebilirsiniz. Bunlar hernekadar konu ve uygulama açısından farklı alanlarda uzmanlaşmayı gerektiriyorsa da, temelde yine insanın düşünme, değerlendirme ve davranma gibi faaliyetleriyle ilgili olduğu için, aynı kapıya çıkarlar.

Önce, kendimizi tanımak zorundayız. Neyi niçin yaptığımızı bütün detaylarıyla ortaya koyamıyorsak, ne yapmamız gerektiği hususunda herhangi bir fikir beyân etmemizin kıymeti olmayacaktır. İnsanın kendini tanıması demek, nereden gelip nereye gittiğini keşfetmesi anlamına gelmez. Önce, şimdi ve buradaki durumu ile bir insan kendini tanımaya çalışmalıdır. Ancak ondan sonra, belki daha önceki ve daha sonraki şartlarla ilgi bâzı tahminlerde bulunabilir.

Oysa, felsefe yapmaya meraklı olanlar, önce işe büyük boyutlardan başlayarak, insanın yaratılışından ve tekâmülünden dem vurmakla konuya daha sağlıklı bir biçimde girileceğini savunmaktadırlar. Hâlbuki, belirli bir anda ve seviyedeki durumunu açık seçik târif edemediğiniz bir varlığın, çok büyük boyutlar içindeki seyrinden bahsetmeye başlamakla ancak sizin o anki durumunuza göre, o anki idrâk ve davranış biçiminize göre bir yaklaşımda bulunmuş olursunuz. Eğer bu sözkonusu varlık kendiniz ise, o zaman da işin içine sizin kendi kişiliğinizi korumak için çalışan bütün defans mekanizmalarınız girecektir ve yapacağınız bütün değerlendirmelerde sadece kendi kişisel bütünlüğünüzü korumaya yönelik bir faaliyette bulunmuş olursunuz.

Yâni, eğer kendinizi doğru dürüst tanımıyorsanız, genel olarak insan denilen varlıkla ilgili bütün varsayımları kendi düşünce ve davranışlarınızı yorumlamak için kullandığınızda, varacağınız sonuç kendinizi tanımaya değil de kendinizi haklı çıkarmaya yarayacak biçimde olacaktır.

Klasik tâbirle "nefis murâkabesi" denilen ve "benliği denetleme" anlamına gelen yöntemin bu açıdan faydalı olduğu söylenir. Ama, kendi benliğinizin özelliklerini tam olarak bilmezseniz, kendi kendinizi nasıl denetlersiniz?

Benliğin tanınabilmesi için önce mutlaka klasik bir psikoloji bilgisi gerekmektedir. Özellikle orientasyon, idrâk, hâfıza, dikkat, muhâkeme, zekâ, teessüriyet, irâde gibi ruhsal bütünlüğü ve kişiliğin görünümünü ortaya koyan akıl meleklerini iyi tanımak gerekir. Daha sonra da, kişiliğin kuruluşu ve gelişmesi açısından defans mekanizmalarını bilmek gerekir. Böylece insan, kendi psikodinamik yapısı hakkında bir fikir edinebilecektir.

Psikiatri semiyolojisinden yoksun bir kimsenin, herhangi bir insan hakkında bir parça dahî olsa doğruya yakın bir fikir edinebileceğini zannetmiyorum. Ancak, şunu da belirtmek gerekir: İnsanın ruhsal yapısıyla ilgili bilgiler, mutlaka tıp fakültesinden mezûn olmakla edinilecektir diye bir sınırlama yoktur. Fakat, bu bilgileri sistematik bir biçimde öğrenmek mutlaka gereklidir.

"İnsanlar niçin farklı düşünce ve davranış biçimlerine sahiptirler?" sorusunun karşılığını bulabilmek için bu bilgileri edinmek şarttır. Diğer yandan, insan denilen varlığın tekâmülü ve seviyesiyle ilgili bir sürü varsayımları da okuyup öğrenmek, elbette ki faydalı olacaktır. Ama, sadece varsayımlarla hâfızayı işgâl etmenin sonucunda, kendinizi kandırmaktan öte bir şey elde edemezsiniz.

---

Şimdi, bu giriş bölümünden sonra gelelim asıl konumuza: "Görev duygusu"nu hem spiritüalist kavramlar açısından hem de dinamik psikiatri açısından incelemeye çalışalım:

Efendim, insanın ruhsal tekâmülü boyunca "İlahi İrade Kanunları"nı tanıması ve bunları bilmesi, onun için mukadder kılınmıştır. Bu bakımdan, bir insanın tekâmül seviyesi dediğimiz zaman, onun bu kanunları ne derecede benimsediğine ve bu kanunlar doğrultusunda faaliyet göstermeye ne ölçüde gayret ettiğine dair bir tahminde bulunuyoruz demektir.

