PDF dosyası 148 Kb

 

DÜŞÜNCE  DİSİPLİNİ

 

Halûk Akçam

 

Ruhsal Evrim dergisi, sayı 21 – 1988 Mart/Nisan

 

Ortaçağın karanlık yıllarında, bir manastır odasına doluşan keşişler, avaz avaza tartışıyorlarmış: "Acaba yüce tanrı, eşeğin ağzında kaç tane diş olmasına gerek görmüştür" diye. Saatler geçmiş, bir türlü karar verememişler. Kimine göre, İsa'yı taşıdığı için 36 tane dişi olmalıymış. Kimine göre de, yük taşıdığından dolayı dişleri 24 tane olmalıymış. Manastırda görevli uşaklardan biri de o sırada keşişlere hizmet ederken, bu tartışmaları aval aval dinliyormuş. Sonunda dayanamamış ve patlayıvermiş: "Ey muhterem üstâdlar, burada tanrının eşeğe kaç tane diş ihsân etmiş olacağını tartışacağınıza, gidip de aşağıdaki ahırda bağlı duran bizim emektarın ağzına baksanıza!"

Düşünmek, elbette ki insanlara has bir zihin faaliyeti. Ama, her zaman ve her konuda sadece düşünerek gerçeğin ne olduğunun bulunacağını sanmak da yine insana has bir zırvalamadır. Bazen gerçeğin ta kendisi önümüzde dururken, gözlerimizi yumarak kendi fantazilerimize kapılırız ve onun ne olması gerektiği hususunda atıp tutmaya başlarız. Bazen de ortada hiçbir sebep yokken, var olması gerektiğini zannettiğimiz bir şeyin niteliği hakkında akıl almaz fantaziler yaratırız.

İnsanoğlu, hasbelkader bir melekeye sahip olmuştur. Fakat, daha bu melekesinden nasıl istifâde edeceğini bile doğru dürüst bilmezken, el yordamı ile onu kullanarak kâinâtın sırrını çözebileceğini zanneder. "Ben bilirim" böbürlenmesiyle ortaya çıkan herhangi bir insanın başına peşpeşe gelen moral bozucu aksiliklerden sonra, neyi bildiğini tekrar sorun bakalım. Bir başka "bilgiç dede"ye azıcık amfetamin verin ve ondan sonra neler söyleyeceğini bekleyin. Bu kadar zahmete de gerek yok. Yarım şişe rakıyı içtikten sonra verdiğiniz kararları banda kaydedin ve ayılınca kendi sesinizi dinleyin. 15-20 santilitre alkol bile bambaşka şeyler düşündüren bir kişiliğe bürünmemize yettiğine göre, şu dünyada yaşamaya şartlanmış hâlimizle kâinâtın sırlarını çözmeye uğraşmamız garip değil mi?

İnsanlar hep merak ederler. "Ruh nedir, tanrı nerede ikâmet buyuruyor, biz nasıl yaratıldık" filân diye durmadan soranlar çıkar. Genç bir adam da bir zamanlar böyle şeylere aklını takmış. Eskiden, bu gibi konular hakkında vaaz verenler revaçtaymış. Onları dinlemiş. Sonraları yine bu konularda bir sürü kitaplar yazılmış. Onları da okumuş. Bir ara bakmış ki bunları ikinci elden öğrenmek yeterli olmuyor, aslını görüp anlamak gerek. Bu maksatla değişik metodlar denemeye başlamış. Diğer bir deyişle, keşişler gibi odaya tıkılıp eşeğin ağzında kaç tane diş olmalı diye ahkâm kesmek yerine, ahıra inip kendi gözüyle görmek istemiş. Ahıra girmek çok zor olmuş, eşeğin ağzını açmak daha da zor.

Fakat, onca mücâdelenin sonunda, eşeğin kaç tane dişi olduğunu öğrenmek yerine başka bir şeyin farkına varmış. Ahırda eşeğin ağzını açmaya uğraşırken, yanına bir ihtiyar yaklaşmış. "Niye merak ediyorsun eşeğin kaç dişi olduğunu" diye sormuş. "Ruhun ne olduğunu, tanrının nerede oturduğunu öğrenmek istiyorum" demiş genç adam. "Bunları öğrenmekle ne kazanacaksın" diye gülmüş ihtiyar. "Kâinâtın sırlarını çözeceğim ve hayatın gerçek anlamını bulacağım" demiş genç meraklı. Bu sefer ihtiyar kahkahayı basmış, "Anlamını bulmaya çalıştığın şeyi senin önüne koymuşlarken, yolunu değiştirip ahırda eşekle boğuşmaya ne gerek var be adam!"

Masalımızın kahramanı, bu öğüt üzerine ahırdan çıkıp hayata atılmış. Kendine bir iş bulmuş, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış. Fakat, eski huyundan da vazgeçmemiş. "Ruh nedir? Tanrı kimdir?" diye kendi kendine sormuş hep. Bunları düşünürken, günün birinde miskinliğinden ötürü işinden atmışlar onu. Beş parasız kalmış. Evde karısı ile çocukları açlıktan perişan bir halde yaygarayı basmışlar. Ama, bizim ruh meraklısı bir yandan evinde kavga gürültü içinde, sokakta kapı kapı iş peşinde sefil bir halde yaşarken, diğer yandan da hâlâ "hani hayatın içinde kâinâtın sırrını çözecektim" diye yakınıp duruyormuş.

