PDF dosyası 452 Kb

 

LİNMEYEN  GÜÇLER

 

Halûk Akçam

 

Bravo dergisi, sayı 28-30 – 1983 Ekim-Aralık

 

(Üç bölümlük bu uzun makalemde, ropörtajlar ve düzenleme açısından sayın gazeteci Aydan Sümercan'ın yardımı olmuştur.)

 

 

1. BÖLÜM

 

15 Aralık 1961 Cuma günü, İstanbul'da Metapsişik Derneği çalışma salonunda, Dr. Refet Kayserilioğlu yönetiminde bir medyum vasıtasıyla ruhsal âlemle irtibat kuruluyor. Celseyi izleyen konuklar sessizlik içinde, transa geçen medyumun ağzından konuşan ruhu dinliyorlar:

"Derin bir karanlık içindeyim. Ne oldu bana? Bu şangırtı nedir? Etrafta cam parçaları görüyorum. Her şey darmadağınık... Bacaklarım yanıyor galiba... Altında kaldı. Ah...Kurtulsa şu bacağım!..."

"Kiminle görüşüyoruz?"

"Ümit... Kurtarın şu bacağımı, altında kaldı."

"Neyin altında?"

"Tayyarenin altında... Yanıyorum... Yanıyorum..."

Konuşma uzadıkça, ölen kişinin Ümit Soysal adında bir pilot üsteğmen olduğu ve 20 Temmuz 1953'de, bir uçuş sırasında yere çakılarak öldüğü anlaşılıyor. Ölen kişi, kaza anının etkisini devamlı hatırlamakta...

Yine aynı dernek binasında, 24 Şubat 1963 Pazar günü yapılan bir başka ruhsal irtibat çalışmasında, adının Süleyman Altın olduğu öğrenilen ölmüş bir kişinin, medyum vasıtasıyla anlattıklarını dernek kayıtlarından buluyoruz:

"Bizimle nasıl karşılaştınız?"

"Dolaşıyordum. Işık gibi bir şey çekti beni, baktım siz varsınız. Sahi, nasıl konuşuyoruz biz? Çok enteresan. Ben ailemle ilk başta o kadar çabaladım, bunu yapamadım. Duymazlardı beni."

"Etrafınızı bize anlatabilir misiniz?"

"Bulunduğum yer alacakaranlık. Şafak yeni sökmüş gibi bir durum. Sizi böyle tepeden seyrediyorum. Bulanık..."

Öldükten sonra insanın nereye gideceği sorusu, çoğumuzun yanıtlayamadığı bir bilmece gibidir. Aramızdan ayrılan dostlarımızdan, yakınlarımızdan haber alamamanın verdiği ezikliğin altında, ölüm olayına dokunmak isteyemeyiz çoğu kez. Oysa, bu konuyu araştırarak bir açıklama bulmaya çalışanların sayısı hiç de az değildir.

İnsanın ruhlarla ilişki kurma çabası ve ruhların varlığını kanıtlayan olaylar, tarih boyunca her devrede karşımıza çıkmaktadır. Ama, özellikle 1948'de Amerika'da meydana gelen bir olay, batı dünyasında kamuoyunun dikkatini çekti.

Fox ailesinin evlerinde, "bedensiz bir varlık" iki küçük kızla irtibat kurmuştu. Bu olaydan sonra, sistemli bir şekilde "ruhlarla bağlantı kurma" çalışmaları gelişmiştir. Yaklaşık bir buçuk yüzyıldan beri yapılan araştırmaların sonuçlarına bakılırsa, ortada gerçekten bir bağlantı var, "öbür dünya" ile bizim aramızda. Batı ülkelerinde başlayan bu araştırmalar, giderek bütün dünyayı ilgilendirir oldu. Böylece, "spiritizma" deneylerinde yuvarlak masa etrafına toplanıp ruh çağıranların açtığı yoldan, bugün süper devletlerin savunma projelerinde bile yer alan "parapsikolojik güçler"in tanımını yapmaya kadar gelebildi insanoğlu.

Ülkemizde bu tür olayların bilimsel açıdan incelenmeye başlanması yeni sayılır. Özellikle İslam âlemi içinde yer aldıktan sonra, Anadolu'da "tasavvuf" anlayışının ışığında yapılan açıklamalar, bize bu konularda geniş bir bilgi hazinesi bırakmıştır.

