PDF dosyası 1.42 Mb

 

BÜYÜCÜLÜK

 

Halûk Akçam

 

Bravo dergisi, sayı 14-16 – 1982 Ağustos - Ekim

 

(Orijinal metin içindeki resimleri PDF formatındaki dosyada görebilirsiniz.)

 

CADILAR DÜNYASI

 

Ortaçağ Avrupasının onbeşinci yüzyıl sonunda başlattığı "cadı avı", yüzbinlerce şüpheli insanın engizisyon işkencesi ve yanan odun alevleri arasında hayatını kaybetmesiyle adeta bir katliam havası içinde sonuçlandı. Uzun bir süre insanlar, bunca insanı panik halinde üstüne çeken "cadılar"ı cezalandırıp toplum dışına atmaktan, araştırıp incelemeye vakit bulamadılar. Kimdi bu cadılar? Doğaüstü güçleri var mıydı?

Protestanlığın kurucusu Luther, 1522'de bunlar hakkında şöyle diyordu: "Cadılar Şeytanın metresleridir. Hayvanları sütten keserler, fırtınalara sebep olurlar. Keçilere binip veya süpürgelerine sarılıp etrafta dolaşırlar. İnsanı sakat bırakır, beşiğinden bebekleri kaçırırlar. Canları isterse, önüne geleni inek veya öküze çevirirler. Efsunlarıyla masum halkı ahlaksızlığa sürüklerler."

Luther'den önce, Reginald Scot'un İngiltere'de 1584'de basılan cadılar hakkındaki kitabında da şunları okuyoruz: "Eğer, köyün içinde ara sıra dolaşan çengel burunlu, sivri çeneli, gözleri çukura kaçmış, elindeki sopasına dayanarak birşeyler mırıldanan kambur bir ihtiyar görürseniz, korkun! Buruşuk suratlı, sarsak yürüyüşlü bu yaratık, hayvanlarınızı çarpmaya gelmiştir. İhtiyar cadının gözünü dikip baktığı, anlaşılmaz kelimeler fısıldadığı herkes önünden kaçmalıdır."

O devirde, açık arazide ateş yakıp kazan kaynatan garip kıyafetli üç-beş ihtiyar kadını gören, korkusundan kaçacak yer arardı. Bu cadıların yaşadıkları evlere yaklaşılmaz, etrafta gezindikleri zaman mutlaka bir felaket olacağına inanılırdı. Kimi zaman iri bir kedi veya keçi şekline bürünüp gezindikleri söylenirdi.

Avrupa'da "Witch", "Hexe", "Sorciere" ismiyle anılan bu cadılar, "Witchcraft", "Hexerei", "Sorcellerie" denilen bir çeşit büyücülükle uğraşırlardı. Cadıların etrafta yarattığı korku, onların yeteneklerinin ve görünümlerinin abartılarak aktarılmasına neden olmuştu. "Gerçekten insanı kurbağa şekline soktukları olmuş mudur?" veya "Hepsi de kanca burunlu kambur birer ihtiyar kocakarı mıydı?", "Fırtınalara bunlar mı sebep oluyordu?" diye sorulduğunda, olumlu cevap vermek pek mümkün değildir. Ama, cadıların kendi aralarında belirli bir yöntem kullanarak pek çok insanın canını yaktığı da inkâr edilemez.

Cadılar hakkında bilinen en önemli şey, "Sabbath" ayinleridir. Sabbath kelimesi, fanatik Hıristiyanlarca Yahudilerin "sebt günü"ne atfen kullanılmış ve dolayısıyla Yahudilerin aslında birer cadı ve büyücü oldukları ima edilmiştir. Aslında bu yakıştırmanın gerçekle bir ilgisi yoktur.

"Sabbath ayini" gece yarısına doğru başlar ve gün ışımadan sona ererdi. Yer olarak dörtyol ağzı, koruluk, açık kırlar, bazen de terkedilmiş kiliseler seçilirdi. Haftanın hangi günü olursa olsun, Cumartesi dışında ayin yapmak mümkündü. Yeniay ve dolunayda yapılan ayinler önem taşırdı. Senenin iki günü büyük ayin için ayrılmıştı: 31 Aralık (Allhallows Eve) ve 30 Nisan (Walpurgisnacht). Mevsimlerin başlangıcı da ayrı olarak kutlanırdı: Kış 2 Şubatta, Bahar 23 Haziranda, Yaz 1 Ağustosta, Sonbahar 21 Aralıkta. Ayrıca, 3 Mayıs ve 1 Kasım günleri de önemli sayılırdı.

Ayine katılacak cadı önce hazırlığını yapar, "uçmak için gerekli merhemi" vücuduna sıvardı. Bu merhemin hazırlanışı hakkında çeşitli iddialar vardır. Hemen her reçetede, "boğularak öldürülmüş bir bebeğin kazanda kaynatılmasıyla elde edilen yağlı sıvı"dan bahsedilmekte. Bazı itiraflardan alınan sonuca göre, önce bir yaşını doldurmamış bir insan yavrusunun topukları kesilerek kanı bir kapta toplanır, sonra da cesedi kazanda kaynatılırmış. Kanın içine yabani havuç, bıldırcın otu, beşparmak otu, köpek üzümü ve is karıştırılır, sonra bu karışım kazana atılarak yağın içinde eritilirmiş. Meydana gelen merhemi de çıplak vücutlarına derileri kızarıncaya kadar sıvarlarmış.

Ayrıca, uçmak için gerekli diğer bir drog (ilaç) da "belladona"dır. Bütün bu otların içindeki toksik maddeler deri yoluyla kana karıştığında kalbin atışını, tansiyonu derhal etkileyerek "delirium" (cinnet) hali yaratmaktadır. "Baldıran otu"nun ilavesi ise, kişiyi paralize etmekte (hareketsiz bırakmakta) ve halüzinasyona (hayal görmeye) elverişli hale getirmektedir. Bu karışımı vücutlarına sıvadıktan sonra, cadılar aslında fizik olarak hiçbir yere uçmuyorlardı. Kana karışan drogların (ilaçların) tesiriyle kendilerinden geçerek kaskatı bir halde yatağa uzanıp kalırlardı.

Fakat, işin ilginç tarafı, bu işlemi yapan her cadı kendine geldiğinde ya süpürgesine binip uçtuğunu, ya da Şeytanın armağanı olan bir keçiye, koça veya köpeğe binerek uçtuğunu, diğer cadılarla birlikte "Sabbath ayini"ne katıldığını söylemekteydi. Üstelik, birbirinden haberi olmaksızın ayine katılan her cadı, genellikle aynı şeyleri anlatmıştı. Bu durumda, cadıların ortak bir hayal âleminde belirli bir olayı yaşamış olması sonucu ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan, zaman zaman bazı çıplak insanların süpürgeler ve hayvanlar üzerinde uçarak belirli bir yere doğru gittiklerini ve bu manzaranın dolunayda tüyler ürpertici olduğunu anlatanlara da rastlanmaktaydı.

Ayinin yapıldığı yerde toplanan cadılar, kimine göre 50-100 kişiden ibaretti, kimine göreyse binlerce. Ama her ayinde esas figür "Şeytan"dı. Yarı teke yarı insan görünümünde, normalin üstünde bir cüsseye sahip, ürkütücü görünümü olan bir yaratıktı bu. Tahtında oturur ve cadılar toplandıktan sonra ayini başlatırdı. Cadılar arası evlenmeler, bu işe yeni başlayanların Şeytan tarafından vaftizi, cadıların Şeytan için getirdikleri hediyelerin sunulması bu sırada yapılırdı. Evlenme, vaftiz ve anlaşmalar Şeytanın kırmızı kitabı içine yazılır, cadının kanı ile imzalanırdı. Daha sonra cadılar, bir hürmet ifadesi olarak sırayla şeytanın ardını öperlerdi. Bu olaylar esnasında sırt sırta oturmak, bacakları havaya dikip başı toprağa eğerek konuşmak, en çok uygulanan garipliklerdi.

Bu yola yeni giren cadı adayı, önce haçın üstüne basıp Hıristiyanlığı reddeder, ardından Şeytanın vaftiziyle cadılık ismini kazanırdı. Yapacağı anlaşmaya göre, Şeytana her hafta bir çocuk veya bir insan kurban edeceğine veya şu kadar insanı hasta edeceğine dair yemin ederdi. Bu anlaşma hükümleri kırmızı kitaba yazıldıktan sonra da, cadı adayı Şeytanın ardını öperek sadakatini göstermiş olurdu. Bu arada, Şeytan da ona önce sürüneceği merhemin reçetesini verir, daha sonra da büyücülük için gerekli şeyleri öğretirdi.

