PDF dosyası 158 Kb

 

Ruhsal Olaylar

 

Cin  Çarpması

 

Halûk  Akçam

 

Ak-Kadın dergisi, sayı 29 – 1988 Kasım/Aralık

 

Geçen Temmuz ayında, yine "çok şiddetli bir obsesyon" olduğu duyurulan bir vakayı incelemek için çağırıldım. Halk arasında "cin çarpması" veya "uğraması" olarak bilinen ruhsal durumlara, ruhçuluk ile uğraşanlar "obsesyon" derler. Bu bakımdan, psikiatrideki "sabit fikir" sendromu ile pek ilgisi yoktur. Tıp açısından "cinler" de olmadığı için, bu gibi vakaların tam bir tanısı henüz yapılamamaktadır. Ancak, cinler olmasa bile, zaman zaman halk inançlarının bazı gerçekleri yansıttığını da kabul etmek gerekiyor.

Sözkonusu kişi 27 yaşında, mimar ve Doğu Anadolu kökenli olup, İstanbul'a yerleşmiş bir ailenin kızıydı. Çevrenin etkisi, aile baskıları, agressif bir kişilik ve daha başka sebeplerden dolayı yalnız başına yaşamaya ve geçimini sürdürmeye çalışan bu hanımın "obsesyona uğradığı" iddia ediliyordu. Bir erkek arkadaşının daveti üzerine, önce bu kişinin davranışları, yaşantısı, son yıllarda başından geçen olaylar hakkında detaylı bilgi almam sağlandı. Sonra da birlikte bu genç hanımın evine gidip kendisiyle görüştük.

İstanbul'un merkezinde, ekonomik şartlar yüzünden seçilmiş olduğu anlaşılan eski bir binanın orta katında, iki odalı bir dairede kendi başına yaşayan bu genç hanımla dokuz saat boyunca sohbet ettik. Kendisinde ne psikiatrik açıdan ne de ruhçuların söylediği gibi "obsesyon" biçiminde bir araz bulamadım. Fakat, takriben bir yıldan beri ısrarla kendisini hocalara, bakıcılara, efsunculara, "uzman kişiler"e götürüp çare bulmaya çalışan yakın çevresinden usanmış olduğu açıkça görülüyordu.

Klasik medikal psikoloji tecrübesi olan herhangi bir hekimin bile kolaylıkla teşhis edebileceği türden, hafif nörotik bir reaksiyon ve buna bağlı olarak geliştirilmiş savunma mekanizmalarının ötesinde, ortada ne bir "cin" ne de bir "obsedör varlık"a rastlamak mümkün olmadı. Kısacası, bu genç hanım ruhen sağlıklı bir yapıya sahipti. Fakat, içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal şartlar sebebiyle, çocukluk döneminden kaynaklanan bazı arazlar kendisini zaman zaman rahatsız ediyordu. Sanırım, toplum içinde bu tür rahatsızlığı olan kişilere adım başında rastlanması artık olağan sayılıyor.

Uzun sohbetimizin sonuna doğru, kendisinde iddia edilen arazların hiçbirinin bulunmadığını söyleyerek, eğer ileride herhangi bir şey olursa, mutlaka gerçekten uzmanlığı kanıtlanmış bir hekime danışmasıyla kuşkularını giderebileceğini anlattım.

Arkadaşının ve ailesinin ısrarı üzerine başvurulan ehliyetsiz uzmanların teşhisleri ve önerileri ise, sağlıklı bir insanın bile aklını karıştırıp şaşkına çevirecek şeylerdi. "Havass" ilminde üstad olduğu söylenen meczup bir adam, bu genç hanımın zâyicesine (yıldız falına) bakmış ve "kötü bir aşk ilâhesinin hakim olduğu saatte" doğduğu için onun etkisinde kaldığını söylemiş. Bu yüzden, erkekleri baştan çıkararak onların mahvına sebep olacak şeytani güçlerle doluymuş. Zaten içine de bir cin girmişmiş. Bir başka muskacı, abdest aldıktan sonra "ulu dedelere" danışarak, bu hanımın hem kendisinde hem de evinde "cinlerin yerleşmiş" olduğunu söylemiş.