Örneğin, XVIII. yüzyılda yaşamış olan Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi "Marifetname"sinde ölüm ve ruh hakkında şöyle diyor:

"Ruhun iki hali vardır. İsterse bedenine tasarruf eder, isterse etmez. Bedeni kullandığı zaman hayat, kullanamayınca ölümdür. Melekler âleminden bu dünyaya gelen ruh, olgunluğu öğrenip Allahını bilir, evvelki yerinden yükseğe ulaşır. Ölümden sonra, ruhlar âleminde, dünyadaki işlerine ve ahlakına göre kalır. Dünyadaki hal ve ahlakı kötüyse, acı bir zindan hayatı yaşar. Eğer işleri ve ahlakı iyiyse, kâh melekler âlemine, kâh dünya âlemine sevinç ve huzur içinde uçup, gelir gider."

"Ölümden sonra, ruh her iki âlemin hallerini daha iyi anlar. Ruh bedenden ayrılınca, uçup dolaşması kolay ve hızlı olur. Ölümün iç yüzünü, ruhun başlangıç ve sonunu bilmeyen, bedenin erimesiyle kendinin (ruhunun) yok olacağını zanneden, ölümden korkar ve kaçar."

Ancak, o devirlerin anlayışına göre, bu konuya eğilenlerin dini inançlara bağlı kalması ve geleneksel açıklamalarla yetinmesi gerekiyordu.

Türkiye'de "Neo-Spiritüalizm"in kurucusu olarak bilinen Dr. Bedri Ruhselman, 1946-1953 arasında yayınladığı beş eser ve ruhsal konularla ilgili araştırmalarında gösterdiği başarısından dolayı, ülkemizde ilk ve belki de tek bilim adamı olma niteliğini korumuştur.

Hayatı boyunca ruhsal konularla ilgili incelemeler peşinde koşan Dr. Ruhselman, 1946'da "Ruh ve Kâinat"ı yayınlar, 1950 yılında da "Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Cemiyeti"ni kurar. 1957'de annesinin ölümü üzerine, kendi kurduğu dernekten ayrıldıktan sonra da araştırmalarını ilerletmek için bazı medyumlarla çalışmaya devam eden Ruhselman, 1958 sonbaharında tanıştığı 19 yaşındaki bir üniversite öğrencisinde, ruhsal âlemle irtibat kurabilecek nitelikler görünce, onu eğiterek medyumluğa hazırlar.

Bu genç medyum aracılığı ile ruhsal âlemdeki bir bilgi kaynağından aldığı bilgileri çok değerli bulan Dr. Ruhselman, yoğun bir çalışma sonunda bir kitap hazırlar. Müsveddelerini de üç nüsha halinde, 1959 yılında İstanbul'da bir notere, üç arkadaşı adına emaneten bırakır. Sonra da, yurt dışında bulunan yüzlerce dernek ve kişiye gönderilmek üzere bir duyuru metni hazırlar. Bu metne göre, kitabın yayınlanması için uygun olan zaman, yine aynı medyum kanalı ile alınacak bir uyarı işaretiyle bildirilecektir.

Yaklaşık 300-400 sayfadan ibaret olan bu kitabın içinde, bugüne kadar ruhsal konularda bilinenlerin çok üstünde bazı açıklamaların olduğu ve bunlar sayesinde insanlığın eriştiği düşünce alanının yeni boyutlara ulaşacağı zannedilmektedir. Kendine göre haklı bazı nedenlerle kitabının yayınlanmasında böyle bir yol seçen Dr. Ruhselman'ın ölümü üzerinden 23 yıl geçti. Bu süre içinde Dr. Ruhselman'ın açtığı yolda birçok grup türedi:

Örneğin bir grup, dünyanın Sirius ldızındaki bir "Rab mekanizması" tarafından yönetildiğini iddia etmekte. Hatta Dr. Ruhselman da, grubun inancına göre, mekanizmanın içinde bir yerdeymiş. Zamanı gelince açıklanacak olan kitap, onlara göre, her tür din kitabından üstünmüş. Burada, uçan daireler de söz konusu ediliyor.

Bir başka grup da, 33 yıl önce Dr. Ruhselman'ın açtığı derneğin olanaklarından yararlanarak çalışmalarını sürdürüyor. Onlar da "Psiloji Eğitim Merkezi"ni kurmuşlar. Metapsişik Derneğinin yayın organı, "Ruh ve Madde" dergisi, piyasaya sürdüğü pek ucuz olmayan kasetler sayesinde şunları elde edeceğinizi garantiliyor:

"Psiloji eğitimi ile sizde bulunan, ama gereğince tanımadığınız psişik güçlerinizi kullanmayı öğrenebilirsiniz. Tamamen kişisel çalışma ve araştırma yöntemine uygun olarak, en yeni tekniklere göre hazırlanan 'Psiloji Eğitim Kasetleri'ni dinleyiniz, uygulayınız, izleyiniz. Güvenli, huzurlu, güçlü yaşam ve gelişim için psiloji eğitimi artık bir ihtiyaçtır."

