PDF dosyası 147 Kb

 

ERKEN  ÖLÜMLER

VE

HATÂLI  DOĞUMLAR

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 25 – 1988 Kasım/Aralık

 

Türkiye'de, dikkati çekecek kadar yüksek oranda 0-1 yaş grubu ölümleri ile yapı ve metabolizma bozuklukları görülmektedir. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nin geçtiğimiz Mart ayında düzenlediği panelde, Hacettepe Tıp Fakültesi'nden Prof. Dr. E. Tunçbilek'in tebliği, bu konuda insanı hayrete düşürecek rakamlarla doludur. Türkiye'de ölenlerin üçte birinin bebekler olduğu, bu oranın doğu illerimizde kırsal kesimde yarı yarıya kadar yükseldiği, ülke ortalamasının Afrika kıtasındaki oranlarla aynı düzeyde bulunduğu anlaşılıyor.

Temmuz ayında, yine gazetelere ilginç haber olarak geçen bir konjenital malformasyon vakası, "astronot bebek" başlığıyla yayınlandı. Deri dokusu gelişmemiş, ağzı normalden çok büyük, v.s. gibi defektlerle dolu bir beden oluşmuş. "Özen" adındaki bebeği, Antalya Devlet Hastanesi yetkilileri âilesine vererek taburcu etmişler. Muhtemelen, bu bebek de yine diğer benzerleri gibi bir yıldan fazla yaşayamayacaktır.

---

Halk dilinde "hilkat garîbesi" olarak anılan bu vakalarla, tıp biliminin "teratoloji" dalı ilgilenmektedir. Bugünkü istatistiklere göre, bu gelişme bozuklularının ancak beşte birinin sebebi bilinmekte, geriye kalan beşte dördünün kesin olarak etiyolojisi saptanamamaktadır.

Annenin geçirdiği enfeksiyonlar, radyasyon, rastgele alınan ilaçlar, kortizonlar ve sentetik hormonlar, anne serumundaki antikorlar, vitamin ve mineral eksiklikleri, oksijen yetersizliği, kromozom anormallikleri, alkolizm, zehirlenmeler gibi çeşitli sebeplerden etkilenerek doğanlar, bu vakaların ancak beşte birini oluştururlar. Diğerlerinde ise, büyük ölçüde genetik yapıyla ilgili anormallikler olduğu hipotezi gittikçe doğruluk kazanmaktadır. Özellikle son yirmi yıldaki genetik araştırmaları, teratizm konusunda bilinmeyen birçok noktayı aydınlığa kavuşturmuştur.

Doğal olarak, burada konuyu klasik tıp açısından ele almamıza imkân yoktur. Zirâ, son gelişmeleri izleyecek kadar uzmanlaşmış bir araştırıcıya ülkemizde rastlayamıyoruz. Esasen, Türkiye'de zaten teratoloji alanında herhangi bir araştırma da yapılmamaktadır. İnsan bedeninin gelişimini merâk eden bir kimse olarak, özellikle erken çocuk ölümleri ve hatâlı bedenlerin oluşumu hakkında bilgi toplamaya çalışırken, bu vakaların tıp adamlarımız tarafından bile "Allah vergisi, alın yazısı" gibi garip yorumlarla değerlendirildiğine tanık oldum.

Diğer yandan, Türkiye'de doğum etnolojisiyle ilgili araştırmalarda da bu konu fazla önemsenmemektedir. Hâlbuki, etnoloji alanında uygulanan psikososyal yöntemlerin sonuçları ile teratolojik vakaların karşılaştırılması, bu alanda önemli gelişmeler sağlayacaktır. Meselâ, "tavşandan korkan veya deveye bakan kadının çocuğu yarık dudaklı olur" veya "kırk basan çocuğu, hastalıktan kurtarmak için üç Cuma, açılmış kabre yatırmak gerekir" gibi inançların çok yaygın olduğu bölgelerde, bu hatâlı bedenlerin doğum oranı da artmaktadır. Kezâ, bütün Türkiye çapında "alkarısı, alruh, albız" gibi isimler verilen ve cadı kadın biçiminde olup, bütün sebebi bilinmeyen doğum ârazlarında parmağı bulunduğuna inanılan bir sembolden bahsedilir. Halk inancına göre, bütün teratik vakalara bu varlıklar sebep olmaktadır.

Doğu illerimizde uzun süre ebelik yapmış yaşlı bir kadınla röportaj amacıyla görüştüğüm sırada, "albastı" veya "kırk basması" denilen durumlarda, genellikle halkın bu işi iyi bilen birisine "kırklama" denilen bir tür ritüel yaptırdığını öğrenmiştim. Eğer bu ritüelin faydası olmazsa, çoğu kez yeni doğan bebeğin "albız dölü" olduğuna inanılır ve gizlice öldürülmesi gerektiğine karar verirlermiş. Bu kadının anlattığına göre, tek gözlü veya organları alışılmışın dışında doğan bebeklerin "albız dölü" olması sebebiyle, doğum yapılan evin ocağına atıldığı veya beze sarılarak boğulduğu vakalar çoğunluktaymış. Doğumların büyük ölçüde evlerde olması dikkate alınırsa, bu vakaların sayısı hakkında herhangi bir tahminde bulunulması mümkün olamayacaktır.

