PDF dosyası 146 Kb

 

Bilinmeyeni Görenlerin Yeteneği

 

DURUGÖRÜ

 

Halûk Akçam

 

Kadın dergisi, sayı 17 – 1985 Mayıs

 

Yirmi yıl öncesinin Anadolu toprağında, Alman Arkeoloji Enstitüsü'ne bağlı bir araştırma grubuyla birlikte, Yozgat'ın doğusundaki köyleri çocuk denecek yaşta görme fırsatını bulmuştum. Yüzyıllar önce burada, adına Hititler denilen bir halk yaşarmış. Onlardan arta kalanı bulmak için, dağ tepe demeden her yeri kurcalayan üç "mezar kazıcısı" arkeolog ve tercüman arasında, yöre halkının ilginç inanışları beni büyülemişti âdeta.

Yaz sıcağına aldırmadan, köylülerin çevrede gördükleri her bir kalıntıya, belki arkeolojik niteliktedir diye üşenmeden gidip bakıyorduk. Sonunda ya bir kaya parçası, ya da en çok iki yüzyıllık bir mezar kalıntısıyla karşılaşıyorduk. Döneceğimize yakın, yöre halkından olan rehber, bize "Ahmer Dede"nin yatırında çok eskiden kalma "tılsımlı bir bakı taşı" bulunduğunu söyledi. Üzerinde de büyülü işaretler varmış.

Çantaları yüklenip bu sefer de "Ahmer Dede" yatırına doğru başladık yürümeye. Allahın dağı, eğri büğrü daracık yollar. Yarım saat gittikten sonra, rehber tercümana bir şeyler fısıldadı. "Gavurların geldiğini görürse, Ahmer Dede hepimizi çarparmış." Almanlara, gurbet ellerde çarpılıp kalmasınlar diye, uygun bir dille orada oturup beklemeleri öğütlendi. Rehber, tercüman ve arkalarında da ben, az ilerideki kulübeye doğru yola koyulduk.

Çocuk aklı herhalde, "Ahmer Dede bu yıkık kulübede oturuyor" diye düşünüyordum. Kulübenin yanında, üzerine renkli çaputlar asılı garip bir mezarlık var. Rehber, "Hüsiyn amuca, misafürün var. Görün bir hele!" diye bağırdı. Kulübenin kapısı, üzerine rasgele çivilerle tahtalar çakılmış bir yıkıntı. Yamuk bir biçimde aralandı ve içeriden iki tavuk avaz avaza gıdaklayarak fırladı. Rehber, bilgiç bir eda ile, "gorkmayın ha! Üç gulivallahi okuyun, bunlar size ilişmez" diye gözlerini açıp bize bir baktı.

İçeriden, gırtlak dolusu bir öksürük sesi ve dayanılmaz tavuk kokusuyla birlikte bumburuşuk bir ihtiyar çıktı. "Hüsiyn amuca" güneşlensin diye, dışarıda yere çömelip oturduk. Yaşlı adama köyden aldığımız yiyecek, içecek verildi. Tabii, önce elini öptük. Sonra, başı sonu olmayan bir sürü hikâye anlattı bize. Masal gibi şeyler. Geceleri, "Ahmer Dede" abdest alıp cin taifesine namaz kıldırırmış. "Böyyük bir veli" olduğundan, dünya ve ahiret işlerini hep o bilirmiş. "Hüsiyn amuca"ya taşı da o vermiş, bir gece.

Ama, bize göstermiyor taşını. Tılsımı kaçarmış. Çarpılırmışız. Elini göğsüne vurup, "aha, böğrümde daşıdım hep o mübareki" diyor... Sonra, su dolu tasın içine attığında görmüştüm. Kapkara, silindir biçiminde, üzerinde hayvan şekilleri ve işaretler kazılı bir şeydi.

"Allahülazimin inayeti geldi az önce bana... Beli işte! Buna gösterir heman, neyi sual ittinse." İhtiyarın ne dediğini anlamıyordum ama, koluma sımsıkı yapışınca, benimle ilgili olduğu ortaya çıktı. Kulübenin yanındaki mezarın önüne gittik. İhtiyar ellerini açıp fısıl fısıl bir şeyler söyledi. Her fısıltı bitince, bana dönüp "püff" diye üflüyor, ardından da birkaç kere tükürür gibi "tühh, tühh!" diyordu. Meğer, "Ahmer Dede" beni çok sevmiş de, böylece kerameti sayesinde suya bakınca görecekmişim.