"Psiloji eğitimi"nin, derneğin uzmanlık hizmeti olduğunu belirten bu grubun, hangi uzmanlardan faydalandığını öğrenmemiz mümkün olmadı.

Kasetlere gelince: İlk iki kasetle durmadan gevşiyorsunuz. Sonra "psi" şuuruna ulaşıp derinleşerek beden dışına taşıyorsunuz. Daha sonraki kasetler de sizi, uzaktan haber verecek, şuur altını yönetecek, telepatik şifalar yayacak bir güce ulaştırıyor. Son üç kasetle birlikte, kendinizi hipnotize ederek fiziki kontroller sağlıyorsunuz. Bu arada "kayıkla gezinti"ler, "balonla yükselme"ler de söz konusu. Son kasetle birlikte "kozmik şuur deneyi" de başlıyor.

Ruhsal çalışmalarda, irtibat kurulan ruhsal kaynak kadar, aracı olan medyumun güvenilirliği de önem taşır. Deneyleri yöneten uzman kişi, birlikte çalıştığı medyumun dürüst, içten ve çıkar gözetmeyen birisi olmasına özen gösterir. Türkiye'de, çalışmaları boyunca bu nitelikleri korumuş değerli medyumlar arasında Macid Aray ve Recai Öktem beyleri belirtmek gerek. Fakat, bu konu öylesine çetrefil bir duygu karmaşası yaratmaktadır ki, bazen çoğu medyumda görüldüğü gibi başında iyi niyetle işe koyulan medyumlar, daha sonra çeşitli çıkarların peşinde arzularının esiri olup aldatıcı birer vasıta haline gelebilmektedirler.

Ruhsal irtibatlar konusunda geniş deneyimleri olan Dr. Ruhselman, medyumlarla ilgili olarak şunları yazmış:

"Spiritizma celselerinden bir insana gelebilecek yegâne zarar, o insanın tecrübesizliği neticesinde kötü ve geri bir ruhun tesirine kapılarak ve o ruhun yalan yanlış telkinlerini doğru zannederek, bütün davranışlarını o telkinlerin istikametinde uydurmasıdır."

"Tahakküm hırsıyla yanan ruhlar, arzularını ancak münasebete girişebildikleri insanların üzerinde tatbik etmeye çalışırlar. Eğer bir insan kendisine bu cesareti verirse, o ruh, bu insana kuvvetle bağlanmış, onu da kendisine bağlamış olur."

"Görünmeyen âlem"le ilişki kurmada en güvenilir yöntemlerden biri, "medyum"la yapılan çalışmadır. Yani, belirli frekanstaki radyo dalgalarını duyurabilmek için nasıl bir radyo alıcısı araç olarak kullanılıyorsa, ruhsal âlemden yayılan tesirleri algılayabilmek için de, ruhsal duyarlılığı diğer insanlardan farklı olan medyum kullanılır.

Genel olarak herkeste ruhsal tesirleri alabilme özelliği vardır. Ancak, belirli tesirlere konsantre olup, bunları diğer insanlara aktarabilmek, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bu işe uygun medyumlar da, çoğunlukla irtibat tekniğini iyi bilen bir uzmanın kontrolünde çalışırlar.

Yine aynı biçimde, öldükten sonra varlıklarını bedensiz olarak devam ettiren kişilerle de irtibat kurmak mümkündür. Ölümden sonra yaşamın varlığına inanıp inanmamak bu imkânı etkilemez. Öldükten sonra her şeyin bittiğine inanan bir varlık bile, "öbür dünya"da içine girdiği ortamda, yavaş da olsa, öldüğünün farkına varıp fiziki dünya ile ilişki kurabilmektedir.

Ruhselman'ın "Ruhlar Arasında" adlı kitabından aldığımız bir deney, buna örnektir. Paris Spiritizma Cemiyeti"nde Alan Kardec tarafından yönetilen medyum, 1858 Nisanında Paris'te, boğazını usturayla keserek hayatına son veren biriyle ölümünden altı gün sonra irtibat kurmuştur:

"Şimdi nerede bulunuyorsunuz?"

"Bilmiyorum, siz söyleyin, ben neredeyim?"

"Spiritizmayla meşgul olan bir insan topluluğu içindesiniz."

"Ben yaşıyor muyum, söyleyin? Tabutumun içinde boğuluyorum."

"Bizim yanımıza gelmenize kim sebep oldu?"