Bu işlerden sonra ziyafet faslı gelirdi. Sofrada ekmek ve tuzdan başka her şey bulunurdu. Ama, genellikle parçalanmış çocukların etleri, kedi beyni, soğuk yağlar gibi iğrenç yemekler yenirdi. Bu arada devamlı şarap içilirdi. Ziyafet bitince dans başlardı. Birbirlerine sırtları dönük olarak daireler çizen cadılar, hep sola dönerek dans ederlerdi. Deliler gibi döndükten sonra, sıra cinsi münasebete gelirdi. Ana-oğul, baba-kız, cümbür cemaat birbirlerine karışırlardı. İnanışa göre, bu sırada Şeytan ve etrafındaki iblisler de cadılarla cinsel münasebette bulunurdu. Engizisyon tarafından cadılardan alınan itiraflarda bu âlemler uzun uzadıya anlatılmaktadır. Fakat, işkence altında alınan bu ifadelerin sağlıklılık derecesi öteden beri tartışılır olmuştur.

Cadıların ayinlerde elde ettikleri diğer bir şey de "Şeytanın mührü" denilen bir çeşit damgadır. Cadının vücudunun belirli bir yerine, Şeytanın mührünü kazıdığına inanılırdı. Aslında bu işaret bir et beni, yağ kisti veya deri pigmentinde oluşan bir renklenmeden ibarettir. Cadı avcıları uzun uzadıya bu işaretlerin nerelerde bulunabileceğini ve neye benzediğini anlatırlar.

17. yüzyılın sonunda, Amerika'nın Massachusetts eyaletindeki Salem kentinde bir grup genç kızın "obsesyon" (saplantı) belirtileri göstermesiyle, tarihin en ilginç davalarından birisi başlamış oldu. Aslında, gerçekten bu kızlar "obsesyon"a mı uğramıştı, yoksa birtakım cinsel ilişkilerin sonucunu örtbas etmek için mi bu yolu seçmişlerdi, bilinmiyor. Ama, bu kızların ifadesine göre, mahkeme kararıyla 31 kişi cadılık suçundan idam edilmiştir.

Bir diğer meşhur olay, Loudun rahibeleri tarafından yaratılmıştır: 17. yüzyılın Fransa'sında geçen bu olayda, rahibeler bazı papazlar tarafından kandırılarak Şeytanın ayinine götürüldüklerini ve orada iğfal edilerek "posesyon"a uğradıklarını (ruhlarına Şeytanın girdiğini) iddia etmişler ve sonunda da köyün başrahibi Urbain Grandier yakılarak öldürülmüştür. Olay son derece ilginç sahneler yarattığından, önce Aldoux Huxley tarafından "The Devils of Loudun" ismiyle roman haline getirilmiş, daha sonra da Ken Russell'ın "The Devils" adlı filmi ile sinemaya aktarılmıştır.

Burada iki örneğini verdiğim olaylar dizisinde, dava konusu olan cadılık sanatında Şeytanla anlaşma, cinsel ilişki ve posesyon hali dikkate alınmakta, buna mukabil "ekzorsizm" (Şeytanın kovulması) ve işkence ile suçlulara yaklaşılmaktaydı. Şeytanla anlaşma, cadıların "Sabbath ayini"nde cinsel ilişkiyle sonuçlanan birtakım rezaletleri sonunda gerçekleşiyordu. "Posesyon" hali ise, bu ilişki ile Şeytanın cadının veya kurbanının içine yerleşmesi demekti. Posede olmuş kişi şu belirtileri gösterirdi: Hastanın vücudunda anormal kıvranmalar ve bükülmeler olur, ağzından garip sıvılar kusar, sesi kalınlaşarak veya incelerek anlamsız sözler tekrarlar. Epilepsi veya histeriye benzer davranışları olur.

Bu durumdaki kişi ancak belirli hallerde böyle davranır, sair zamanlarda ise normal bir insan gibi olmaktadır. "Demonyak posesyon"da vücudun bir iblis tarafından kullanıldığı ve bütün bu arazların o iblisin vücudu örseleyerek eğlenmesi olarak kabul edildiği durumlarda, kurtuluş yolu "ekzorsizm"di. Yani, vücuda giren bu iblisin dışarı atılması için yapılan bir çeşit "cin çıkarma ayini". Bu maksatla, Katolik Kilisesi'nde özel bir rahip sınıfı oluşmuş ve hâlâ bile tatbik edilen "rituale romanum" metodu uygulanmıştır. Seremonisi oldukça iğrenç sahnelerde dolu olan ekzorsizmin güncel bir örneğine, Peter Blatty'nin romanından uygulanan ve ülkemizde de gösterilen "Şeytan" filminde rastlayabiliriz.

Ekzorsizm esnasında, iblis bazen bu işi yapan rahibin de vücuduna hâkim olabilir ve eğlencesine rahibin vücudunda devam edebilir. Loudun rahibi Urbain Grandier'nin başına gelen durum buna bir örnek sayılmaktadır. İnanışa göre, rahibeleri ekzorsize ederken posesyona uğramış ve hepsini sıra ile yatağına almıştı. Sonunda da, bir başka tür kurtuluş yolu olan "engizisyon işkencesi" altında bütün kötülüklerden arındırılmış olduğu söylenir. Bu işkenceler, aklın alamayacağı biçimde eziyet ve sapıkça davranışlarla, kutsal kilisenin saygıdeğer rahipleri tarafından suçlu olduğu zannedilen kişilere tatbik ediliyordu.

İnsan, engizisyonun yarattığı işkence aletlerini gördüğü ve mahkeme raporlarını okuduğu zaman, nerdeyse engizisyon rahiplerinin posesyona uğramış olmasına daha fazla ihtimal veriyor. Zira, işkenceler sırasında bunları uygulayan kişilerin zevk almadığını söylemek zordur. Aksine, bilindiği gibi olmadık sebeplerden mahkemeye düşen hemen hemen herkesi günlerce, hatta haftalarca işkence odalarında yavaş yavaş ya öldürmüş ya da sakat bırakmışlardır.

Posesyon ve ekzorsizm vakaları tarihte önemli bir yer almakta. 15. - 17. yüzyıllarda bilhassa Avrupayı kasıp kavuran bu illet günümüzde de varlığını sürdürmekte, ama nadir vaka olarak kalmaktadır.

Bugünün cadıları, artık eskisi gibi takibata uğramadan açıkça faaliyetlerini sürdürmekte ve belirli zamanlarda ayinlerini yapmaktadır. Ancak, kazanda çocuk kaynatmak, insanları büyülemek gibi davranışlar artık ortadan kalkmıştır. Birçoğu "Sabbath ayini"ni bile kendi aralarında bir ziyafet olarak kutlar. Fakat, yirminci yüzyıl Amerikasında polis kayıtlarına geçen bir çok faili meçhul ölüm vakası, kesilen başlar, çocuk cesetleri ile, bulundukları bölgeye yabancıları sokmadan kendi içlerine kapanık yaşayan garip kıyafetli, lanet suratlı insanların bulunduğu da bilinmekte.

Bu yüzyılın başında, İngiltere'de "Witchcraft"ın (cadılığın) tabiat tanrılarına dönük en eski din olduğunu iddia eden Gerald Gardner ve ondan esinlenen Margaret Murray gibi akademik kariyeri olan kişilerin etkisiyle, cadılık sanatı değişik bir görünüm kazandı. Başrahip ve başrahibenin yönettiği "witchcraft" ayinlerinde ana tabiat tanrıçasına, Aya ve "boynuzlu tanrı"ya yönelik birtakım sembolik ifadelerle dolu gösteriler vardır. Belirli sayıda kişi tarafından "koven"ler oluşturan cadılar, kendi aralarında cinsel ilişki ve ziyafetlere devam etmektedirler. Tabii ki, bu ayinlere ancak bunların yasalarca yasaklanmadığı ülkelerde rastlamak sözkonusudur.

İngiltere'de kendini cadıların kralı ilan eden Alex Sanders ve estetik bir vücuda sahip başrahibesi Maxine ile icra ettikleri cadı ayinleri, 1970'lerde televizyonda bile halka gösterilmişti. Ancak, Alex Sanders'in bu tür reklama yönelik çalışmaları diğer cadılar tarafından hiç de hoş karşılanmamaktadır. Amerika'da bu tür olayların merkezi haline gelen California eyaletinde, Los Angeles bölgesinin resmi cadısı Louise Huebner daha ziyade aşk büyüleri yapmakla meşgul iken, bir diğeri Sybil Leek bu konuda pratik reçeteler veren kitaplar yazmakta, TV ve radyo röportajlarına çıkmakta ve günlük gazetelerde makaleler yayınlamaktadır. Bir diğer meşhur cadı da Londra'daki ünlü Lady Madeline Montalban'dır. Montalban, posta kanalıyla nasıl cadı olunacağını öğretir, hisse senetleri borsasında yatırımlar yapar ve borsayı büyüleyerek paralar kazanır, muskalar ve iksirler satar ve en lüks yerlerde görünür her zaman.