Konumuza yakın olması bakımından, eğer bir insanda başkalarının tekâmülüne aracı olmak için şuurlu bir faaliyette bulunma çabası görüyorsak, bu insanın "görev duygusu" açısından ileri bir varlık olduğunu söyleyebiliriz. Kezâ, başkalarını hiçe sayarak kendi çıkarını ön plana alan kişilere de fazla ilerleyememiş bir varlık gözüyle bakabiliriz.

Devam ediyoruz: İnsanda gelişmeye başlayan diğerkâmlık (özgecilik) duyguları öyle bir noktaya gelir ki, o kişinin başkaları uğruna, kendi çıkarlarını hiç düşünmeksizin her türlü fedâkârlıkta (özveri) bulunması gerektiği yargısını oluşturur. Bu fedâkârlık ise, öyle boş bir tutku veya saplantı sonucu olmaktan ziyâde, karşısındaki kişinin rûhen gelişmesine olanak tanıyacak şartları yaratmak için şuurlu bir faaliyet sonucu yapılmaktadır. Kısacası, artık o insan, başkalarının tekâmülüne hizmet edebilmek için ne yapması gerektiğini ön plana almış ve bu doğrultuda fedâkârlıkta bulunmayı bile görev addetmiş bir seviyeye gelmiştir.

İşte böylesine bir irâde hakimiyeti ile "İlahi İrade Kanunları"nı benimsemeye başlamış kişinin, âdetâ kununların bir aracı olarak kendi benliğini bu yolda hizmet vermeye adadığı ve hiçbir çıkar gözetmeksizin diğer insanların tekâmülü uğruna çalışmayı kendi varlığının tek hedefi haline getirdiği görülür.

Diğer yandan, bu derece şuurlu bir davranış biçiminde olmasa bile, "görev duygusu"nun belirli bir seviyeden sonra her varlıkta ortaya çıktığı dikkate alınırsa, insanın tekâmül ettikçe bu duyguyu daha şuurlu bir biçimde kendi benliğine sindireceği ve her seviyede gittikçe daha şuurlu olarak idrâk edilen bir görev anlayışının hâkim olacağı ortaya çıkar.

Bir tür idealist ve romantik târifleri daha da uzatmamız mümkündür. Hiç kuşkusuz, bu târiflerin içinde bir gerçek payı vardır. Hattâ, eğer daha detaylı olarak anlatılsa, bu târifleri büyük ölçüde doğru olarak kabul etmemiz bile mümkün olur. Ancak, eğitim psikolojisi açısından, herhangi bir gerçeği bu biçimde idealist ve romantik bir tülle sararak sunmanın faydadan ziyâde zararı olacaktır. Özellikle, insanın ayağını yerden kesecek ifâdelerle, sanki bu sayede ileride azizlik pâyesine erecekmiş gibi dramatik bir havaya sokarak heveslendirilmesi çok zararlıdır. Çünkü konu, doğrudan doğruya kişinin kendi benliğiyle ilgilidir. Kişinin kendisini büyük bir kolaylıkla her an aldatabileceği bir alanda, ona câzip gelecek biçimde bazı şeyler anlatılmaktadır.

Birdenbire arkada bir fon müziği ve ciddî bir yüz ifâdesi: Büyük fedâkârlıklara gözünü bile kırpmadan katılan kahramanımız, görevini yerine getirebilmek için ufukta kaybolurken, gökten melekler ona doğru uzanmakta ve azizlik mertebesine eriştiğini müjdelemektedirler!

Belki biraz abartmış olabilirim. Ama, insanın imajinasyonu nasıl çalışıyor, biliyor musunuz? Hangi değer yargılarına göre ne gibi yeni değerlendirmeler yapılıyor, biliyor musunuz? Şuuraltında şartlanma merdanesinden geçmiş ne gibi klişeler var, farkında mısınız? Hangi değirmeni ne tip bir eşek döndürecekse, ona uygun bir havucu önüne sarkıtmadan önce bu işin olamayacağını hiç duymadınız mı?

Ne oldu şimdi? Birden fon müziği durdu, bulutlardan sarkan melekler kaçıştılar ve tüller sıyrılınca, üryân bir biçimde kendi başımıza kalmış olduk. Üstelik, ileride aziz olmayı hayâl ederken, âniden ortaya çıkan "eşek" benzetmesi ise hiç hoş değildi.

Evet, romantik ve idealist ifâdeler eğitim açısından ne kadar zararlı ise, gerçeği bütün çıplaklığıyla "şak" diye bir insanın yüzüne vurmak da o ölçüde zararlıdır. İlkinde ayaklar yerden kesilirken, ikinciside de insan şok durumuna girerek ruhsal bir sarsıntı geçirebilir.

