PDF dosyası 173 Kb

 

FAL  VE  KEHANET

 

Halûk Akçam

 

İstanbul – 1982 Ekim

 

[Baskısı tükenmiş olan "Fal ve Kehanet" adlı kitabımda, çeşitli fal bakma ve kehanette bulunma yöntemleri ile bunlara ilişkin yorumlarımı anlatmıştım. Aşağıda okuyacağınız bölüm, bu kitabın giriş kısmında yer almaktadır.]

 

Bu iki Arapça sözcük, dilimize yerleşmiş ve genellikle eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Asıl anlamları üzerinde ise pek durulmamıştır. En geniş Arapça lûgat olan Kâmus-ul-Muhît, "fal" için şöyle diyor: "Uğurlu ve hayırlı sayılan bir işaret veya başlangıç durumu." "Kehanet" için verilen anlam ise biraz farklı: "Gelecekle ilgili haber verme işlemi."

TDK sözlüğünde ise kehanet "kâhinlik" olarak alınmış ve gaipten haber verme olarak nitelenmiş. "Fal" ise oyun kağıdı, kahve telvesi, el ayası gibi şeylere bakıp gelecekten, yitikten, talihten haber alma işi anlamında açıklanmıştır.

Batı dillerinde "omen, augury, presage" olarak geçen fal karşılığı terimler yanında, "divination" kehanet anlamında kullanılmaktadır. Böylece - pratik olarak ele alınırsa - kehanet terimi, geçmiş - şimdiki - gelecek zaman içinde bilinmeyen bir özelliği haber verme veya bildirme anlamını taşımaktadır. Fal ise, bu maksatla yapılan çeşitli işlemlerin genel adı olmaktadır.

"Kehanette bulunmak", günlük konuşmada düşünüp karar vermeden, başkasından duymadan, bir yerde okumadan, görmeden, yani nasıl olduğu bilinmeksizin haber vermek anlamına gelmektedir. "Divination" kelimesinin Latince kökü olan "divine/divinus", tanrısal anlamına geldiğine göre, hissedilen veya sezilen bir bilginin ilâhî kaynaktan çıktığı düşünülmüş olmalıdır. Bu tür bir bilgi alış, normal saydığımız - veya alıştığımız - yöntemlere pek uymamaktadır. Dolayısıyla, doğaüstü bir gücün veya tanrının insan zihnine yaptığı bir etki sonucu olduğu kabul edilir.

Okültizmin temelinde yatan esaslardan biri de bu özelliktir. Akıl yoluyla düşünüp karar vererek veya ihtimal hesabı yaparak varılan sonuçlardan çok, sezgisel yoldan alınan bilgiler daha önemli ve güvenilir sayılmıştır. Psikolojik olarak da bu böyledir. İnsanlar bilinen ve alışılmış yollardan aldıkları haberden çok, kendi sezgilerine daha fazla önem verirler. Parapsikoloji ise, kehanet türü haberlerin kaynağını doğaüstü güçlere bağlamak yerine, insanda var olan birtakım yeteneklerde aramaktadır. Bu gayeyle de durugörü (clairvoyance), önceden bilme (precognition), telepati gibi ESP (bilinen duyular dışı idrak halleri) ve PK (zihinsel etkileme) özelliklerini inceleme yolunu seçmişlerdir.

Her toplumda, tanrısal sezgi gücü olduğuna veya olağanüstü ruhsal yeteneklere sahip bulunduğuna inanılan kâhinler görülmüştür. Delfi tapınağının Apollo kültüne bağlı rahibelerden, çingene falcılara ve modern durugörü medyumlarına kadar uzanan bir çeşitlilik arzeder bu kâhinler dizisi. Kehanetler tarihinde çok sayıda boşa çıkan iddialar, yanlış hükümler, uydurma haberler, hayalî varsayımlar, şarlatanlar ve palavracılara rastlanmasına rağmen, konuya duyulan ilgi ve inanç süregelmektedir. Belki de, nasıl olduğunu anlamaksızın bir şeyi hissederek hakkında bilgi edinme işlemi, insanın en çok üstünde durduğu bir deney olmalı. Şüphecilerin kabul etmediği bu konu, sonunda parapsikolojik çalışmalarla, artık hiç olmazsa saçmalık ve boş inanç damgasını yemekten kurtulmuştur günümüzde.