Astroloji uzmanı diye bilinen bir okültist (!) de bu hanımın yıldız haritasını (horoskop) çıkarıp, "çok kötü yıldızların etkisinde" olduğunu ve bu yıl korkunç şeyler yaşayacağını ilan etmiş. Spiritüalist ve okültist olarak ün kazanmaya çalışan diğer bir "uzman" da, kendi gizli yöntemleriyle bu hanımın durumunu incelediğini ve kesinlikle "ciddi bir obsesyona" uğradığını söylemiş.

Bu saçma sapan teşhisler listesi aynı biçimde devam ediyordu. Üstelik, herbirinin de kendine göre uydurduğu çareler vardı. Genel kanı, cin uğraması veya obsesyon üzerindeydi ve bu cinin veya obsedör varlığın neler yapabileceğine dair bir sürü garip tahminler sıralanmıştı. Tabii, bütün bu işler bir para veya hediye karşılığında yapılıyordu.

Bütün bu fantastik iddialar sürüp giderken, bir gece bu hanımın yalnız başına yaşadığı dairesinde ışıklar yanıp sönmeye başlamış. O sırada, mutlaka yetiştirmesi gereken bir projeyi bitirmek için gece-gündüz durmadan çalışıyormuş ve sinirleri de çok gerginmiş. Kendisi bu olayı şöyle anlattı:

"Bütün bu cin söylentileri yüzünden zaten zihnim iyice karışmıştı. O gece lanet olası projeyi bitiremediğim için, sinirden neredeyse duvarlara tırmanacak kadar bunalmış ve patlayacak bir hale gelmiştim. Birden ışıklar yanıp sönmeye başladı. Korkmadım desem, yalan olur. Bana, bu gibi şeyler başlayınca okumam için bir dua yazıp vermişlerdi. Hemen o duayı alıp okudum. Sonra masamın üzerine koyup bekledim. Işıkların yanıp sönmesi de durdu. Nasıl oldu bilmiyorum, ama işe yaradı işte. O geceden sonra, yine aynı şey olmasın diye duanın yazılı olduğu kağıdı yanımdan hiç ayırmadım. Zaten, ışıkların yanıp sönmesi de bir daha tekrarlanmadı."

Bu olayı anlatınca, çevresindekilerin telâşı daha da artmış. Ertesi gün hemen bir elektrikçi çağırıp tesisatı kontrol ettirmişler ve elbette ki hiçbir arıza bulunamamış.

Hanımın evine birlikte gittiğimiz genç arkadaşı, zaten benim o ana kadar anlatılan her olayı başka örnekler vererek hiç de fantastik sayılmayacak bir biçimde yorumlamamdan dolayı iyice huzursuz olmuştu. Mimar hanım bu ışıklarla ilgili olayı anlatırken, genç arkadaşı da sanki köşeye kıstırmış gibi ikide bir "işte gerçek bir ruhsal saldırı işareti bu" diyerek heyecanlanıp duruyordu.

Daha önceden böyle bir durumla karşılaşacağı ve önlem olarak bir dua bile verildiği dikkate alınırsa, bu hanımın o gece bir cin gördüğünü söylemesi bile beklenilen bir sonuç olurdu. Çünkü, insan daha önceden anlatılan her şeyi kendi değer yargılarına göre bir senteze tabi tutar ve sonunda bu telkinlere paralel durumlarla karşılaştığını zannedecek kadar etkili imajlar gördüğünü veya duyduğunu söyleyebilir. Hipnotik telkin ile gerçekmiş gibi kabul edilen olaylarla ilgili çok sayıda vaka vardır. Nitekim, burada da daha önceden sürekli olarak anlatılan fantastik olaylar yüzünden, bu hanım o geceki aşırı stres içinde böyle bir durumla karşılaşmış olabilir. Yani, ışıklara herhangi bir şey olmamıştır, ama kendisi böyle olduğunu gerçekten yaşadığını anlatırken doğru söylüyordur.

Diğer yandan, insanın içinde bulunduğu aşırı gerginlik, ruhsal baskı ve zorla bitirilmeye çalışılan bir işe karşı duyulan öfkenin bazen böyle gerçekten maddeyi etkileyecek tesirler yaymasına da yol açtığı görülmüştür. Parapsikolojik araştırma raporlarında, PK (psikokinesis) adı altında toplanan böyle olaylar vardır. Dolayısıyla, fiziksel açıklaması yapılamayan bir olayın hemen görünmeyen varlıklara bağlı bir sebepten meydana geldiğini zannetmek gerekmez.