Fakat, her türlü şok durumu için hazırda bekleyen defans (korunma) mekanizmaları harekete geçer ve şiddetli bir ışığın âniden gözü kamaştırmasıyla nasıl gözlerinizi kaparsanız, şok etkisi yaratacak şeyler söylendiğinde de zihninizi bunlara karşı kapamaya çalışırsınız. Bu iş refleks biçiminde olur. Kafanızın içinde derhal bir sürü karşı fikir imâl edilir ve herbiri de sizin eski varsayımlarınızı, eski değer yargılarınızı doğru ve geçerli göstermeye yönelik şeylerdir. Yâni, kendi yaptıklarınızı ve düşüncelerinizi kendinize doğru olarak göstermekle, âni bir şokun kişiliğin bütünlüğünü bozmasını önlemektesinizdir.

Diğer yandan, benliğinizi okşayan romantik târifler, sizde herhangi bir şok tesiri yaratmayacağı için, esas itibârıyla kabul edilecek türdedir. Bunları alırsınız ve yine kendi anlayışınıza uygun gelecek biçimde yoğurarak kendi değer yargılarınıza benzetirsiniz. Böylece, şuuraltındaki klişeler eğer uygun geliyorsa, görev duygusu edinmekle ileride aziz olunacağı fikri zihninize yerleşir. Çünkü, çocukluk döneminden veya geçmişteki herhangi bir dönemden kalma eğitim sonucunda, iyilik, fedâkârlık, aziz olma mertebesi gibi kavramlarla bezenmiş bir sürü klişe zâten sizde mevcuttur.

Elbette ki, bu zihinsel gelişmeler her insanda değişik bir "kavram-klişe-yargı" örgüsüne sâhiptir. Ama, işin mekanizması herkeste aynı biçimdedir. Dış dünyada olup biten şeyleri, biz kendi istediğimiz gibi görmek isteriz. Buna rağmen, akıl meleklerimiz de bu olayları bize olduğu gibi göstermeye çalışacak biçimde gelişmiştir. İşte, bu uyumsuzluğu kendi çıkarımıza göre dengede tutabilmek için, bâzı zihinsel korunma mekanizmaları yaratmaktayız. Bunun kötü veya zararlı bir yanı yoktur. Aksine, kişiliğin psikodinamik yapısındaki bütünlüğün bozulmaması için faydalıdır.

Mühim olan, bu sistemi iyi tanıyabilmektir. Yâni, kendi kişiliğinizin çözülüp dağılması ile herhangi bir ruh hastası olmak istemiyorsanız, bu mekanizmaların çalışmasına fırsat vereceksiniz. Bunu şuurlu olarak yapmak için inanılmaz bir irâde hâkimiyeti gereklidir. Pratikte buna imkân olmadığı için, sistem kendi kendine çalışacak biçimde oluşmuştur. Aynen kalbimizin kanı pompalaması veya nefes alıp vermemiz gibi.

"Bu mekanizma nasıl olsa çalışıyor" diye işi oluruna bırakırsanız, bu sefer devamlı olarak dikkatinizin bu konuya çekildiğini hissettiğiniz bir aşamaya gelirsiniz. Bu aşamada, defans mekanizmalarının başa çıkamadığı bir sürü olay sizi üzecek, sinirlendirecek, sıkıntıya sokacaktır. Yâni, ısdırab çekersiniz. Artık bu noktada, işi oluruna bırakmanıza imkân yoktur. Önce uzun bir süre, yeni değer yargıları oluşturarak defans mekanizmalarınızı daha etkili hâle getirmeye çalışırsınız. İnsan bu konuda oldukça başarılıdır. Bu yüzden, asırlar boyunca hep aynı metodu uygulamaya devam eder.

Fakat, öyle bir an gelir ki, defans mekanizmalarıyla uğraşırken kendi kendinizi tanımaya başladığınızı anlarsınız. İşte bu andan itibâren, şuurlu bir faaliyet ortaya çıkar. Yâni, kendinizi korumak için ne yaptığınızı, neyin nasıl çalıştığını anlamaya başlarsınız.

[...burada yer alması gereken ve örnekler verdiğim yaklaşık dört sayfalık bir bölüm, yayıncılar tarafından çıkarılmıştır...]

Konuyu bu açıdan ele aldığınızda, "görev duygusu" gibi bir kavramın veya gittikçe daha diğerkâm olmayı idrâk etmenin asıl hedef olmadığını görürsünüz. Mesele, başkalarına yardımcı olmak değildir. Mesele, evvelâ insanın kendisini tanımasıdır.

---oOo---

 

Not: Sanırım, bu makalemi verdikten hemen sonraydı. Dergiyi ve grubu yöneten yeni kadronun aşırı tepkisi ve bunu çok açık bir biçimde dile getirişi ile, onlarla daha fazla birlikte olmamam gerektiğini anladım ve ayrıldım. Nitekim, bu yazımın özellikle son kısmının tamamen çıkarılarak yayınlandığını görünce, ayrılmamın daha isabetli olacağı kesinleşti. Aradan geçen onsekiz sene sonra, makalemin orijinalini bulamadım. Dolayısıyla, siz de kırpılmış hâlini okumuş oluyorsunuz. Mamâfih, dikkatli bir okuyucu, yazımın bu hâli ile dahî neyi anlatmak istediğimi farkedebilir.