Amerika'da bu işin reklamını yapan bir başkası da, San Francisco kentinde kurduğu "Şeytan'ın Kilisesi" ile ün kazanmış Anton La Vey ismindeki saçını kazıtıp keçi sakalı bırakmış bir tiptir. La Vey taraftarları bu dünyada Şeytanın hakimiyetine inanırlar ve şu yolu seçmişlerdir: "Güçlü olanlara ne mutlu, zira dünyaya hakim olan onlardır. Eğer birisi senin yanağına tokat atarsa, hemen yapıştır tokadını adamın suratına!" Film yıldızı Sharon Tate ve arkadaşlarını doğramış olan Charles Manson da bu tarikatin bir üyesiydi.

Cadılar dünyası bugün teknolojiden uzak ama nimetlerine yakın olarak yaşama yolunu seçmiş, üstelik Batı kanunlarının tanıdığı serbestiyet sonucu adeta bir pagan dini biçiminde bütün Batı alemini sarmıştır. "Time" dergisine kapak konusu olacak kadar yaygınlaşan bu yeni akımın öncüleri, eski cadıların torunları olmakla övünürler. Ama, büyük büyükannelerinin küçük çocukların kanını içtiğini veya Şeytanla anlaşma yapıp ruhlarını ona sattıklarını katiyen kabul etmezler.

 

KARA BÜYÜ

 

"Nazar değmesi" olayını duymayan yoktur herhalde. Bu derece yaygın olan bir "batıl inanç" karşısında, insanlar etkilenmemek için genellikle "nazar boncuğu" kullanırlar. Eski Roma hukukunda özel bir yeri olan "kem gözle bakarak zarar verme" konusu, bugün daha ziyade Ortadoğu ülkelerinde halkın gerçekten inandığı ve önlem almak için muskalar taşıdığı bir illet durumundadır. Kem gözle bakanların dikkatini başka yere çekmek için gözle görülür yere konulan "maşallah" yazıları, mavi boncuklar, at nalları hangi etkilerden korumaktadır taşıyan kişiyi?...

Gözler, ruhun dış dünyaya açılan penceresi olarak kabul edilir. İdrak edebilen her kişi bakışlarıyla dış dünyayı algılarken, aynı zamanda içinden geçenleri de baktığı objeye yansıtmaktadır. Bu olay, çoğu zaman kişinin kontrolü dışındadır. Baktığı şeye karşı duyduğu hisler, onda bazı isteklerin doğmasına sebep olur ve eğer o anda gerçekleşmesi mümkün değilse, bir doyumsuzluk halinin yarattığı dürtüyle harekete geçen bu düşünce veya istek formları, söz konusu objeye yönelerek onu kuşatır. Bakan kişi bu mekanizmanın farkında olmasa bile olay kendiliğinden işler. Sonunda, tatmin olmamış o istek akımına kapılan cismin etkilenmesi kaçınılmazdır.

Bu cisim, bir başka kişinin malı veya bedeni olabilir. Bu durumda, sahibi olan kişiyle arasındaki hissi bağdan dolayı, çevresinde var olan kendine has psişik atmosferde zoraki dalgalanmalar meydana gelir. Bu dalgalanmalar - eğer bakan kişinin gönderdiği tesire karşı cismin yeterli korunması yoksa - gittikçe şiddetlenir ve sonunda bir zarara sebep olarak durulur. Eğer mala yönelik bir nazar varsa, bazen sahibiyle arasındaki hissi ilişkiden dolayı tesirler maldan sahibine yansıyabilir; veya nazar bir kişinin üzerine yönelmişse, bazen bu tesirler kişinin sevdiği bir eşyasına yansıyarak onun zarar görmesine yol açar.

Nazar yoluyla gelen tesirlere karşı dayanıklı bir korunmaya sahip kişilerde zarara sebep olmadan tesirlerin tarafsızlaştırılması, veya tekniğini bilenlerce nazarı değen kişiye geri yollanması da mümkündür. Korunma için kişinin zihnen dengeli bir durumda olması yeterlidir. Ayrıca, dünyevi arzuları kuvvetli veya gerçekten soğukkanlı düşünen insanlara da nazar tesiri kolay kolay işlemez. Asabi, heyecanlı, fazla iyimser, tedirgin, hasta veya üzüntülü durumda olanlar daha çabuk etkilenirler. İnsanların zihnen dengeli bir durumda olması her zaman mümkün değildir. Bu sebeple, koruyucu tesir atmosferini besleyecek bazı cisimlerden faydalanılır: Göz boncuğu, muska, esmâ gibi. Ayrıca, bunlar sakınılan mallara da iliştirilerek zararın giderilmesine çalışılır.

Nazarı değen kişi, aslında küçük çapta bir "kara büyü" olayına neden olmaktadır. "Kem göz" sahibinin tekamül seviyesi düşük ama psişik gücü fazladır; dünyevi istekleri çoktur, maddeye karşı açtır, bencildir, ihtiraslarının esiri olmuştur. Bu özellikleriyle kendisini tatmin etmeye çalışan bir insanın başkalarına zarar vermesi kadar tabii bir şey olamaz. Başkalarına veya çevresine zarar vererek tatmin olan ve beslenen bir varlığın olduğu yerde de "kara büyü" olayının mekanizması çalışmaya başlar.

"Kara büyü" terimi belki bazılarımız için başka çağrışımlar yapabilir. Batı dillerindeki "Magic, Magie" teriminden yaratılan "Black Magic, Magie Noire" ile eşanlamlıdır. Ama, Maji denilince akla sadece kara büyü gelmemeli. Maji, tradisyonel bilimin getirdiği bir sanattır. İnsanın manen ve maddeten mükemmelleşmesi için yol gösterir. İnsanın mükemmelleşmesi ruhen tekamül etmesiyle mümkün olduğundan, başkalarına ve çevreye zarar vererek bu işin yapılamayacağı aşikârdır.

Maji, aynı zamanda insana, kendisinde ve kâinatta mevcud çeşitli tesirleri kullanma usullerini de göstermektedir. Bu bakımdan, iki tarafı keskin kılıca benzer: Bu sanata vakıf olan kişinin elinde hem yıkıcıdır hem de yapıcı. Kullanan kişinin hayatı ve kendisini anlayış biçimine göre zarar da verir, fayda da. Tekamül seviyesine göre majisyen, ya karanlık yolu seçer, ya da aydınlık yolu. Tradisyona göre, karanlık yolu seçenlerin "Şeytan"ın peşinden gittikleri, aydınlık yolda olanların ise dinlerle insanlığı uyaran Tanrı'nın emniyeti içinde oldukları söylenir. Bu bakımdan, Maji ile uğraşan herkese "kara büyücü"denmez.

"Şeytan" denilen şey hakkında din kitapları sembolik tarifler yapmıştır. Satan veya Şaitan, insanüstü, habis ve tanrıdan uzak duran bir varlık anlamına gelir. Kötülüğün ve karanlığın efendisi olarak bilinir. İnsanın yaradılış sebebiyle tekâmül etmesi gereğine karşı çıkan ve onu bu yoldan alıkoyan bir kuvvettir. Dolayısıyla insana, onun varlığına düşman olan bir gücü temsil eder. Böylesine yıkıcı ve zararlı nitelikleri olan bir gücün peşinden gitme arzusuna kapılan insanın aslında aptal olması gerekir, diye düşünebiliriz. Ama, bu yönelişin ardında yatan sebepler, bazıları için gayet makul görülmektedir...

İnsanı belirli bir yola iten şey, istekleriyle ilgilidir. Bu dünyada yaşadığı sürece zengin, şöhretli, genç, güçlü ve istediğini elde edebilen bir kişi olmayı düşleyen herkesin bu yola meyletmesi mümkündür. Zira, "Şeytan"ın yolunu seçenler bunların gerçekleştiğini iddia etmektedir. Tanrı'nın vaadettiği şeyler öbür dünya ile ilgili, üstelik kısa vadede elde edilemeyen, çok zor bir yoldan geçilerek kazanılacak bir takım manevi değerlerden ibaret sayılmaktadır. Diğer yandan, "Şeytan"ın vaadettiği şeyler, bu hayatta elde edilen gözle görülür bir bolluktur. Kestirme yolu benimsemenin en akıllıca iş olduğunu düşünenler için, seçilecek taraf da ortadadır.

Toplumsal pratik içinde kısa yoldan "köşe dönmeyi" kendisine yaşama ilkesi edinmiş olanların her türlü "hinoğluhinliği"mubah saymaları (bankerlik olayında olduğu gibi) - bunlar sonunda her ne kadar hüsrana uğrasalar da - konuya uzaktan bir benzetme olabilir. Aslında, meseleyi daha geniş çapta ve teolojik açıdan inceleme imkânımız olsaydı, Şeytancılık akımının insanı nasıl inandırıcı iddialarla yakaladığını ve kişiyi nasıl kandırdığını görürdük. Ama, buna ne yer açısından olanağımız var ne de zaman. Onun için biz şimdilik tarihteki ve günümüzdeki örneklere şöyle bir değinmekle yetineceğiz.