Her gittiği yerde, "Tanrı nerede? Ruh var mı aranızda?" diye abuk sabuk şeyler sorduğu için kendisine kimse iş vermemiş. Karısı da çocuklarını aldığı gibi kaçmış gitmiş. Evinden de atmışlar onu. Sokaklarda sürüne sürüne yıllarını ruh aramakla geçiren genç meraklı, sonunda saçı sakalına karışmış bir halde köşeye yığılıp kalmış. Bitkin bir sesle, "Neredesin ey melun ihtiyar, bak senin öğüdüne kanıp ne hallere düştüm!" demiş.

Tam o anda yine yanıbaşında belirmiş ihtiyar adam: "Sen, ömrün boyunca hayatın içinde karşılaştığın şeylerin anlamını bile bulmaktan âciz bir halde debelenip dururken, önünden geçip gitti bütün gerçekler. Ruhu veya tanrıyı bulacağım diye inât etmeyip, tanrının ruh için varettiği bu hayatı yaşarken gözünü açsaydın, aradığın şeylerin kendinde gizli olduğunu anlayacaktın."

Masallar uydurma şeylerdir. Biz şimdi gerçeklere bakalım yine. Ruhun ne olduğunu da merak ederiz, tanrının nereye gizlendiğini de. Ama, bu arada nerede ve nasıl yaşadığımızı, nelerle karşılaştığımızı hiç merak etmeyiz. Hayat bu işte, geldik gidiyoruz. Her Allahın günü zâten bir boğuşmadır sürüyor. Bu yetmiyormuş gibi, kırk yılda bir nefes alacak vakit bulduğumuzda, yine aynı can sıkıcı olayları mı düşüneceğiz yâni!

Fakat, ne gariptir ki, biz "ruhlar geliyor, uçan daireler gidiyor" filân derken, her Allahın günü birileri de kafamıza balyoz indirip duruyor. Niye acaba? Biz şânımıza yaraşır şeylerle uğraşmak istiyoruz. "Kâinâtın sırları, üstün gerçekler, ruhsal idâre mekanizmaları, ruh tanrıdan nasıl çıktı?" filân gibi ciddî konularla zihnimizi meşgûl etmek istiyoruz. Asıl balyozu kafasına yemesi gerekenler, gece kulüplerinde sabahlayıp filânca artistin kiminle gezdiğini merak edenlerdir, diye düşünüyoruz. Ama öyle olmuyor. Onların da tepesinde başka tür bir balyoz var inip kalkan. Dillerinden tanrının adı düşmeyen tesbihli takunyalı kardeşlerimizin de başında aynı şey var.

Belki de bizim hepimizin hayata bakış açısında bir terslik vardır. Kimi gece kulübünde, para ve kadın peşinde. Kimi ruhlarla uçan dairelerin peşinde. Kimi de tesbih ve başörtüsü derdinde. Bu fasit dairelerin dışına çıkmak istemiyor gibiyiz. Lâkin, hayat bize dâimâ bir şeyler anlatmak istiyor. Biz ise oturmuş düşünüyoruz, atın gözüne kaç sinek kondu diye. "Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir" misâli, başlıyor ondan sonra kafamıza bir balyoz inmeye.

Eğlence olsun diye doğmadığımıza göre, burada bulunmamızın bir gâyesi vardır herhalde. Amacımız ruhları veya uçan daireleri kovalamak olsaydı, buna imkân verecek bir ortamda bulunurduk. Fakat, ortada dolaşan ne ruhlar var ne de benzeri şeyler. Öyleyse, biz önce içinde bulunduğumuz ortamı ve kendi aramızdaki ilişkileri tanımaya, kendimizi anlamaya çalışalım. Ondan sonra araştırırız, nane ruhu mu var yoksa tuz ruhu mu diye.

Bu bir düşünce disiplini edinme işidir. Daha kendinden bîhaber iken, insanın kalkıp da aslını keşfetmeye çalışmasının akılcı bir yol olduğunu savunmak mümkün değildir. Merak ettiğiniz bir şey varsa, önce onu araştırma ve inceleme imkânlarınızın sınırını belirlemeniz gerekir. Önce "ruh" diye bir kavram uydurmuşsunuz. Bir de "tanrı" diye başka bir kavram icât etmişsiniz. Ondan sonra, gelsin bakalım bir sürü spekülasyon.

Sakın yanlış anlaşılmasın. Tenkîd ettiğim bu düşünce dağınıklığına ayak uydurup, ruh veya tanrı yoktur gibi bir iddiada bulunmak değil amacım. Ortada elbette bir gerçek vardır. Ama, bütün bu kavramlar insanın kendisini, çevresini ve çevresiyle olan ilişkisini tanımlama gayretinden doğmuştur. Yani, biz ne olup bittiğini anlayabilmek çabasıyla, mantığımıza güvenerek bazen bulutlar üstünde kaleler inşa etmeye çalışıyoruz. İşte bu disiplinsizce ve sorumsuzca yapılan faaliyetlere dikkatinizi çekmek istiyorum.