"Alkarısı" veya "albız" denilen bu "kötü ruh"un fiziksel özellikleri, genellikle doğan çocuklarda görülen beden bozukluklarına benzemektedir. Teni kırmızı, bazen kızıl tüylü, tek gözlü, canavar görünümlü, hayvan-insan karışımı bir dev olduğuna inanılmaktadır.

Türk mitolojisinde bu motife çok sık rastlanır. Eski Mezopotamya mitolojisinde de "alu" ve "lamasthu" adındaki cinlere, Yukarı Mısır bölgesinde "alabasdria" adında çocuk düşmanı bir dişi şeytana aynı biçimde inanılmakla olduğunu görüyoruz. Fakat, Prof. A. İnan'ın da belirttiği gibi, Türklerde olduğu kadar bu motife başka hiçbir yerde böylesine büyük önem verildiğine rastlamak mümkün değildir.

Bir tarafta genetik yapı anormallikleri üzerinde durulurken, diğer yandan "alkarısı"nın sebep olduğuna inanılan bu vakaların hangi toplumlarda ve niçin bu kadar sık görüldüğünü araştırmak gerekiyor. Özellikle geri kalmış toplumlarda teratik vakaların ve erken çocuk ölümlerinin fazla olmasını, klasik tıp bilgisiyle açıklamak mümkündür. Alkarısı gibi sembollerin ve şamanizmden kalma "alocaklı" denilen usta kişinin yardımına başvurma yöntemlerinin, bu vakaların önlenebilmesi amacıyla halk arasında benimsendiğini de düşünebiliriz.

Bu yoruma göre, genellikle yakın akraba evlilikleri ve genetik bozulmalar ile beslenme eksiklikleri yüzünden bu vakaların arttığı, halkın da eğitimsizlik sebebiyle boş inançları yaşatmaya devam ettiği sonucu çıkacaktır. Yâni, kısacası "alkarısı" denilen varlıklar yoktur ve hernekadar bu vakaların beşte dördünün etiyolojisi tam olarak bilinmese de mutlaka genetik bir sebebi vardır, deyip konuyu kapatabiliriz.

Bir de ortodoks düşüncenin dışına çıkıp, erken ölümlerin ve teratik bedenlerin oluşmasının ne maksatla meydana geldiğini anlamak gerekiyor. Yâni, bu dünyanın ölçülerine göre baktığımızda, mutlaka fiziksel bir sebep vardır ve bunu eninde sonunda buluruz. "Allah vergisi" veya "alın yazısı" deyip geçiştirmenin cehâletten başka bir anlamı yoktur. Fakat, "bu vakalar sayesinde kim nasıl etkilenmektedir?" sorusuna, genetik veya etnolojik araştırma sınırları içinde kalarak cevap bulunamaz.

Kadın bir çocuk doğuruyor. Kocası erkek evlâdım olacak diye övünüyor. Çevredekiler çeşitli duygular içinde bekleşiyorlar. Derken, ortaya tek gözlü, ağzı burnuna karışmış, bacağı sırtından çıkan bir yaratık doğuyor. Veya, dış görünüşü normal olsa bile metabolizma bozukluğundan veya bir enfeksiyondan dolayı kısa zamanda hastalanan bebek ölüyor.

Bu tür olaylar, halkın arasında "alkarısı" inancını körükleyecek niteliktedir, erkek evlât sahibi olma beklentisini bozguna çevirecek niteliktedir, kadını "albızın dölü"ne bulaşmakla suçlayacak niteliktedir. Diğer yandan, enkarne olan varlığın bu bedenle kurduğu tesir ilişkisi de başlı başına bir konu sayılır. Bunların yanı sıra, bir de "alkarısı" inancının yoğunlaştığı bir atmosferdeki diğer bedensiz varlıkların bu olaya karışmaları sözkonusudur. Kısacası, dokuz aylık bir gebelik sonunda doğan bebeğin bir-iki ay içinde ölmesiyle, bu olay sâyesinde bedenli veya bedensiz bir sürü varlık etkilenmiş durumdadır.

Bütün bunları, genetik inceleme veya etnolojik araştırma ile sınırlayarak anlayabilmek mümkün değildir. Ama, muhakkak ki bu olayın içinde mutlakâ fiziksel bir sebep yüzünden bebek ölmüştür ve etnolojik açıdan halkın inançlarında bu olayın bir etkisi vardır.