Kara büyü, uygulanan insana zarar verme amacıyla yapılır. Hedef alınan kişinin irade özgürlüğü ve ihtiyaçları hiçe sayılarak, onun istekleri dikkate alınmaksızın arzulanan duruma gelmesi için en tesirli yolun kara büyü olduğuna, dünyevi arzulara kavuşmak ve istendiğince yaşamak için de "Şeytan"la anlaşmanın gerekli olduğuna inanılır. En kestirme yol olarak görülen bu anlaşma gereğince, devamlı başkalarına ve çevreye zarar verilecektir. Bazı insanların doğuştan böyle bir eğilim içinde oldukları, onların huzur duyabilmelerinin ancak çevresindekilerin huzursuzluğuyla mümkün olabileceği ve bu yüzden devamlı olarak, güçleri yettiğince ortalığı birbirine kattıkları ileri sürülür.

Ayrıca, bu yapıda olan kişilerde karanlığın yolcusu olmak için açık bir davetiye olduğu söylenir. Bunlar - aynı bir radyo alıcısı gibi - ruhsal durumlarından dolayı daima kötü güçleri çekip, kendilerine bir zarar gelmeksizin onları çevrelerine yöneltirler. Bir inanışa göre, bu kişiler daha önceki hayatlarında kara büyücüler arasına karışmış ve Şeytancılığa inisiye olmuş bir geçmişe sahiptirler. Şimdiki hayatlarında da karanlığa çekilmeleri böyle açıklanıyor. Anlaşılan, bu yola bir kere girildi mi, aradan asırlar geçse, hatta beden de değiştirilse, kurulmuş olan bağ kopmuyor.

Kara büyü yapılacak kişiyle büyücü arasında sempatizasyonu sağlayacak bir şeye gerek vardır. Bu şey de mutlaka büyülenecek kişiye ait olmalıdır. İsmi, resmi, devamlı kullandığı veya benzeri bir şey, hangi tür büyü yapılacaksa ona göre kullanılır. Genellikle yalnız ismi kullanarak yapılan "talismanik büyü"nün en güç tutan büyü olduğu, ama bilgili bir büyücü tarafından hazırlanırsa bundan kurtulmanın hiç de kolay olmadığı bilinir. Zira, isimlere uygun düşürülen tesirli sözlerle hazırlanan "vefk"lerin bozulması için, aynı seviyede bilgili bir ak büyücünün müdahalesi gereklidir...

"Vefk"lerin hazırlanışında bazı şeytani varlıkların yardımına başvurulur. Bunların tasnifi ve hangi işe yaradıkları, büyü kitaplarında uzun uzadıya anlatılmaktadır. Bu varlıklar, aslında belirli bazı fizikötesi tesirlerin sembolik tariflerinden ibarettir. Ancak, büyücü bu tesirleri harekete geçirebilmek için onları "isimleriyle çağırmak", yani işler hale gelmeleri için formüllerini tatbik etmek zorundadır. Yanlış bir telaffuz veya yazılış olursa, beklenmedik bir başka tesir ortaya çıkabilir ve sonunda büyücü bundan zarar görebilir. Bu yüzden, talismanik büyü yapılmasının tecrübe ve bilgi gerektiren bir iş olduğu bilinir.

Gene kitaplara göre, bir diğer usul de büyülenecek kişiden alınmış bir şeyi kullanarak onun üzerine yapılan manyetik tesirlerle istenilen sonucu sağlamaktır. Bunun en yaygın şekli, o kişinin balmumundan küçük bir örneğinin içine saç teli, tırnağı veya dışkısı katılarak, meydana gelen heykelciğe saplanan iğneler ve üzerine okunan dualarla yapılanıdır.

Ayrıca, benzeri usullerle hazırlanan muskalar, büyülenecek kişinin giydiği elbisesine gizlice dikilir, yattığı yatağa konur veya evine saklanır. Bir başka usul de, kişinin yemeğine karıştırılan bazı büyülenmiş maddelerin yedirilmesidir. Bunlar genellikle zehirli sıvılar veya tozlardır ve beceriksiz büyücülerin başvurduğu çarelerdir.

Bu konuda yıllarca önce yazılmış kitaplar ve çağdaş yazarlar, kara büyülerin bozulmasının yine ancak bir majisyen (veya ak büyücü) sayesinde mümkün olabileceğini belirtiyorlar. Fakat, bu büyülerin her zaman tutacağı söylenemiyor. Burada iki şey önemli: Kara büyücünün sanatındaki pratik kabiliyeti ve büyülenecek kişinin korunma mekanizmasındaki zayıflık derecesi. Bir büyücü ne kadar güçlü olursa olsun, doğru yoldan sapmayan ve vicdanının sesine uyan, şuuru açılmış bir kimseye hiçbir tesirde bulunamaz. Zaten, tecrübeli bir büyücü böyle bir durumun farkına varırsa derhal işlemden vaz geçer. Çünkü, aksi takdirde, yollayacağı belâ kendi başına musallat olur. Ama, iradesi zayıf ve türlü basitlikler peşinde koşan, nefsine esir olmuş bir insana, en acemi büyücü bile bir tesirde bulunabilir.

Başarılarına göre kara büyücüler, Şeytancılık akımının aktif bir üyesi olmayabilirler. Bunlara göre, tek başına çalışanlar daha ziyade infernal (cehennemî) varlıklarla devamlı ilişki halindedir ve bu yolun ferdi bir yolcusu olarak kalırlar. Hemen hemen hepsinin yaşamı, obsessif tesirler altında kalarak trajediyle sonuçlanmıştır. Çünkü, ilişki kurdukları varlıklar insan soyunun zararına faaliyet gösteren yaratıklardır. Büyücüyü bu maksatla tükenene kadar kullanır ve sonunda onu da helak ederler.

Ama, gizli cemiyetler kurarak aktif bir yardakçı durumunda toplu olarak faaliyet gösteren Şeytancılar, meydana getirdikleri kollektif auraları sayesinde bir ömür boyu arzu ettikleri yaşam biçimini sağlayabilmekteler, veya böyle olduğu zannediliyor. Zira, bunların faaliyetleri son derece gizlidir ve üyeleri toplum içinde kendilerini gayet ustalıkla maskeleyerek tırmanışlarına devam ederler.

Tarihte, bunların açığa çıkarıldığı nadir durumlar vardır. Nazi Almanyasında satanist grupların Hitler'in çevresinde etkili bir rol oynadıkları, Sovyet Rusya'nın harb arşivlerindeki belgelerden ve Birleşik Amerika'nın harb sonrası Almanyasında yaptığı araştırmalardan ortaya çıkarılmıştır. Halen bile, neo-nazist gruplarla satanistler arasında sıkı bir iş birliği olduğu zannedilmektedir.

17. yüzyılda Fransa'da, Paris emniyet müdürü Nicolas de la Reynie tarafından ortaya çıkarılan satanist teşkilatın çalışma şekli, tarihi bir belge niteliğindedir. 1678'de yakalanan bir sahtekârın satanist olduğunu itiraf etmesiyle başlayan olaylar, "La Voisin" takma ismiyle bilinen falcının evinde bahçeye gömülmüş ikibin kadar çocuk ve cenin artıklarının ortaya çıkarılmasıyla ciddi boyutlara ulaşmıştı. 67 yaşında bir rahip olan Abbe Guibourg, "Şeytan"a yönelik kara ayinlerde bu çocukların boğazını keserek ve hamile kadınların karnını deşerek tapınan satanistlere başkanlık ediyordu.

Olaya karışan diğer rahipler de yakalandığında, bu gizli cemiyetin çeşitli zehirleme ve benzeri yolsuzluklara sebep olduğu anlaşıldı. Yakalananların ifadesiyle, kral 14. Louis'nin metresi Madame de Montespan'ın bu cemiyetin önde gelenlerinden olduğu ortaya çıkarıldı. Montespan - bütün bu işlerin yanı sıra - kralın yemeğine tentürkantarit, kurutulmuş genç horoz husyeleri ve çeşitli afrodizyaklar (şehvet arttırıcı yiyecekler) karıştırdığını itiraf etti.

Yapılan kara ayinlerde, bir çocuğun boğazı kesilerek akan kanı bir kapta toplanıyor ve Asmodeus ile Ashtaroth isimli iki ifritin gelmesi için, can çekişen çocuğun başında dualar okunuyordu. Bundan sonra, sunağın üstüne yatırılan çıplak genç bir kızın üstünden geçen satanistler, seks âlemini mabedin ortasında sapık ilişkiler kurarak devam ettiriyorlardı. Daha sonra da, şarapla karıştırılan çocuğun kanı ve bazı iç organları, kralın yemeğine konulmak üzere saraya gizlice sokuluyordu.

