PDF dosyası 113 Kb

 

Fırıncı Rıfkı Ağa

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 8 – 1986 Ocak/Şubat

 

Karakavak köyüne hiç gittiniz mi, bilemem. Ama, yolu oraya düşenler mutlaka fırıncı Rıfkı'nın dükkânının önüne astığı tabeladaki sözü merak edip sormuşlardır, benim gibi. Çünkü, "aman canım, bana ne yahu" vurdumduymazlığında geçip gidenleri bile yerine mıhlayacak kadar belirgin bir görünümü vardır o tabelanın. Bana da oğlu anlatmıştı vaktiyle olup biteni. Şimdi dinleme sırası sizde.

Öğrendiğimiz kadarıyla, Karakavak köyünün o zamanlar bir tek fırını varmış. Fırının başında da usta olarak bir Rıfkı ağa kalmış. Yanında bir çırak varmış, ama daha geleli bir hafta olan yeniyetme bacaksızın sanatı öğrenmeye hiç gönlü yokmuş. Rıfkı ağada da kabahat, çırağına hamuru nasıl kotarıp fırının ne zaman harlanacağını belletmek yerine, sabah vakti eline geçen gazeteyi önüne koyar ve memleket meselelerini okuyup düşünceye dalarmış.

"Ben olsam, yakalarım şu deyyus üçkâğıtçıları. Atarım içeri. Veryansın sopayı. Bak, o zaman nasıl imâna geliyorlar!" diyerek her Allahın günü kendi hayâl âleminde bütün memleketi güllük gülistanlığa çevirmeyi alışkanlık edinmiş. Gel zaman git zaman, Rıfkı ağayı bir tutkudur almış. Bu 40-50 hanelik yavan köyü terkedip büyük şehirlerden birine gidecek, orada sesini duyurup memleket meselelerini halledecek.

Dağların arasında kalmış Karakavak köyünde bir Rıfkı ağa. Ama, ne yapıyor orada? Her sabah erkenden kalkıp fırına hamur sürüyor. Neymiş, köylü dadaşlarının azığına ekmek çıkaracakmış. Kim olsa yapar bunu. Ya memleket meseleleri ne olacak? Yazık değil mi Rıfkı ağaya, onca büyük dertlere deva olacak bir yeteneğe sahipken, bu kör kuyuya benzer köyde sıkışıp kendini ne diye hebâ etsin!

Ağanın suratı bir karış. Yaptığı işin kendine göre olmadığına inanmış. El alışkanlığıyla her gece mayaladığı hamuru bir kenara atıp evine gidermiş. Bir şişe boğma rakının keyfiyle büyük şehrin hayalini kurarak sedir üstünde sızar kalırmış.

İşte, yine böyle bir gecenin derinliğinde, fırıncı Rıfkı ağayı hayaller kurarken sessizce kuşatıvermiş uykunun ağırlığı. Rüyâlar âleminde kimin ne göreceği bilinmez ki. Rıfkı ağa bir bakmış, yanı başında bir adam kıvrılmış uyuyor. Şafak çoktan sökmüş, ufukta göğün rengi solmakta. Ansızın bir sarsıntı hissetmiş belli belirsiz. Ardından bir daha. Eyvah, zelzele mi oluyor, nedir?

Hemen doğrulup yanında uyuyan adama seslenmiş: "Kalksana be uyuşuk herif, yer depreşiyor." Adamın aldırdığı bile yok. Aman, yine bir sarsıntı daha. Bu sefer daha kuvvetli. Sırtından dürtüvermiş adamı, uyansın diye. Karşılığında bir homurtu ve mırıldanma. Adam yattığı yere daha bir yapışıp gömülmüş uykusuna. Rıfkı ağanın tepesi atmış. "Kalk ulan! Tepene göçecek evin tavanı. Sen hâlâ siftikleniyorsun."

Bakmış ki adamın uyanacağı yok. Yaradana sığınıp bir patlatmış ensesine tokadı. Yattığı yerden sıçrayarak, gözleri faltaşı gibi açılmış bir halde adam uyanmış. Şaşkın, biraz da sinirli: "N'oluyor be! Görmüyor musun, milleti yangından kurtarıyoruz. Niye engel oluyorsun?" diye çıkışmış.

Rıfkı ağa sarsıntının etkisiyle heyecanlı. Ama, uyanan adamın lâfına gülmeden edememiş. "Ne yangını be adam. Ne zırvalıyorsun sen. Yangın filan yok. Yanı başımda sızıp kalmışsın. Rüyâ görüyordun. Bırak saçmalamayı da fırla hemen. Yer depiyor. Duvar üstümüze çökmeden kaçalım."

Adam şöyle bir doğrulmuş. "Yok yâhu. Demin sen beni ensemden tutup çekmeseydin, oradaki yangından habersiz uyuyan milleti kaldırıp kurtaracaktım. Bırak da uyandırayım ahâliyi." Rıfkı ağanın sabrı tükenmek üzere: "Sen hâlâ uykunda sayıklıyorsun. Ne yangını! Asıl şimdi tavan çökünce görürsün sen."

Sonra bir an düşünmüş. Ben bu herifi uyandırayım derken, ikimiz birlikte göçük altında kalacağız. İyisi mi ben kaçıp kurtulayım. Bu uykucu da yattığı yerde zıbarıp kalsın. Tam o anda bir sarsıntı daha olmuş. Rıfkı ağayı yerinden sıçratacak kadar kuvvetli.

Bir bakmış, karşısında Abduşların küçük oğlu duruyor: "Ağam, ağam! Deminden beri dürtüyom. Handiyse kuşluk vakti olacak. Kapında bizim köylü birikti. Fırında ekmek yok. Aç açına mı gidecez tarlaya. Uyuyup kalmışsın sedirin üstünde. Hiç mi düşünmezsin bizi?"

---oOo---