Bilimsel araştırma yöntemlerinde eksik olan şey, araştırmayı yapan kişilerin olaya bakış açısındaki kısırlıktır. Bebeğin hatâlı bir bedene sâhip olmasındaki sebebin genetik yapıda veya bir enfeksiyonda aranması alışkanlığı, artık insanlara fayda sağlamayacak kısır bir döngü niteliğindedir. Eskiden, bu görüş biçimi sayesinde, bilimin bir noktaya kadar gelebilmesi sağlanmış oldu. Fakat, artık insanların yeni bir anlayışla bu bilgi birikimini tekrardan değerlendirmeleri gerekmektedir.

Elbette ki, otopsi sonucunda erken ölüme veya malformasyona sebep olarak gösterilecek bir kanıt bulunur. Zirâ, hiçbir zaman fiziksel seviyedeki bir malzeme üzerinde, fiziksel niteliğe dönüşmemiş bir tesirin değişiklik meydana getirmesi mümkün değildir. Yâni, "Allah öyle istedi ve oldu işte" veya "üstün idareci varlıkların olaya müdahelesiyle, enkarne olan varlığın bedenle ilişkisi kesildi" gibi üstü kapalı fantastik yorumların bir anlamı yoktur. Gerek dinî gerekse spiritüel ekole bağlı olanlar, aslında çok önemli bir noktaya bilim adamının dikkatini çekmeye çalışmaktadır ve her iki ekolün iddiası da temelde doğrudur. Fakat, kendileri de bu işin nasıl olduğunu bilmedikleri için, mecburen muğlak ifâdelerle yarım yamalak bir şeyler söylemektedirler. Bu yüzden, bilim adamının gözünde bu gibi ifâdeler hiçbir anlam taşımıyor.

---

Geleceğin bilim adamında aranılan özellik şudur: Din veya felsefe kanalıyla gelen bilgi kırıntılarını iyice hazmetmesi gerekmektedir. Körükörüne inanan bir yobaz veya her şeyi tevekkülle karşılayan bir mistik olma durumuna düşmeden, bu alandaki enformasyonu bilmek ve ne anlatılmak istendiğini öğrenmek zorundadır. Dikkat ederseniz, bu işin inanmakla bir ilgisi yok. Zirâ, bunlara inanmak gerektiği zannına kapılırsanız, bilimle aranıza bir uçurum girmeye başlar.

Dinde veya metafizik ekollerde, insanlara belirli bir bakış açısı önerilmektedir. Felsefe ile uğraşan kişi, düşünürken ruhsal irtibat kanallarına yönelir ve bir bilgi üzerinde deneme yapmaya başlar. Peygamberler aracılığıyla vahyolunan enformasyon da buna benzer bir irtibat kanalından gelmektedir. Spiritüel yöntemle çalışan medyumlar veya okült ritüel yapanlar da yine benzeri irtibat kanallarından bazı tesirler alırlar. Genel bir çerçeve içinde incelenirse, hepsi de üç aşağı beş yukarı aynı şeyi verir. Çünkü, bütün bunlar insanlar tarafından ve insanlar için yapılmaktadır.

Geleceğin bilim adamı bütün bunları bilmek ve anlamak zorundadır. Diğer yandan, araştırma yaptığı alandaki bütün gelişmeleri de yakından izlemiş ve uygulamış olmalıdır. Yâni, şu erken ölüm ve teratizm vakalarını ele alırsak, burada da hem genetik bozukluk veya enfeksiyon gibi klasik tıp açısından geçerli bir sebebin bulunması için araştıracaksınız, hem de bu olayın "diğer sebebi" hakkında bir fikir edinebilmek için gerekli spiritüel bilgiye sahip olacaksınız. Böylece, her iki sebebi de bulmanıza imkân sağlayacak yeni bir araştırma ve inceleme yöntemini geliştirme kapasitesine kavuşacaksınız. Bu, çok yakın bir geleceğin bilimsel anlayışı olacaktır.

Son olarak şunu belirtmek isterim: Dînî inançlar, klasik bilim yöntemleri ve metafizik düşünceler arasında bir seçim yaparak, bunlardan birine veya ikisine önem verip diğerini gözardı eden kişinin artık geleceği yoktur. Ancak, geçmişte yaşamakla yetinmek zorundadır. Bilimsel gelişmeleri izlemek kolay bir iş değildir. Ama, dinî öğretileri veya metafizik kavramları anlamak da sanıldığı kadar basit sayılmaz. Buna rağmen, günümüzde bilimle uğraşanlara oranla, körükörüne dine saplananların veya metafizik mugâlatalarla kendilerini avutanların çoğunlukta olduğu toplumlar vardır. Bu insanlar aslında ne dinden ne de metafizikten anlamamalarına rağmen kendilerini tatmin etmektedirler. Kısacası, bunların değil şimdi, geçmişte bile yaşadıkları söylenemez. "Geri kalmış toplum" deyimi de bunlar için seçilmiş bir etikettir.

---oOo---