Fransa'da ortaya çıkarılan bu skandala karışanların arasında bazı devlet adamları da tesbit edilmiştir. Olayın büyük boyutlara ulaşmasıyla kral müdahale etmiş, ama halk tarafından bazı şeylerin duyulması önlenememiştir. Paris'te her gün kaybolan çocuklar, garip şekilde ölen hamile kadınlar ve zehirlenen insanlar yanında, sarayın içindeki entrikalarda da bu teşkilatın parmağı olduğu duyulunca, emniyet müdürü 360 satanisti tutuklamak zorunda kaldı. Bunların çoğu kralın çevresinden olduğu için, sadece 110 kişi cezalandırılmıştı. Montespan da kralın metresi olduğundan, taşrada sürgüne gönderilerek olay kapatıldı.

İngiltere'deki "Hell-Fire Club"ın kurucuları Francis Dashwood ve John Wilkes hakkında da satanist olduklarına dair söylentiler çıktı. Ama bunlar ispatlanamadı.

19. yüzyılın en meşhur satanisti, Abbé Boullan isminde yine bir Fransızdır. Yirmibeş yaşında rahip olan bu adam, otuzuna geldiğinde Adele Chevalier adında bir rahibeyle ilişki kurarak, "Ruhları Arındırma Cemiyeti" ismi altında çalışmaya başlamış. Burada güya cinlere uğramış rahibeler ekzorsize ediliyordu (şeytandan kurtarılıyordu). Aslında, çocuk düşürtmeye gelen rahibeler için hazırlanmış bir yer açmışlardı. Daha sonra, "Şeytan"a yönelik ayinler düzenlemeye başladılar ve 1860'da kendi çocuklarından birisini bu ayinde Boullan kurban olarak kullandı.

Daha sonra, gayet dindar bir rahip pozuna bürünerek, "Carmel Kilisesi" adı altında yeni bir cemiyet kurma girişiminde bulundu. Onsekiz yıl faaliyetini sürdürdükten sonra öldüğünde, Carmel Kilisesi'ne bir mürid gibi sızan iki üyenin (Stanislas de Guaita ve Oswald Wirth) yazdıkları bir kitapta, bütün rezillikler açığa çıkmış oldu. Ayrıca, bu ayinlere katılmış olduğu zannedilen yazar J.-K. Huysmans'ın "La bas" isimli eserinde de kara büyü ayinleri teferruatlı olarak anlatılmaktadır.

Şeytancılıkla ilgili roman tarzında yazılan iki önemli eser de A.E.W. Mason'ın "Prisoner in the Opal"ı ve D. Wheatley'in "The Devil Rides Out"ıdır. Eleştirmenler bu iki kitabı konunun en ciddi yapıtları olarak görürler.

Günümüzde bilinen iki satanist grup vardır: İngiltere'de Manchester'deki "Mancunian Satanistleri", tanrılarının Şeytan olduğunu ilan etmişlerdir. Diğeri ise Amerika'da San Francisco'daki "Şeytan Kilisesi"dir. Ancak, bu iki cemiyet gerçek anlamda Şeytancı değildir, daha ziyade bir gösteriş ve ilgi çekme merkezi olarak kullanılmaktadır. Maksatları, Şeytancılığın hiç de kötü ve karanlık bir yol olmadığını halka inandırmaktan ibarettir...

20. yüzyılın en çok tartışılan konularından birisi de, Aleister Crowley adındaki okültistin satanist olup olmadığı meselesidir. 1875-1947 arasında yaşayan bu İngilizin hayatı ve yazdığı eserler hakkında hâlâ açıklığa kavuşmamış bazı iddialar vardır. Ancak, Crowley'in yolunu takip ettiğini savunan ve onu bir paravan gibi kullanan gizli satanist grupların varlığı bilinmektedir.

 

BÜYÜ ÇEŞİTLERİ VE MUSKALAR

 

"Büyücü" dediğimiz tipin, çocuk masallarında yer alan, eski uygarlıklarda etkinliğini sürdüren veya ilkel kabilelerde toplumun başvurduğu garip kişi olduğu zannedilir, genellikle. Modern ülkelerde artık rağbet görmemesi gerektiği sanılan büyücülük sanatıyla uğraşanlar, aslında eskiye oranla daha da çoğalmıştır. Bu kişilerin neler vaadettiği ve bu amaçla neler yaptıkları ise daima gizli tutulur. Bir büyücüye gidip ne yaptığını soramazsınız. Zaten, böyle birisini bulmak bile oldukça güçtür. Gizli kalmasındaki sebeplerden biri hukuki temele dayanır. Kanunen, toplumun inançlarından faydalanarak, çeşitli durumlarda çaresiz kalmış kişilere doğa üstü yöntemlerle yardımda bulunacağını öne sürerek maddi çıkar sağlamak suçtur. Ayrıca, bu işi maddi çıkar gözetmeksizin yapmak bile, toplumun ahlaki açıdan bozulmasına ve hür irade kavramının zedelenmesine yol açtığından, zararlı sayılır.

Gizliliğin diğer sebebi ise, büyücünün inancından kaynaklanmaktadır. Yaptığı işin vazgeçilmez bir özelliği olarak görür gizliliği. İrtibat kurduğu söylenen doğa üstü varlıkların büyücüye bu "marifetleri" açığa vurmamasını öğrettikleri, aksi takdirde gücünü kaybedeceği veya bu varlıklar tarafından cezalandırılacağı iddia edilmektedir. Büyücünün dünyasında, bu varlıkların ve kurulu düzenin ne ölçüde etkin ve işler olduğuna inandığı düşünülürse, gizliliğin diğer sebebi de ortaya çıkar. Bizim için bu gibi iddialar gülünç sayılabilir. Zira, içinde yaşadığımız ortamda böylesine bir düzeni tanımamışızdır.

Ancak psikiatri kliniklerinde rastlanan akıl hastası dediğimiz tiplerin bazılarında gözlemlenen belirtilerdir bu iddialar, irtibat kurmalar veya görünmeyen varlıklarla anlaştığını söyleyenler. Tıbbi açıdan bakıldığında, bazı akıl hastalarıyla davranış ve düşünce yapısı bakımından "büyücü" denilen tipler benzerlik taşırlar. Fakat, bu demek değildir ki büyücü akıl hastasıdır. Akıl sağlığında normal olarak nitelendirilen bölgenin dışına çıkmış kişilere hasta gözüyle bakmak, bugünün psikiatristleri tarafından çok önyargılı bir davranış olarak kabul edilmektedir.

"Parapsikoloji" ismiyle 1920'lerde yeni bir araştırma alanını bilime kazandıran uzmanların deyimiyle, "psişik yetenek" denilen bir üstünlüğe sahip insanların var olduğu artık kabul edilmektedir. Kısaca "psi" özelliği olarak bilinen bu yeteneğin "extra sensory perception" (ESP: Bilinen duyular ötesi algılama) biçiminde kişiye bazı bilgilerin dış dünyadan gelmesini ve "psycho-kinesis" (PK: Ruhsal etkileme) biçiminde de dış dünyadaki maddeyi kişinin yalnız zihinsel olarak etkilemesini sağladığı deneylerle ispatlanmıştır. ESP olarak; durugörü (clairvoyance), önceden bilme (precognition), düşünce alışverişi (telepathy) gibi özellikler ortaya çıkmaktadır. PK olarak; maddenin üzerinde zihnin yarattığı değişiklikler, düşünce yoluyla bir cismi harekete geçirme, durdurma veya yapısındaki düzeni etkileme gibi özellikler sayılmaktadır.

Parapsikolojik araştırmaların ışığında, şarlatanların dışında "büyücü" denilen kişilerde de bu gibi yeteneklerin olması mümkündür. Psişik yeteneklerin henüz kesin bir sınırı çizilmemiştir. Belki bugün bilinenler dışında daha değişik türden ESP biçimleri de vardır ve bu sayede büyücülerle ilgili fantastik iddialar gelecekte bilimin kontrolü altında insanlığın yararına kullanılabilir.

Büyücüler de zaten yeteneklerini insanların yararına kullandıklarını söylemekteler. Ancak, bu iddia henüz açıklığa kavuşmamıştır. Zira, kimin gerçekten yetenekli olduğunu saptayacak bir kuruluşa bağlı değildirler. Ayrıca, yeteneği olanların da sırası geldiğinde başkalarının kötülüğü için uğraşmamalarını sağlayacak bir güvence yoktur.

Size, büyücü olduğu söylenen bir kişinin çalışma biçimini örnek vererek, özgün haliyle anlatmak ve fotoğraflamak isterdim. Fakat, bütün çabama rağmen böyle birini bulmam mümkün olmadı. Ancak elimdeki kitaplardan, büyücüler hakkında araştırma yapma imkânını bulmuş bilim adamlarının elde ettikleri bilgileri özetlemekle yetineceğim.