Sonra ortaya, hamam tası gibi, bakırdan, eğri büğrü bir kap çıkardı. İçini sıvazladı. Püfledi, tühledi... "Adını de bana?" Söyledim. "Ananın adını de." Biraz garip geldi, "annemle ne ilişkisi var bunun" diye düşündüm. "Lan veled, ananın adını bellemez misin?" Adam aksinin teki, çaresiz söyledim. Elindeki kâğıt parçasına, ucu küt bir kalemle şekiller çizdi. "Yazmasını bilmiyorsan, ver ben yazayım sana" der demez, kapkara gözlerini bir açtı ki, ne dediğini bile anlamadım korkudan.

"DİLEĞİNİ TUT"

Kâğıdı bakır tasın içine attı, elindeki ibrikten de içine su döktü. Yine püf-püf, tüh-tüh ve fısıltılar... "Bakıya sual ittin mi?" Anlamıyorum ki söylediğini adamın. "Evvelden bir elam oku, üç de gulivallahi oku. Ardından de... Heman zahir olur. Cuvabı sana niyette beli olur." Adamın okumamı istediği sureleri söyledim. Gözümü dikmiş, bakır tasın içindeki suya, dibinde duran kâğıda bakıyorum. Arapçaya benziyor, ama sadece harfler. Ansızın, tasın içine "mübarek" dediği taşını attı.

Zaten heyecan içindeyim. Taş kafama düşmüş gibi birden irkildim. Sanki, beynim bulandı. Başım döndü. Gruptaki arkeologların kitaplarını karıştırırken, bu taşa benzer resimler gördüğümü hatırlıyorum. Ama, o an neyin nesi olduğunu çıkaramadım. Sanki, uzaklardan birisi bağırıyor gibi geldi. Taşın üzerindeki şekiller kıpırdandı. İçinden ışık çıkıyormuşçasına parladı. Bir kitap tutan el gördüm sanki... "Bunu sana vereyim mi?... Şimdi mi, yoksa sonra mı?... Bu kitabı alacak gücün olunca mı?" diye bir ses çınladı kulağımda. Kitabın açıldığını ve içinden yıldızların çıktığını hatırlıyorum.

Orada bayılmışım. Belki de, çocuk heyecanıyla rüya gördüm bayılınca. Kısa bir an sonra kendime gelince, bir de baktım, rehber ile tercüman tepemde dikilmiş duruyorlar. "Yahu, biz de boş bulunduk. Çocuğa ne gerek var. Hüsiyn amuca, cin çarpmış olmasın?" İhtiyar yine asık suratıyla, "Ahmer Dede'nin suyuna, mübareke bakanı cin tutmaz hele!" diye kaşlarını çattı.

Geziden döndükten sonra ilk işim, babannemin hamam tasını ele geçirmek oldu. Bir kâğıda annemin adıyla kendiminkini yazıp altına da papatya resimleri yaptım. İhtiyarın çizdiği kargacık burgacık şeyler hoşuma gitmemiş olmalı. Suyu doldurup aynı sureleri okudum. Bakıyorum tasın içine. Hiçbir şey yok... Fena halde içerlemiştim o zaman. Kim bilir kaç defa püfledim, ihtiyar gibi "tüh-tüh" dedim. Ama, değişen bir şey yoktu.

Çok sonra, seneler geçtikten sonra Parapsikoloji diye bir bilim dalının farkına varınca, konu aydınlığa kavuştu. İnsanın her gün kullandığı beş duyusunun ötesinde, farkında bile olmadığı öyle yetenekleri varmış ki. İşte bunlardan birisi de, normal olarak görülemeyecek kadar uzakta olan veya kimsenin bilmediği şeyleri, insanın hissederek gözünün önündeymişçesine fark etmesi.

YETENEĞİ KONTROL EDİYORLAR

Kimi zaman, bu olay kendiliğinden meydana geliyor. Hiç düşünmediğiniz halde, bir an gözleriniz dalıyor ve "A-aa, Sabahat hanım bize geliyor bu akşam" diyorsunuz aniden. Bir anda gözünüzün önünde canlanıvermiş o sahne. Sonra, birden kayboluyor ve kendiniz de şaşıyorsunuz buna. Az sonra da hakikaten gelen o hanım.

Bu yetenek, bazı kişilerde daha belirgin bir halde ortaya çıkıyor. Böylece, kendilerine uygun gelen bir ortam yaratarak kontrollü bir biçimde yeteneklerini kullanıyorlar. Ülkemizde de yaygın olan bir yöntem, suya bakarak bilinmeyeni görme çabası. "Bakıcı" deyimi de bundan kaynaklanıyor.

Suya bakarak geleceği veya bilinmeyeni görenler, genellikle önceden veya anında bazı dinsel hazırlıklar yaparlar. Kimisi başına bir örtü alır, dualar okur, kâğıt parçasına isimler yazar. Bütün bunlar, o kişinin yeteneğini kullanabilmesi için kendisine uygun bir ortamı hazırlama çabasının sonucudur. Yoksa, herkes aynı şeyleri yapınca, suya baktığında mutlaka bir şey görecek değildir.

