PDF dosyası 129 Kb

 

GERÇEK  VE  HAYÂL

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 23 – 1988 Temmuz/Ağustos

 

Ruhsal konuları işleyen dergi yazarlarının ortak bir yakınma biçimi vardır: Bu konuların geniş çapta duyurulamaması ve spiritüel prensiplerin yeterince tanıtılamaması yüzünden, insanların hayatın anlamını kavrayamadıklarını, boş yere maddeci ve çıkarcı bir zihniyetle yaşadıklarını zannederler. Bu sebeple de hayıflanarak, kendilerine düşen görevi yerine getiremedikleri için üzülürler. Oysa, ne insanların durumunda hayıflanacak bir maraziyet vardır ne de onları kurtarmak için herhangi bir kimseye görev verilmiştir.

Gereksiz bir heyecana kapılmadan inceleyecek olursanız, her şeyin ve herkesin uygun bir yörüngede yoluna devâm ettiğini görürsünüz. Ortada kurtarılacak birisi veya bir kurtarıcıya ihtiyaç duyan kimse yoktur. Eğer bazı insanların düşünce ve davranışları sizin doğru olduğuna inandığınız esaslara uymuyorsa, bu onların değil fakat sizin probleminizdir. Kendi problemlerinizi halletmek uğruna, başkalarını aydınlatmak gibi bir hevesle kolları sıvamanız da sizin bu yolda görevli olduğunuz anlamına gelmez.

Esasen, başkalarını aydınlatayım derken, kendiniz için ideal olduğunu zannettiğiniz değer yargılarının savunucusu haline gelirsiniz. İşte bu noktada, asıl aydınlanması gereken kişinin kendiniz olduğunu daima hatırlamalısınız. Hayatın anlamı ruhun tekâmülüdür, şöyle yaşamalı veya böyle yapmalıyız gibi bir sürü ıvır-zıvırdan bahsederken, bir an için durup kendi kendinize şöyle sorun: "Bırak şimdi elâlemi, asıl ben ne anlıyorum bu hayattan ve ne yapıyorum burada?"

Savunucusu olmaktan hoşlandığınız spiritüel prensipleri kendiniz uygulayabiliyor musunuz veya ne kadarını anlıyorsunuz ve ne ölçüde benimseyebildiniz? İşin püf noktası buradadır. Eğer kendi seviyenizin imkân verdiği sınırlar içinde anlayabileceğiniz kadarını anlamış iseniz, bunları mutlaka benimsemişsinizdir ve zorlanmaksızın uygularsınız. Bu aşamaya geldiğinizde de, eğer başkalarını aydınlatmak gibi bir uygulama içine girmeniz gerekiyorsa, bunun için uygun ortamı bulursunuz. Bu ortam kendiliğinden oluşur ve neyin nasıl yapılacağını planlamaya başlarsınız. Unutmayın ki, bu faaliyetinizin temelinde yine kendinizi eğitmeye yönelik bir amaç vardır.

Başkalarına bir şey verebilmeniz için önce sizde o şeyin var olması gerekir. Sizde varolan şeyler de düşünce ve davranışlarınızla ortaya koyduklarınızdır. Yâni, siz bulunmaz bir hint kumaşı olsanız, ömür boyu kapalı sandıkta kalarak çürümeye terkedilmezsiniz. Vakti gelince, sandığı açan birileri çıkar ve bu kumaştan kendilerine uygun bir elbise biçerler. Ama, üç kuruşluk yırtık bezden farkınız yoksa, en kalabalık pazarda bile satmaya kalksanız alıcınız çıkmaz.

Kulaktan dolma veya oradan buradan okunarak edinilmiş lâflarla kafanızda kurduğunuz hayâli kavramların savunucusu olduğunuz zaman, pazarın ortasında yırtık bezi hint kumaşı diye satmaya çalışan çığırtkanlar kadar başarı göstermeniz de mukadderdir. Ama, eğer paçavraya lâyık insanların ortasında yaşıyorsanız, o zaman iş değişir. Fazla reklam yapmanıza bile gerek kalmadan baş tâcı edilirsiniz. Lâkin, etrafınıza dağıttığınız paçavraların aslında hint kumaşı olduğuna kendiniz de inanmaya başladığınız an, o insanlardan farkınız yok demektir.