Genellikle yalnız gelecekle ilgili olduğu zannedilmesine rağmen, kehanet konusu aynı zamanda hem geçmişe hem de şimdiye yöneliktir. İlkel klanların büyücü hekimlerinden, modern toplumun bakıcılarına kadar, bütün kâhinler hastalıkların teşhisi ve tedavisinde önemli bir role sahiptir. Otomatik yazı olaylarının bazısında, geçmişle ilgili bilinmeyenlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Eşya okuma yönteminde, bir cismin sahibi veya ilgili olduğu yer hakkında, geçmişe ve şimdiye ait bilgiler alınabilmektedir. Gerard Croiset ve Peter Hurkos gibi kâhinler, kayıp eşyaları ve kişileri bulmakla bu alanda büyük üne kavuşmuşlardır. Çubukla arama yönteminde ise, yalnız şimdiki zamana yönelik kehanet vardır. Su, petrol veya bomba gibi yeri bilinmeyen şeyleri aramakta kullanılır.

New York Times'daki bir habere göre, 1967'de ABD ordusu Vietnam'da çubukla arama yöntemi sayesinde bubi tuzaklarını, gizli tünelleri ve sığınakları bulmakta büyük başarı sağlamıştı. 2. Dünya Savaşı'nda, Berlin'de bir "Sarkaç (pendulum) Enstitüsü" kurulmuştu. 1942'de Alman bahriyesinden Yüzbaşı Hans Röder başkanlığında çalışmaya başlayan bu kuruluşun amacı, İngilizlerin Atlantik Okyanusu'nda seyreden Alman denizaltılarının yerini harita üzerinde tutulan sarkacın salınımlarıyla nasıl bulduklarını keşfetmekti. Bu yöntemle Atlantik Okyanusu'nun büyük ölçekli haritaları üzerine sarkaçlar tutularak, salınımların özellikleri sınıflandırılarak, günlerce İngiliz ve Amerikan gemilerinin yerlerini bulmaya çalışmışlardı. Kayıtlara bakılırsa başarısız oldukları söylenemez...

17. asırdan bu yana, astroloji, el falı ve numeroloji, eski devirlere oranla gittikçe ciddiye alınan öteki kehanet yöntemleri arasındadır. Ancak, bu yöntemler geleceğe yönelik olmaktan çok kişinin karakter analiziyle ilgilidir. Karakterin yapısından dolayı kişinin geleceğini etkilemesi varsayımından da geleceğine yönelik kehanetlerde bulunurlar. Halk arasında ise, gazete sütunlarında izlenen yıldız falları dikkate alınarak, konunun daha çok gelecekle ilgili yönü önem taşımaktadır. Basında baş haber olarak verilen gelecekle ilgili kehanetler de bu merakı körükler nitelikte sayılır. Örneğin, Amerikalı kadın kâhin Jeane Dixon 1956'da basına bir demeç vererek, mavi gözlü bir Demokrat Parti üyesinin 1960'da başkan olacağını ve sonra vurularak öleceğini söylemişti. Ancak, 1960 yılında da başkanlık seçiminden önce, bu kişinin Kennedy değil de Nixon olacağını iddia etti.

Kehanetlere inanma eğilimi ve isteğinin ardında yatan önemli özelliklerden biri de, insanın evrende daima bir düzen, plan ve gaye olduğuna yönelik tasarılarıdır. Kehanetler, bir bakıma içinde bulunduğumuz evrenin düzensiz gibi görünen karmaşası ve geleceğin ürkütücü bilinemezliği karşısında, insana belirli bir sistemin ve düzenliliğin varolduğunu hatırlatır özelliktedir. Olayların dışardan bakıldığında rastgele ortaya çıkan bağlantısız görünümüne, kehanet konusu düzenli bir ilişki kavramıyla karşı çıkar durumdadır. Bu rahatlatıcı özellik, talih konusundaki inancı desteklediği gibi, falcının ilk bakışta ilgisiz veya rastlantıya bağlı sayılan işleminin, aslında olaylarla ilişkili olması gerektiğine inandırmaktadır insanı.