Mesela, yakînen tanıdığım hassas bir medyum hanım, "durugörü" denilen bu yeteneğini, sadece eline aldığı bir cisme iki-üç dakika derin derin baktıktan sonra harekete geçirebiliyordu. Önce bir müddet sessizlik içinde bekliyorduk. Sonra, başlıyordu anlatmaya. Eline, postadan yeni gelmiş kapalı bir mektup zarfı veriyorduk. Mektubu yazan şahsın tipini, oturduğu yeri ve o an nerede olduğunu görüyormuş gibi anlatabiliyordu.

Uzmanların dilinde "clairvoyance" denilen bu özellik, bazen seslerin de duyulmasına imkân veren bir durum alınca adına "clairaudience" yani "duruişiti" deniyor. Siz bir şey duymuyorsunuz, ama duruişiti yeteneği olan kişi çok uzaktaki veya o an hissedilmeyen bir sesi duyabiliyor.

Şimdi diyeceksiniz ki, akıl hastanelerinde böyle oturup dururken sesler işiten ve olmadık şeyler gören bir sürü hasta var. Bunların ki de yetenek mi sayılacak! Değil elbet. Ruhsal bozukluk ile duyarlılık arasında mutlaka bir fark var. Bütün davranışları ile normal çizgide kalan bir insan, eğer gözlerini kapatıp bir an yarı dalmış bir halde size üç ay sonra filanca yere gideceğinizi ve orada ne ile karşılaşacağınızı görüyorcasına tarif ederse, dikkati çeker. Zamanı gelince, anlattıkları doğru çıkarsa, bir yeteneği olduğuna işaret sayılabilir.

Bir de, her Allahın günü çevresinde görülmeyen kişilerin dolaştığını ve gaipten sesler duyduğunu iddia eden, "zamanın peygamberi" veya "üstün vazifeli" gibi ünvanlarla karşımıza çıkanlar vardır ki, bunlar zaten sonunda gerekli tedaviyi buluyor.

KAHVE FALI DURUGÖRÜ MÜ?

Günlük sohbetlerin çeşnisi olan kahve falı da bir tür durugörü denemesi sayılabilir. "Vallahi, ne dediyse hepsi doğru çıkıyor!" diye çevresinde ün yapmış falcıların bazıları, fincanın içine bir süre baktıktan sonra, telvenin şekillerinde bir sahnenin gözleri önünde canlandığını ve gördüklerini söylediklerini anlatırlar.

Hemen şunu belirtelim ki, bilimsel araştırmalarda durugörü medyumu olarak kullanılan kişilere kahve falı baktırılarak bu sonuçlara ulaşılmamış. Konu bir yandan her türlü sahtekârlığa son derece açık, diğer yandan ise telepati, telkin, hipnoz ve benzeri ruhsal olayların alanına giren türde olduğundan, durugörüye benzeyen her özelliği hemen kabullenmek mümkün değil.

Durugörü medyumları arasında Ingo Swann, dünya üzerinde enlemi ve boylamı verilen bir yeri anında görür gibi ayrıntılarıyla tarif edebilmiştir. Uzmanlar kontrolünde defalarca değişik ve bilinmeyen yerler seçilmiş, hepsinde de olumlu sonuç alınmıştır. Bu yetenek, daha sonraki deneylerde uzaydaki planetlere ait yakın görüntüler de vermiş, çok sonra yapılan uzay çalışmalarında da Swann'ın anlattığına çok yakın sonuçlar alınmıştır.

Kaybolan eşyaların, faili meçhul cinayetlerin ortaya çıkarılmasında, bu gibi yeteneği ispatlanmış kişilerin yardımı ile, durugörü bugün halkın hizmetinde vazgeçilmez bir unsur olarak kabul ediliyor. Yalnız, ilginç olan bir nokta var. Gerçekten yetenekli olsa bile, bu özelliğini ün veya para kazanmak için kullananlar, zamanla yeteneklerini kaybediyorlar. Kimse farkına varmazsa, kandırdıkları kişileri sömürenler çoğunlukta.

Şimdi, bir tasın içine su doldurup siz de yeteneğinizi ölçmek istemez misiniz? Kim bilir, belki günün birinde ünlü bir medyum olursunuz da, herkes derdine çare bulmanız için kapınızı aşındırıp hayatınızı cehenneme çevirir. Bu gibi yetenekli kişilerin kendilerine ayırdıkları beş dakikayı bile zor buldukları söylenir hep.

---oOo---