İnsanların aç olduğu doğrudur. Çünkü, hepimiz açlığımıza çare bulmak için burada bir araya gelmiş bulunuyoruz. İçimizden bazıları, başkalarına ekmek çıkaran fırınlarda çalışarak kendi açlıklarını giderirler. Elde kürek, fırından nâr gibi kızarmış taze ekmek çıkaranların kapısı kalabalıktır. Onlar kan-ter içinde çalışıp gelenleri doyururken, kendileri bir lokmasını bile yemezler. Çünkü, ekmeğe çoktan doymuşlardır ve kendi açlıklarını fırın ağzında terleyerek giderecek yerdedirler.

Bu sırada siz, oradan buradan topladığınız taşların üzerine "ekmek" diye yazıp fırıncıyı taklit ederseniz, çevrenizden ne bekleyebilirsiniz? Atın o boyalı taşları ve önce fırına gidip karnınızı doyurun. Önce hayatı bütün yönleriyle yaşayıp hayata doyun ki başkalarına verecek bir şeyiniz olsun.

Kargaların günde kaç defa gakladıklarını öğrenmenin bir insanın ruhen tekâmül edebilmesine faydası ne ise, spiritüel prensiplerden kuru kuruya bahsetmenin faydası da aynıdır. Adamın karnı aç, ekmek istiyor, siz de ona mayonezli bonfile târifi veriyorsunuz. Halbuki, sizden istenilen şey sadece bir parça somun. Ama, elde hamur yapacak ne un ne de maya yoksa, envai çeşit yemek târifi ile göz boyayarak ancak kendimizi aldatabiliriz. Aç adamı doyuramayan ya bu sevdâdan vazgeçmelidir ya da fırının karşısında terleyecek duruma gelmeye çalışmalıdır. Orada un ile mayanın suyla birlikte sizi beklediğini görebilmek için yemek târifleriyle uğraşmanıza gerek yoktur.

Mısırlı Niyâzi'nin kendine göre şerhettiği, Yunus Emre'ye atfolunan bir gazel şöyle başlar: "Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü." Niyâzi'nin açıklaması baştan aşağıya zırvadır, ama gazeli kim yazmışsa iyi yazmıştır.

Spiritüel prensipleri bir insana duyurmak istiyorsanız, bunlardan hiç bahsetmeden öyle şeyler anlatmalısınız ki, sizi dinledikten sonra o insan kendi kendine prensiplerin farkına varabilsin. Bu işi de en uygun biçimde hayatın kendisi yapmaktadır. Erik dalına çıkarsınız ve erik yerine üzüm bulup onu yersiniz. Eğer gücünüz yetiyorsa, üzerine çıkıldığında üzüm bulunacak erik dallarını yeşertin. Çünkü, insanların istediği eriktir, ama üzümü bulmaları gerekmektedir. Fakat, siz onlara uzaktaki üzüm bağını gösteriyorsunuz ve kimse gitmek istemiyor oraya. Aslında siz de erik ağacının dibindesiniz ve uzaktan baktığınızda üzüm gibi görünen şeylerin ne olduğunu bilmiyorsunuz.

Hiç düşündünüz mü şunu: Belki öyle bir toplum içindesiniz ki, buradaki insanların spiritüel bilgi dediğiniz şeyleri anlamak için önce birlikte yaşamasını öğrenmeleri gerekiyor olabilir. Bu durumda acaba, "birbirinize kazık atarsanız kendi huzurunuzu bozarsınız ve hayat çekilmez olur" mesajını veren örneklerden bahsetmek, "ruhen tekâmül edebilmek için birbirimize kazık atmayalım" gibi kuru bir nasihatten daha iyi değil midir?

Herkes, daha iyi ve daha rahat yaşamak istiyor. Şimdi ve buradaki durumuyla ilgileniyor. İşte, imrenilen erik dalı budur. Siz de bu dalı, çıkanın üzüm yiyeceği hale getirin. "Üzüm"ün spiritüel prensipler olduğunu gerçekten anlamış iseniz, insanlara erik dallarını gösterirsiniz. Zaten, o zaman böyle bir uygulama yapacak ortam da kendiliğinden önünüzde açılır.

Bu tür bir uygulama ortamına liyâkat kazandığınızda, terlemeye başlarsınız. Taşların üstüne "ekmek" yazanlar, size çamur atarlarsa hiç şaşmayın. Taze ekmek için fırının önünde toplananlar sizi beklemektedir ve terlemeye lâyık olduğunuz için sevinmelisiniz. Aldırmayın o çamur atanlara ve yeni işinizin üstesinden gelmeye bakın.

---oOo---