Doğum anındaki planetlerin konumu, oyun kartlarının dizilişi, eldeki çizgiler, fincanda çökelen çay veya kahvenin tortusu, kitabın açılmasıyla ortaya çıkan sayfa, kemiklerin, çakıl taşlarının veya çubukların yere saçılmasıyla meydana gelen şekiller ile bazı olaylar arasında ilişki olduğu varsayımı, bu düzenli ilişkiler inancından kaynaklanmaktadır. Buradaki prensip, bu yöntemlerde ortaya çıkan durumun rastgele veya rastlantıya bağlı olmadığı doğrultusundadır. Bu işaretler gizli bir düzenin ayrılmaz parçası olarak değerlendirilir ve eğer doğru olarak anlamları çözülürse, düzenin diğer parçalarıyla ilgili ipuçlarının elde edilebileceğine inanılır. Bu, diğer bir anlamda, insanlarla ve olaylarla ilgili geçmişin, geleceğin ve şimdiki durumun bilinebileceğini kabul etmek demektir.

Falcının evren anlayışı, okültizmdeki tarife uygun olarak şöyledir: Büyük ve tek bir bütün olarak düşünülen evren ve içindekiler, çeşitli olaylar ve durumlarla birbirine sımsıkı bağlı ve devamlı ilişki içindedir. Ancak, bu bağlantılar gözle görülür ve açık olmaktan çok, gizli ve konuyu anlayanların bileceği bir biçimde düzenlenmiştir diye kabul edilir. Kehanet konusunun ardında önemli bir gerçeğin bulunduğuna inananlar ve genellikle bütün okültistler, C.G. Jung'un "Senkronizite" kavramını bu yüzden hemen benimsemişlerdir. Bu kavram bir prensibe dayalıdır: Sebep ve sonuç mekanizmasına bağlı olmaksızın, olayları birbirine bağlayan bir hemzamanlılık özelliğinden bahsetmektedir Jung.

Kehanet için uygulanan yöntemlerde işaretler olarak genellikle şunlardan faydalanılmaktadır: Planetler, yıldızlar, eldeki çizgiler, sayılar, Tarot kartları, oyun kartları, Ching heksagramları, v.d..

Bütün bunlar, insan karakterini ve evrenin özelliğini yansıttığı zannedilen ve sayısız denebilecek çoklukta çeşitli diziliş veya konumlarla, düzenin mümkün bütün değişimlerini gösterdiği sayılan kehanet işaretleridir. Her bir planet veya bir sayı veya bir başka işaret, bazı anlamlarla ve fikirlerle bağlantılı olarak kabul edilir. Kendi türünden diğer işaretlerle birlikte ele alındığında da, ortaya çıkan sentez kehaneti oluşturmaktadır. Örneğin, astrolojide Venüs'e bağlı olarak bilinen kavramlardan biri sevgidir. Yengeç burcunun da mideyi işaret ettiği bilinir. Bu durumda - eğer Napoleon'da olduğu gibi - kişinin doğduğu anda Venüs Yengeç burcunda duruyorsa, midesine aşırı düşkün ve yemeği çok seven birisi olduğuna hükmedilecektir. Fakat, Yengeç burcu aynı zamanda kaçamak davranmakla ilgili olduğundan, aynı konum aşkta maymun iştahlı ve hissi ilişkilerden kaçınan bir karakteri işaret edebilir.

Bu anahtar kavramlar sisteminden faydalanarak, kompüter programı sayesinde horoskop çıkarma yoluna gidilmiştir. Ancak, bu programlama yöntemi ile sanıldığı gibi astroloğun kişisel katkısı ortadan kalkmamaktadır. Kompüter astroloğa sadece mümkün bütün astrolojik ilişkilerin listesini anahtar kavramlar olarak vermekte ve işin geri kalan kısmı yine kişisel değerlendirme biçiminde olmaktadır. Burada bile insanın etkisi olduğu ve bu etkinin kaçınılmazlığı savunularak, kehanet konusunu sezgisel ya da ruhsal yetenekle ilgili bir olay olarak düşünme eğilimi gittikçe artmaktadır.