Genel tarife göre; büyü, olması istenen şeyi sağlamak için gerekli değişikliği yaratmaya yarar. Bunun için de şöyle bir formül bulunmuştur: Gerekli değişiklik, uygun düzeydeki bir etkinin, uygun bir biçimde ve uygun bir ortamda, sözkonusu objeye uygulanmasıyla meydana gelir. Araştırıcılara göre, bu tarife kişinin her türlü maksatlı davranışı girmektedir. Yani, bir insan bir şeyi istediği zaman bile, genel anlamda zihnen bir büyü işlemine başlamış sayılır. Ancak, söylendiğine göre, uygun şartların bulunması ve belirli tesirlerin yönlendirilmesi gerekmektedir. İşte bu safhada bizim bilemediğimiz başka unsurlar ortaya çıkmaktadır.

Örneğin, bir pasta yapmak istiyorsak, önce hamur için gerekli malzemeyi belirli ölçüde karıştırmak gerekir. Şeker yerine tuz veya bir kilo una on litre su koyarsak, hamur yerine un çorbası olur. Sonra, bu hamuru pişirmek için fırın, ateş ve dayanıklı bir kap bulmamız gerekir. Kandil alevinde veya kâğıt tabağın içinde bu işi yapamayız. Sonuç olarak, her şey nasıl bir bilgi ve tecrübe gerektiriyorsa, aynı biçimde, büyü yapmak da uygun şartları biraraya getirmekle olur, denmektedir.

Büyüler incelendiğinde görülmüştür ki, genelde üç ana gaye vardır: Üretim, korunma ve zarar verme. Üretim kavramı içine, tarım ve hayvancılıkla ilgili çeşitli faaliyetlerde etkili olma isteği girer. Ayrıca, cinsel gücün artması, zenginlik, itibar sağlama gibi istekler de üretici gayeye yöneliktir. Koruma kavramı içine, öncelikle sağlık konusu girmektedir. Daha sonra da mal ve manevî değerlerin korunması amaçlanır. Zarar verme kavramı içine, her türlü yıkıcı ve engelleyici istekler girmektedir. Öldürmek, bunların içinde esas konudur.

Büyülerin yapılış biçimine göre de iki bölümde incelenmesi gerektiği söylenir: Tılsım büyüleri ve ritüel büyüleri. Tılsım olarak, büyülenecek şey veya kişiyle ilgili bir cisim üzerinde çalışılmaktadır. Ritüel olarak ise, bir seremoni (âyin) düzenleyerek bazı varlıkların istenilen yere veya kişiye yöneltilmesi gerektiği anlatılıyor.

Üretime ve korunmaya yönelik büyüleri iyi niyetli, zarar vermeye yönelik olanları ise kötü niyetli olarak nitelemek pek uygun sayılmaz. Çünkü, örneğin şiddetli geçimsizlik içinde birbirlerine hayatı yaşanmaz duruma getiren bir çiftin iyiliği (!) için büyü yapıldığında, eğer büyünün etkisi düşünülürse, iki taraftan birinin iradesi dışında davranılması gerekecektir. Bu irade zayıflığından faydalanma isteğinin aslında kötü bir niyet olduğu açıkça bellidir.

"Tılsım büyüsü"nde en çok kullanıldığı söylenen şey, büyülenecek kişiye benzeyen balmumundan bir bebektir. Büyücü balmumunu eriterek, önce yaklaşık 15-20 cm boyunda ve insan biçiminde bir kalıba döker. Balmumunun kısmen katılaşmasıyla kalıbı açar ve henüz esnek olan balmumuna şekil vererek etkileyeceği insana benzetmeye çalışır. Bulunan örneklerde bazen insan saçı, tırnağı veya dışkısına rastlandığı belirtilmektedir. Ayrıca, âdet kanının karıştırıldığı balmumundan bebekler de bulunmuştur. Burada gayenin, etkilenecek olduğu sanılan insandan organik parçaları da balmumuna karıştırarak daha kuvvetli bir sempatizasyon sağlamak olduğu zannedilmektedir. Zaten, malzeme olarak kullanılan balmumu da organik bir nitelik taşımaktadır.

Büyücü bebeği hazırladıktan sonra, bir müddet zihnini etkileyeceği kişi üzerinde konsantre etmektedir. Daha sonra, imajinasyon yoluyla, elindeki bebekle o kişinin aynı duyarlılığa sahip olduğunu düşünecektir. Aslında, dış görünüşüyle bebeğin sözkonusu kişiyle hiçbir ilgisi olmadığı bellidir. Ancak, deniliyor ki, insandaki imajinasyon (hayal etme) yeteneği bazı ilişkilerin kurulmasında etkin bir rol oynamakta ve bu sayede büyücü bebeğe fizik olarak etki etmekle o kişide uzaktan bir değişim meydana getirmektedir. Örneğin, bebeğin göğsüne batırdığı bir iğneyle büyücü şöyle demektedir:

"Sen, filancanın oğlu (veya kızı) filan! Üstüne okuduğum aşk dualarıyla güçlenmiş bu iğneyi kalbine soktuğumda, falancanın kızı (veya oğlu) falan için yanıp tutuşacaksın! Kalbinde bu iğne durduğu sürece, ona olan aşkından başka birşey bilmeyeceksin!..."

Bu olay sırasında, büyücü için elindeki bebek o kişiden başka birşey değildir. Yani, bu derece kuvvetli bir imajinasyon yoğunluğu içinde bulunmaktadır, deniyor.

Bir başka vasıta da mumdur. Anlatıldığına göre, mum yakılır ve bitene kadar etkilenecek kişinin eriyip tükenmesi hayal edilir. Bu arada, etkinin güçlenmesi için bazı anlaşılmaz sözlerin devamlı olarak tekrarlandığı belirtilmektedir. Bu sözlerin büyüleyici etkisi olduğuna inanılmaktadır. İnanç kavramının zaten bütün bu işlemler içinde önemli bir yer aldığı düşünülürse, büyücüdeki belirli bazı isteklerin bu sayede gittikçe artan bir tempoda güçlendiği ve sonunda kendi benliğinden taşarak adeta hedefi belli bir ok gibi fırlayıp çıktığına dair hipotezlerde bir gerçek payı olduğu kabul edilir.

Diğer bir usul olarak, koruyucu veya üretici nitelik taşıdığı zannedilen yüzük, kolye, bilezik gibi aksesuarın hazırlanışıyla ilgili yöntemlere başvurulduğu görülmüştür. Altın, gümüş, bazen bakır bu maksat için kullanılan metallerin içinde en yaygın olanıdır. Bazı antropologlara göre, ilkel kabilelerde takılan süs eşyalarının asıl gayesi, güzel görünmekten çok belirli bir tesiri taşımaktadır. Takılacak şeyin daha önce başkası tarafından kullanılmamış olmasına dikkat edildiği düşünülürse, yine tesirlerle ilgili bir inanışın geçerli olduğu anlaşılır. Ölmüş birisine ait – örneğin - bir yüzüğü taşıyan kişide, ölenin güçlerinin devam ettiği inancı yaygındır.

Yüzüklerde kullanılan taşların da belirli bazı güçleri topladığı veya dağıttığı söylenmektedir. Örneğin, zümrüt ve firuzenin cinsel cazibeyi arttıran, yeşim taşının her türlü ağrıyı gideren, kırmızı yakutun saldırganlık yaratan, mavi safirin transa sokan nitelikte olduğu belirtilmektedir. Bugün bile, ruhban sınıfında her rahibin belirli bir taşı yüzüğünde taşıması gerektiği hükme bağlanmıştır. Mor yakutu sağ elinin orta parmağına altın bir yüzükle takanların hiçbir dış tesirden etkilenmeyeceği ve hatalı davranmayacağı zannedilmektedir.

Tılsım büyüleri içinde, iplerin düğümlenerek, kaşıkların bağlanarak, asma kilitlerin kilitlenerek yapıldığı çeşitli yöntemlerin bulunduğu anlatılmaktadır. Bunlar daha ziyade zarar verme amacıyla yapılır. Düğümlerle ilgili büyüler o kadar yaygındır ki, Kuran'da bile sözü geçmektedir (Felak suresi, 4. âyet).

Tılsım olarak en yaygın ve etkili olduğu söylenilen ise, muska tabir edilen yazılı parşömenlerdir. "Muska" kelimesi, Arapça "nüsha"dan (yazılı şey) bozma bir deyimdir. "Nüşre" de denir. Genellikle, içine kutsal ve etkisi olduğu kabul edilen kelimeler, harfler ve sayılar yazılır.