Esâsen, bizim mantığımız ve aklımız ancak ayağımız yere bastığı müddetçe bize yardımcı olabilir. Ayağımızı yerden kesince - diğer bir deyişle - içinde bulunduğumuz şu dünya ortamının ötelerine uzanmaya çalıştıkça, zırvalama ihtimâli de artar. Hele bir de "ruh nasıl doğdu?" gibi sorular sormaya başlarsak kendi kendimize, zırvalama edebiyatının şaheserlerini yazmaya aday oluruz. Eğer eşeğin kaç tane dişi olmalı diye merak ediyorsak, ahıra gidip bakmak en akıllıca iştir. Ama ruhun kaç dişi var diye sorarsanız, gitmeniz gereken yeri doktorlar söyleyecektir.

Belirli bir düşünce disiplini edindiğiniz zaman, bu gibi âfâki sorularla vakit öldürmenin - dînî bir terimle belirteyim - "küfür" olduğunu idrâk edersiniz. Bu gibi soruların cevâbı, içinde bulunduğumuz şu ortamda alınamaz. Alsanız bile, kimseye faydası yoktur o cevâbın. Çünkü biz, belirli bir ortamda uygulama yapan belirli seviyedeki varlıklarız. Ölünce de değişen fazla bir şey olmayacaktır, bu seviyenin son aşamalarına ulaşsak da. Bizim müteal (transandantal) diye nitelediğimiz kavramlar, kendi seviyemize göre olup biteni anlayabilme gayretimizden, daha doğrusu anlayamama aczimizden doğmuş yakıştırmalardır.

Spiritizma yöntemleri ile gerçekten üst seviyedeki bir varlıkla irtibat kurma imkânına kavuşsanız, bu gibi sorular yönelttiğinizde alacağınız cevap uyarıcı bir söz olur: "Bu gibi şeylerle uğraşacağınıza, önünüzde olup bitene bakın" diye. Fakat, bu tür yöntemler ile insan genellikle ya kendi benliğinin tanımadığı bir yanı ile karşılaşmakta ya da yine kendi seviyesinden bedensiz bir varlıkla irtibat kurabilmektedir. Elde edilen sonuç da, körün köre yol göstermesi gibi bir duruma sebep olmaktadır.

Spiritizmacıların bilmedikleri yöntemleri de günün birinde öğrenip uygulamaya kalkarsanız, karşınızdaki tanımadığınız varlığa böyle sorular yönelttiğinizde - deyim yerindeyse - "cin çarpmışa" dönersiniz. Maji ile uğraşmaya yeltenenlere, "evvelâ kendinizi disipline sokun ve gözünüzü dört açın" diyen, yıllar boyu süren sıkıcı eğitimlerin sebebi boşuna değildir. Zâten, o yöntemler sayesinde de öğreneceğiniz şey, dönüp dolaşıp yine bu dünyaya ayak basmanızın gerektiğidir. Ama ne var ki, bir disiplin edinmiş oluyorsunuz ve başka bir gözle görebiliyorsunuz olup biteni.

Majiyi filân bir kenara bırakalım. Zâten derme çatma bir mantığımızla iki paralık bir aklımız var. Onu da âfâki sorularla zorlamaya kalkarsak, kendimize yazık ederiz. Fakat, bazı kendini bilmezler var ki, bu gibi konularda ahkâm kesmeye bayılırlar. Onların asıl derdi, çevrelerine hayran toplayacak mârifetler göstererek, kendi kişisel problemlerine ve ezikliklerine bir çıkış yolu bulmaktır. Bu arada, çevrelerine topladıkları iyi niyetli saf insanların zihinlerini uydurma fikirlerle bulandırarak nasıl zararlı olduklarını göremeyecek kadar kendi tatminsizliklerinin esîri olmuş durumdadırlar. Birisi çıkıp da nasıl bir sorumsuzluk içinde bulunduklarını duyuracak olsa, hırçınlıkları büsbütün artar ve akıl almaz davranışlara bile kalkışabilirler.

Bu gibi sorumsuz insanların zararı aslında kendilerinedir. Bir tür obsesyon denemesi yapmaktadırlar, fakat bunun farkında değillerdir. Ölmüş insanlar arasında irtibat kurduklarınızda da böyle bir özellik taşıyanla karşılaşabilirsiniz. Bu dünyada bedenli iken sizinle konuşan birisinde de aynı özellikleri bulabilirsiniz. Varlıklar, kendilerine lâyık görülen tatbikat planları içinde, verilmiş bütün haklardan faydalanma serbestiyetine sahiptirler. Kendi şuurlarını ne ölçüde uyanık tutacakları, kendi sorumlulukları altındadır. Siz de bu gibi varlıkları - ister bedenli isterse bedensiz olsun - meyvalarından tanıyacaksınız.

---oOo---