Bu anahtar kavramlar, vezinli dizeler, paralellikler, benzerlikler, ilişkiler ve çağrışımlar zincirinden ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Yengeç burcu kabuklu bir hayvanın ismini almıştır ve bu burçta doğanların yaralandığında, inciltildiğinde ya da endişelendiğinde "yengeç gibi" kuytulara kaçtığı söylenir. Kaçamak davranış bu tipe özgüdür. Yine bir yengeç gibi, bazen gereksiz yere aniden karşısındakini kıstırıverir veya tersler, Yengeç burcundan olanlar. Ayrıca, hava elemanına bağlı burçlarda toplanmışsa bir kimsenin doğum anında planetler, bu kişi ince yapılı ve çalımlı olur, övünmeye meraklıdır. Yani, "havalı" olur ve "hava atar" derler. Eğer su elemanı kuvvetliyse bir horoskopta, bu kişi için de çabuk ağlayan (sulu göz), hissi bağı çok kuvvetli (sırılsıklam âşık), yavan şakalar yapan (sulu) ve küçüklüğünde altını ıslatan biri olduğu söylenir.

Bunlar, basit ve safdil örneklerdir. Ama, benzeri kelime oyunları halk arasında kullanılan fal geleneğinde çok görülür. Bunun temelinde eski bir inanış bulunmaktadır: İnsanın evrenin küçük bir kopyası olduğu söylenir. Evrenin makrokosmos oluşu yanında, insan da mikrokosmos'dur. Bu yüzden, insan zihnindeki çağrışımların, evrendeki olaylar arasındaki ilişkilerden ve bağlantılardan esinlendiği kabul edilir.

Falcılıkta kullanılan anlatım üslubu genellikle çapraşık ve karmakarışık olduğundan, kehanetlerin doğruluğuyla ilgili kesin bir inceleme yapmaya imkan vermemektedir. Aynı zamanda bu özelliğinden dolayı da, halk arasında kehanetler daima ilgiyle karşılanma üstünlüğünü korumaktadır. Eğlence amacıyla amatör falcılığa merak saranlar, karşılarındaki kişilerin bu gibi çapraşık bir üslupla verilen bilgilere veya anlatımlara kendilerini hemen inandırdıklarını ve her anlama gelebilecek sözlerden pay çıkardıklarını sık sık görürler. Bu davranış biçimi de, çoğu kehanetlerin doğru çıktığına inanmaya araç olmuştur denebilir.

Böyle bir olay, Gustav Jahoda'nın batıl inanç psikolojisiyle ilgili bir kitabında anlatılmaktadır: 1965'de Kanada'da bir hastanede, kırküç yaşındaki bir kadın gayet önemsiz bir ameliyat geçirdikten sonra, bütün incelemelere karşın nedeni bilinmeyen bir biçimde durup dururken ölür. Daha sonra öğrenildiğine göre, bu kadın beş yaşındayken bir falcı tarafından kendisine kırküç yaşında öleceği bildirilmiş. Ameliyata alındığında da, doğum gününe bir hafta varmış ve kızkardeşiyle hemşirelerden birine bu ameliyattan sonra yaşayacağına hiç inanmadığını tekrarlamış birkaç kez. Hekimlere göre, bu kehanetten dolayı sürekli bir bekleyiş içinde olduğundan, kendisindeki duygusal gerilim ölümüne neden oldu deniyor.

Kehanet konusuna karşı çıkanların öne sürdüğü en eski tezlerden biri de, kadere karşı irade hürriyetidir. Ancak, örneğin günümüz astrologları artık "göklerde yazılmış olana" insanın karşı koyamayacağı iddiasından tamamen vazgeçmişlerdir. Tam tersine, "yıldızların insanları mecbur etmediğini, ama onları öyle davranmaya ittiğini" ileri sürmekteler. Bu yüzden de, kaderin cilvesinden sakınmak için veya fırsattan faydalanmak için astrolojik uyarılara kulak vermemizi gerekli görürler. Ama yine aynı astrologlar, kehanetlerinin % 80 veya daha fazla oranda doğru çıktığını savunuyorlar. Bu doğruysa eğer, biz ya irade hürriyetimizi pek kullanamıyoruz veya onların öğütlerine kulak asmıyoruz, ya da onlar uyarıda bulunmak için yeterli girişimden kaçınıyor olmalılar. Fakat asıl mesele, önceden bilinebilen geleceğin aynı zamanda kaçınılmaz olma koşulunu da birlikte taşımasıdır. Eğer gerçekten bir olay önceden bilinmişse, zaten o olayın meydana gelmesi önlenemediği için kehanet gerçekleşmiş demektir. Bu durumla ilgili deneyler, parapsikolojinin zaman kavramı üzerinde oldukça enteresan varsayımlar öne sürmesine neden olmaktadır.