Muskalar, İslamiyetin doğuşundan çok önce kullanılagelen büyü çeşidi olarak bilinmektedir. Bu bakımdan, yalnız İslami bir nitelik taşıdığı söylenemez. Ancak, İslam folklorunda geçmişten kalan bazı âdetlerin devamı olarak varlığını korumuş ve günümüze kadar gelmiştir. Ayrıca, en çok kullanıldığı bölgenin Ortadoğu ve Kuzey Afrika olması bakımından, İslam ülkelerinde vazgeçilmez bir unsur olarak değer taşıdığı zannedilmektedir.

Muska, genellikle parşömen cinsi kâğıda veya ince deri parçasına yazılmış kelimeler ve işaretlerden ibarettir. Nadiren gümüş, bakır, altın, çinko gibi metal plakalar üzerine de bunların işlendiği görülmüştür. Muskanın esası olan bu kâğıt, deri veya metal, önce belirli bir usule göre katlanır. En çok kullanılan usulün üçgen biçimi katlama olduğu söylenmektedir. Metal plakalar eğer katlanamayacak kadar kalın ise olduğu gibi bırakılırmış. Katlama işinden sonra sarılma başlar. En az üç, en çok kırk kat muşamba veya benzeri su geçirmez bir kumaş, deri gibi koruyucu zarf içinde olması gerektiği söyleniyor. Daha sonra, "hamail" (veya hamaylı) denilen bir askıyla kişinin boynuna asılarak belinden yukarı ve başından aşağıda bir yerde, kimsenin görmeyeceği biçimde takılması gerektiği belirtilmektedir.

Üretici ve koruyucu nitelikteki muskalar zaten kullanacak kişinin isteğiyle yapıldığı için, bu biçimde takılmasına pek itiraz eden çıkmamaktadır. Ama, muskayı taşıması gereken kişinin bu işten haberi yoksa, genellikle devamlı kullandığı elbisesinin içinde bir yere veya yattığı yerde yastığının içine saklandığı çeşitli yazarlar tarafından anlatılmaktadır. Mahkemelerde hakim karşısında, bu gibi yerlerde saklanmış muskaları nasıl bulduklarını söyleyen davacıların sayısı az değildir.

Muskanın içine yazılan şeyleri anlayabilmek, ancak konunun uzmanı olan bir kimse tarafından mümkündür. İslamî olduğu söylenen muskalarda Arap harfleri kullanılır. Yazının anlaşılan kısmı Arapça, Farsça veya Türkçedir. Rakamlar da Arapçadan alınmadır. Hıristiyan muskalarında Ermenice, Süryanice veya nadiren Grekçe kullanılmaktadır. Latince yazılı muskalar daha çok katoliklerde görülmektedir. Yahudi muskalarında ise eski İbranice geçerlidir. Yazıların dışında, bütün muskalarda aynı biçimde olan ve bir çeşit genel şifre niteliği taşıdığı söylenen işaretler de vardır. Bu işaretler üzerinde çalışan uzmanların belirttiğine göre, en çok beş köşeli yıldız biçimi kullanılmaktadır. Diğer işaretlerin içinde, ortak nitelikte bir büyü alfabesi olduğu sanılan harfler görülmüştür.

Muskanın yazılı kısmında bazen el, ayak, göz gibi organ resimleri, horoz, yılan, kuş gibi hayvan şekilleri de bulunmaktadır. Ancak, genel olarak incelendiğinde iki ayrı düzenlemenin farkedildiği belirtiliyor: Birinci tipte, kâğıt uzun dikdörtgen biçimindedir ve kısa satırlarla yukarıdan aşağı yazılı bir metni bulunmaktadır. Metnin içeriği çoğunlukla Kuran'dan veya başka bir kutsal kitaptan seçilmiş âyetlerdir. İslamî kaynaklı muskalarda, besmele ve bazı harflerle birlikte "Esmâ-ül-Hüsnâ" denilen ve Tanrı'nın isimleri olduğu söylenen isimler de yer alır. İkinci tip muskalarda, kâğıt dörtgen biçimindedir. Ortasına Vefk denilen bir kare çizilir ve etrafına yine bazı harfler ve isimler yazılır.

Esma-ül-Hüsnâ, Tanrı'ya atfedilen "en güzel isimler" demektir. Bu isimlerin genellikle 99 tane olduğu bilinir. Büyü kitaplarını inceleyenler, Esmâ'nın Kuran'da geçen isimlerden meydana getirildiğini söylerler. Zira, bu hususda Kuran'da bir ayet de vardır. Haşr suresi, 24. âyette: "En güzel isimler onun. Bütün göklerdeki ve yerdekiler onu tesbih ederler" denmektedir. Fakat bunun, isimleri kullanıp büyü yapın anlamı taşıdığını kimse iddia edemez. Ama, büyücülere göre bu yeterli bir kanıttır ve üstelik yaptıkları büyünün böylece Tanrı tarafından da uygun görüldüğünü zannederler.

Her bir ismin anlamına göre hangi işlemde kullanılacağı, hangi gün ve saatte etkili olduğu, hangi vefk ile yapılacağına dair uzun listeler bulunmuştur. Bu alanda inceleme yapanlara göre; örneğin, Esmâ'dan olan "Mümit" kelimesi öldüren anlamına gelir, ebced sayısı 490'dır, Pazartesi gecesi etkilidir ve beşli vefke uygundur.

"Ebced hesabı"nı şöyle anlatırlar: Arap alfabesindeki 28 harfin her biri bir sayıya tekabül eder. Bu durumda, Arapça bir kelimedeki harflerin sayıları toplandığında, o kelimenin büyüde bir anlam taşıyan sayısal değeri bulunmuş olur. Örneğin, yine "Mümit" kelimesindeki harfler "m-m-y-t"dir ve bunların sayı değeri sırasıyla 40, 40, 10, 400'dür. Toplandığında 490 bulunur.

Haftanın günleri, planetlere göre isimlendirilmektedir. Aslında, bu gelenek Batı dünyasında halen günlük hayatta kullanılmaktadır ve çoğunlukla bilinmez. Örneğin, Pazartesi gününün ismi Batı dillerinde (Monday, Lundi, Montag, Lunedi, Lunes) Ay'ın günü olarak geçer. Salı Mars'ın, Çarşamba Merkür'ün, Perşembe Jüpiter'in, Cuma Venüs'ün, Cumartesi Satürn'ün günüdür. Her bir planetin ismi ise mitolojik bir karakteri simgelemektedir. Örneğin Mars saldırgandır, savaşçıdır, öldürmeyi sever.

Ayrıca, günler de saatlere bölündüğünden, her saate bir planetin tekabül ettiği kabul edilmektedir. Bu düzenlemede şöyle bir yöntem kullanıldığı anlatılıyor: Normal olarak Salı günü bize göre Pazartesi gece yarısından sonra başlamaktayken, büyücüler için Pazartesi akşamı güneş battığı anda Salı günü başlamış sayılmaktadır. Salı akşamı güneş battığında da Çarşamba gününün başladığı söylenir ve böyle devam eder.

Vefk denilen kare içindeki harfler ve rakamlarla ilgili işlemi inceleyenlere göre, burada matematik oyununa benzer bir yöntem uygulanmaktadır. Karenin her kenarı eşit olarak işaretlenir ve karşılıklı olarak birleştirilirse, ortaya örnek olarak verdiğim şekildeki gibi bir bölünme çıkar. Her bir bölüme sırayla belirli rakamlar yazıldığında, yandan veya yukarıdan aşağı her sıranın toplamı aynı sayıyı vermektedir. Köşelerden çaprazlama toplanırsa da aynı sayı ortaya çıkar.

Burada çıkan sayıyı önceden seçilen ismin ebced değeriyle aynı olacak biçimde yapan büyücüye göre, artık bu kare o ismin vefki olarak aynı değeri taşımaktadır. Dolayısıyla, bu şekli üzerinde taşıyan veya istenilen yere koyan kimse, amacına ulaşmış olur denilmektedir. Bu bölümlere bazen rakam yerine harflerin de yazıldığı görülmüştür. Bu durumda da harfler akrostiş yaratacak biçimde sıralanır ve okunduğu sıraya göre ayrı bir anlam taşıyan kelimeler ortaya çıkar.

Harflerle rakamların karışık olarak yazıldığı vefklere de rastlandığı söylenmektedir. Burada, anlaşıldığına göre, teknik olarak belirli bazı değerleri eşleştirme veya uygun hale getirme yöntemi geçerli olmaktadır. Zaten, Arapça "vefk" kelimesi de uygun olarak düzenlenmiş şey demektir.

Batıda büyülü kareler olarak bilinen vefklere bütün dünya folkloründe rastlamak mümkündür. İslam dünyası dışında en çok Çin'de ve Hindistan'da rağbet görmüştür. Avrupa'ya geçişi ise, İran'dan Yunanistan'a ve İspanya'dan Batı Avrupa'ya tanıtılmasıyla başlar.