Mimar hanım bu açıklama karşısında rahatlayıp, "daha önce kimse bunun böyle olabileceğini söylememişti" derken, genç arkadaşı hayal kırıklığına uğramış gibi gözüküyordu.

Aslında, henüz bilimsel açıdan ispatlanmamış olsa bile, bedensiz bir varlığın herhangi bir insanı bazı durumlarda etkisi altına alarak ona kendi istekleri doğrultusunda telkinlerde bulunması mümkündür. Bu gibi vakalarda, özellikle bu konuda tecrübeli kişilerin yardımı ile bedensiz varlığın musallat olduğu kişi sağlıklı bir yaşama döndürülerek bu ilişkiden kurtarılabilir. Ancak, her ruhsal sıkıntı veya hastalıkta mutlaka bedensiz bir varlığın etkisi olduğu zannına kapılmak doğru değildir. Üstelik, bu gibi önyargılar o kişi üzerinde daha sonradan çok kötü bir etki yaparak hiç de istenilmeyen durumlara yol açabilir.

Nitekim, bu vakada da böyle bir kapının açılması hiç de zor olmayacaktı. Halk arasında yaygın bir deyişle, birine kırk gün deli denirse o adam sonunda delirebilir. Gerçekten başka bir varlığın etkisi altında kalarak ruhsal sağlığı bozulmuş kişiler için bugünkü klasik tedavi yöntemleri çoğu kez istenilen sonucu verememektedir. Psikiatri kliniklerinde bu gibi vakalara rastlanıyor. Sanırım, parapsikolojik araştırmalar ilerledikçe, klasik tedavi yöntemleri de ister istemez değiştirilecek ve yeni bir anlayış hakim olacaktır.

Fakat, herhangi bir ruhsal bozukluğun giderilmesi için ilk önce hemen bir efsuncuya veya falcıya başvurmak da o rahatsızlığı büsbütün çetrefil bir biçime sokabilir. Bu bakımdan, özellikle ülkemizde cinci hocalara veya bakıcılara olan düşkünlüğü de gözönüne alarak, ruhsal açıdan kuşkulu bir durumda, önce mutlaka bu konunun uzmanı olan hekimlere danışılmasının en sağlıklı yol olduğunu mutlaka hatırlatmak gerekiyor. Eğer, herhangi bir vakada hiçbir hekimin tedavi yöntemi başarılı olamamışsa, o zaman da başvurulacak kişinin mutlaka yine bir uzman hekim eşliğinde kendi tedavi yöntemini uygulaması istenmelidir.

24.8.1988 tarihli Güneş gazetesinde, İzmir Tabipler Odası Başkanı Prof. Dr. Orhan Süren'in şöyle bir demeci yayınlandı: "Ülkemizde doktor yetiştiren okulların yetersizliği ve uzmanların gerekli düzeye ulaşamaması nedeniyle, farklı teşhislere daha çok rastlanıyor. Bu da doğal olarak hastaların güvenini sarsıyor."

Ancak, çaresiz insanları sömürmek için ortada binlerce şarlatan dolaşırken, bunlardan birine gözü kapalı teslim olarak hekimlerin görüşlerini dikkate almamanın da çok zararlı sonuçlar doğuracağı kaçınılmazdır. En sağlıklı insanın bile bu şarlatanların elinde perişan olması mümkündür.

Diğer yandan, özellikle ruhsal konularda çaresi bulunamayan rahatsızlıkların bazı özel yeteneklere sahip uzman kişilerce tedavi edilebildiği de bir gerçektir. Ancak, bu gibi vakaları yeterince incelemiş birisi olarak, bu uzmanların üfürükçü veya bakıcı denilen kişiler arasında bulunamayacağını rahatlıkla söyleyebilirim.

Gerek astroloji gerekse ruhsal tedavi yöntemleri veya tıp dışındaki bazı teşhis yöntemleri bu tür ruhsal hastalıkların iyileştirilmesine yardımcı olabilir. Bu alanda bütün dünyada çeşitli örnekler vardır. Ülkemizde ise, klasik tıp yöntemlerinin dışında kalan bu alanlarda uzman kişilerin sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. Bu bakımdan, üfürükçüler veya bakıcılar hiçbir zaman en son çare değildir. Onlar sayesinde sadece, olmayan cinlerin çarpmasına benzer bir duruma düşebilirsiniz.

---oOo---