 

Kaynakça:

Cavendish, Richard: "The Black Arts"

Freedland, N.: "The Occult Explosion"

Hill, Douglas: "Fortune Telling"

Hone, Margaret E.: "The Modern Text-Book of Astrology"

Howe, Ellic: "Urania's Children"

Jahoda, G.: "The Psychology of Superstition"

Miall, A.M.: "Complete Fortune Telling"

 

---oOo---

 

 

"Fal ve Kehanet" adlı kitabımdan kısa bir bölüm:

SENKRONİZİTE

 

Terimin yaratıcısı olan C. G. Jung'a göre, senkronizite "sebebi olmaksızın bağlayıcı ilke"dir. Burada anlatılmak istenen şudur: Sebep ve sonuç ilişkisi içinde olmayan öyle olaylar vardır ki, bunlar birbirleriyle bağlantılı olarak meydana gelirler. Örneğin, iki kişi değişik zamanlarda ve değişik sokaklarda eğer hep yeşil bir sokak kapısının önünde birbirlerine rastlıyorlarsa, bu iki adamın karşılaşmasıyla yeşil kapıların arasında nasıl bir ilişkinin olduğunu söylemek mümkün değildir. Burada ancak bilinemeyen bir bağlantının olduğu, ama yeşil kapıların bu karşılaşmaya sebep olması için ortada bir kanıt bulunmadığı söylenebilir. Böylece burada bir senkronizite olayı meydana gelmiş demektir.

Kelimenin anlamı "aynı zamanda olma"dır. Örnek olarak verdiğimiz tesadüfî karşılaşmalar ve yeşil kapılar durumunu daha büyük çaptaki olaylara göre de düşünebiliriz. Sembolik olarak kozmik bir elin, fizik dünyanın olaylarıyla bezenmiş bir eldivenin içinde parmaklarını sallamasına benzemektedir. Baş parmağın kıpırdanması kişilerin sokakta karşılaşmasıyla ilgili olarak düşünülürse, bu arada küçük parmağın dolaylı olarak sallanması da yeşil kapılara rastlamasını simgelemektedir. Bu iki olayın arasında sebep-sonuç ilişkisi yoktur, ama aynı zamanda olmaları yeterli sayılır.

Jung, senkronizite ile ilgili tezini 1952'de astroloji hakkında yapılan araştırmalara dayanarak ortaya atmıştı. 180 tane evli çiftin horoskoplarını kullanmıştır malzeme olarak. Jung, astroloji ile ilgili istatistiksel kanıtların yetersiz olduğunu biliyordu. Ancak, burada sebeplilik özelliğinin ne anlam taşıdığını pek çıkaramamıştı. Horoskopları inceledikten sonra, astrolojik yaklaşımlarla çiftlerin hayat biçimleri arasında gayet belirgin bir ilişki bulunduğunu gördü ve tezini tamamladı. Bununla ilgili olarak Jung şöyle söylemektedir: "Birkaç kibrit kutusu alın, ilkine bin tane siyah karınca, ikincisine onbin tane siyah karınca, üçüncüsüne elli dört bin tane siyah karınca koyun. Sonra her bir kutunun içine bir tane beyaz karınca koyun. Kutuları kapayıp iyice sallayın ve sonra her birine bir delik açın, yalnız birinin çıkabileceği kadar. Kutulardan ilk çıkacak olan karınca beyaz karıncadır daima."

Bu ilginç sonucu açıklayabilmek için, Jung "senkronizite teorisi"ni geliştirmiştir. Bu arada majik ve ezoterik yazmalardan da faydalanarak teoriyi örneklerle zenginleştirmiştir. Bağlayıcı ilke, paralel olayların eşit anlamlı olmasıyla ilgilidir. Senkronizite, bunların etkilerini kişinin iç dünyasına yansıtmaktadır. Tek ve aynı üstün anlamın, aynı anda insan ruhunda ve dış dünyadaki bağımsız olayda kendini belirgin hale getirmesidir bu, Jung'a göre.

 

Kaynakça:

Jung, C.G.: "The Structure and Dynamics of the Psyche"

Jung, C.G.: "Synchronicity"

 

---oOo---