Vefkler, en az üçlü (yani 9 bölümlü) ve en çok dokuzlu (81 bölümlü) olarak kullanılmıştır. Bazı araştırmacılara göre, daha çok sayıda bölümlülere de rastlanmıştır. Bu vefkler de belirli planetlere tekabül etmektedir: Üçlüsü Satürn'e, dörtlüsü Jüpiter'e, dokuzlusu Ay'a gibi.

Büyücünün inancına göre, bu kareler uygun olarak düzenlendiğinde belirli bir tesiri taşıyan etkili bir araç niteliği taşımaktadır. Ancak, bilimsel açıdan büyücünün inancıyla bu şekil arasında nasıl bir bağ kurulduğu ve eğer etkisi oluyorsa esas sebebin ne olduğu sorusuna uzmanlar cevap bulamadıklarını söylüyorlar.

Bu konuda, son zamanlarda Parapsikoloji alanındaki çalışmalara yeni bir görüş kazandıran Çek bilim adamı Dr. Z. Rejdak'ın "Psikotronik" adı altında yaptığı incelemeler, belirli bazı şekillerin veya düzenlerin insandan çıkan bir tür enerjiyi depoladığını veya etkilediğini deneysel olarak ispatlamaya yöneliktir. Bu alandaki araştırmaların henüz yeterli olmayışı, kesin bir teorinin ortaya çıkmasına imkan vermemektedir. Fakat temelde, büyücünün hazırladığı kare ile bu tür bilimsel çalışmalar arasındaki ortak bir sonuca götüren ana unsurun keşfedilmesi pek uzak sayılmaz.

Tılsım büyüsünün yanı sıra, bir başka uygulanış biçimi olarak "ritüel büyüsü" olduğunu söylemektedir araştırıcılar. Ritüel büyüsünde esas olan seremonidir. Seremoni, bir çeşit âyin görünümündedir. Ancak, bu âyinin dinsel olanlardan farklı bir yanı olduğu belirtilmektedir. Büyünün hazırlanışında dört temel esasa dikkat edildiği öğrenilmiştir. Bunlar; "büyücünün iradesi, astral ortam, uygunluklar ve hayalgücü"dür. İrade kavramı ve buna ilişkin istekte bulunmanın mekanizması, psikolojik açıdan oldukça karmaşık bir konudur. Okült açıdan bakıldığında, insanın "Tanrı'nın suretinde" yaratılmış olduğu düşünülerek, O'ndaki irade ve istek özelliğinin bir benzerinin de insanda bulunduğu kabul edilmektedir.

"Astral ortam", bilinen fizik ortamın boyutları dışında olarak kabul edilir. Astral ortamda hisler, renkler ve şekiller olarak algılanır, denmektedir. Bir gülü hayal eden kişi, astral ortamda o gülü yaratmakta ve rengi ve kokusuyla onu düşünerek adeta gerçekmiş gibi gözü kapalıyken görmektedir. "Uygunluklar" olarak çevireceğimiz korespondans (correspondance) prensibi ise, belirli şeylerin belirli diğer bazı şeylere tekabül etmesiyle tanımlanmaktadır. Örneğin, Oğlak burcu insanın dizine, dört sayısı Jüpiter'e, Hermes figürü akla tekabül eder, denmektedir. Bu ilişkilerden yola çıkarak, belirli bazı şeyleri harekete geçirmek için, o şeylere tekabül edenlerin uyarılması gerektiği düşünülmüştür. Hayalgücü veya imajinasyon denilen yetenek ise, insan iradesiyle birlikte çalışan en önemli yaratıcı unsur olarak kabul edilmektedir.

Seremoni, büyücünün çeşitli kelimeleri yüksek sesle söylemesi ve eliyle bazı işaretleri havada çizmesi biçiminde, dramatik bir özelliğe sahiptir, denmektedir. Anlaşıldığına göre bu seremonide, astral ortamda var olduğu kabul edilen bazı tabiatüstü varlıklar veya güçler uyarılmaktadır. Bu uyarılma, yerine göre ya invokasyon (davet) ya da evokasyon (celb) biçiminde olmaktadır, deniyor. Araştırıcılara göre, invokasyon veya davet usulünde, büyücü bazı tabiatüstü varlıkları veya güçleri kendine çekmek suretiyle, onların üstün nitelikleriyle güçlenerek olağanüstü şeyleri yapabilme yeteneğini kazanırmış. Evokasyon veya celb usulünde ise, yine benzeri varlıkları çağırarak onlara kendi istediği şeyleri yaptırırmış. Halk arasında "cinci hoca" veya "hüddamlı" olarak bilinen büyücülerin, bu ikinci yöntemi kullanarak bazı "cinleri" devamlı emri altında tuttuğu söylenmektedir.

"Astral ortam" olarak bilinen yerde varolduğu zannedilen bu tabiatüstü varlıkların veya güçlerin herbirine bir isim verildiği anlaşılıyor. Bu isimlere ve ne özellikte varlıklar olduklarına dair uzun tariflerle dolu kitapların yazıldığını, bu tariflerde ayrıca herbiri için gerekli çağırma usullerinin anlatıldığı belirtilmektedir.

Bunların dışında, bir de insanlar tarafından düşünce yoluyla yaratıldığı söylenen formlardan sözedilmektedir. "Düşünce formu" denilen bu şeyler, büyücünün irade ve imajinasyon gücü sayesinde ortaya çıkmaktadır. Aslında, tarife dikkat edilirse, herkes çeşitli duygular ve özellikle tatmin edilmemiş arzuların baskısı altında (bir çeşit şuuraltı faaliyeti içinde) bu gibi düşünce formları yaratmaktadır. Psikolojide, bu gibi bastırılmış duyguların zamanla kişide bazı davranış bozuklukları yarattığı bilinmektedir. Yani, kişi kendisini bu yoldan - farkında olmadan - "büyülemektedir" denilir.

Büyücünün düşünce formu maksatlı olarak ve şuurlu bir biçimde meydana getirildiği için, başıboş bırakılmış olmaktan çok belirli bir hedefe yöneliktir diye kabul ediliyor. Göndereceği kişinin bu düşünce formu ile sempatizasyon sağlaması için belirli yöntemleri de kullandığı düşünülürse, kendisinin etkilenmeyeceği teorik olarak ispatlanabilir. Ancak, farkında olmadan, çeşitli duygusal baskılar sonunda kendi kendine düşünce formunun oluşmasına yol açan bir kimse için, bu düşünce formunun yalnız kendisine etkili olacağı söylenmektedir. Zira, sempatizasyon gereği olarak, bu formun yapışacağı ilk insanın, yaratıcısı olduğu kabul edilir.

Dinsel açıdan ele alındığında, büyü yapmak veya yaptırmak "günah" olarak değerlendirilir. İslamî kaynaklı büyüyle uğraşanlar, kendilerini haklı çıkarmak için Kuran'daki bazı anlaşılması güç ayetleri örnek gösterirler. Halbuki, İslam dini bu gibi zoraki etkilemelere karşı olduğu gibi, Kuran'da da büyücüleri kötüleyen bir çok bölüm vardır. Diğer kitabî dinlerde de durum aynıdır. Genel olarak din kurumu, büyü ve büyücülük anlayışına karşı çıkarak insanları Tanrı'nın hükümlerine çağıran bir özellik taşımaktadır.

---

KAYNAKÇA: (Yer darlığı yüzünden konuyla ilgili genel kitaplar gösterilmiştir.)

Baroja, J.C.: "The World of the Witches"

Barrett, F.: "The Magus"

Buni, A. El-: "Şams-ul Maarif"

Cavendish, R.: "The Black Arts"

Conway, D.: "Magic - An Occult Primer"

Crowley, A.: "Magick"

Crowley, A.: "777"

Fortune, D.: "Applied Magic"

Freedland, N.: "The Occult Explosion"

Gardner, G.B.: "Witchcraft Today"

Grant, K.: "The Magical Revival"

King, F.: "Ritual Magic in England"

Lea, H.C.: "A History of Witchcraft"

Leadbeater, C.W.: "The Astral Plane"

Levi, E.: "Dogme et Rituel de la Haute Magie"

Mathers, S.L.M.: "The Book of Sacred Magic of Abramelin"

Mathers, S.L.M.: "The Kabbalah Unveiled"

Michelet, J.: "Satanisme et Sorcellerie"

Murray, M.A.: "The God of the Witches"

Regardie, I.: "The Golden Dawn"

Rhine, J.B.: "The Reach of the Mind"

Rhine, L.E.: "Mind Over Matter"

Rhodes, H.T.F.: "The Satanic Mass"

Robbins, R.H.: "The Encyclopedia of Witchcraft and Demonology"

Smyth, F.: "Modern Witchcraft"

Summers, M.: "The History of Witchcraft and Demonology"

Waite, A.E.: "The Book of Ceremonial Magic"

Wilson, C.: "The Occult"

---oOo---