"Yanınızda teselli duyduğumu hissediyorum..."

ntiharınızın sebebi nedir? "

"Ben öldüm mü? Hayır, hâlâ bedenimdeyim. Merhametli bir el çıksa da, şu işi bitirse..."

"Hayatınızın sönmek üzere olduğunu hissettiğiniz an neler düşündünüz?"

"Hiçbir şey! Hem benim hayatım sönmüş değil ki! Ruhum bedenime bağlı. Kurtların bedenimi kemirdiğini duyuyorum!"

Ölümle her şeyin biteceğini zanneden bu adam, öldükten sonra bile, hâlâ içinde bulunduğu durumu anlayamamıştır.

İstanbul'da Metapsişik Derneği'nde, 13 Ekim 1961, 30 Mart 1962 ve 22 Haziran 1962 tarihlerinde, kalabalık bir dinleyici huzurunda yapılan deneylerde, ölen kişinin zamanla hangi aşamalardan geçtiği görülmekte. Medyum, rehber varlığının yardımıyla, dünyadayken ilkel duyguları olan biriyle ilişki kurmuştur:

"Dünyada hangi hüviyetle yaşadınız?"

"Ne dünyası?"

"Bizim dünya."

"Hadi canım... Ne yaşamasından bahsediyorsunuz? 26 yıl Trabzon'da hapis yattım."

"Sebebi neydi?"

"Camide birini vurdum, namaz kılarken... Erkek olan, insanın ciğerini sökmeli. Damardan fışkıran kanı seyretmek ne büyük zevktir."

"Bunun neresi zevk?"

"Doğru bulmuyorsanız, niye kurban kesiyorsunuz? Hepinizde bir parça bu zevk var..."

Beş ay sonra, aynı ölmüş kişi, dünyadayken yaşadığı olaylardan birtakım sonuçlar çıkarmaya başlamıştır:

"...Sağına bakarsın kötüdür, soluna bakarsın kötüdür. Selam verirsin kötüdür, adam öldürürsün kötüdür. Kötülük mevcut, iyilik mevcut değil. Mesela, beni mahkûm eden o hakim iyilik mi yapıyordu?"

"Daha iyi bir şekilde anlarız kendimizi..."

htiyacımız kaldı mı ki artık kendimizi anlamaya?"

"Kasıt ile adam öldürdüğünüz oldu mu acaba?"

"Oldu ya, söyledim sana. Ama kötü bir şey. Hakkım yoktu da, ondan. Sen söyledin bunu bana. Neden söyledin? Bırak, ne olursun, bırak artık beni. Bıktım hepsinden. Bıktım bunlardan... İstemiyorum, düşünmeyi istemiyorum. Konuşmayı istemiyorum..."

Önceki deneyden üç ay sonra, aynı ölmüş kişinin, hatasını anlayarak içine düştüğü vicdan azabını dinliyoruz:

"Yeter Rabbim, yeter artık... Neden terk ediyorsunuz, ha? Beni ne hallere getirdiniz... Siz değil, yaptıklarım getirdi bu halleri..."

"Nasılsınız şimdi?"

"Berbat! Layık değilim bunlara! Çektiklerimin olmaması lazımdı. Bitmeliydi artık. Ah!..."

"Bu ıstırapları çekince, bir daha hata yapmamaya alışıyoruz."

"Oh!... Yapmazdım, bir daha... Ama niye, niye böyle cezalandırılayım? Çok fazla bu."

"Kimse cezalandıramaz sizi."

"Evet, evet, evet.. Ben, kendim... Ah!..."

Öldükten sonra, dünyadaki yaşamlarına benzer bir ortamın içinde olduklarını zannedenler de vardır. Dünya yaşamına aşırı bağlı olanlar için öbür dünyadaki yaşam, buradakının bir devamı gibidir. Aslında bu, dünya görüntülerini kendi şuurlarında aktif olarak tutanların içinde bulundukları hayali bir ortamdır.

Örnek olarak, Metapsişik Derneği'nde 1963 yılında yapılan bir irtibat çalışmasında, gelen varlığın anlattıklarını veriyoruz:

"Ayaklarınızı silin, kirlettiniz buraları..."

"Özür dileriz... Kiminle tanışıyoruz?"

"Ahmet Baran. Evimi beğendiniz mi? Ufacık! Tam kafamı dinlemek için. Üç oda, bir hol. Tek başıma oturuyorum. Rahat ettim. Aşağıda bulamamıştım bu rahatı."

"Yani, dünya demek istiyorsunuz..."

"Tabii! Oraya tepeden baktığıma göre... Dünya ayaklarımın altında. Ben de dünyada sayılmaz mıyım?"

Son bir örnek olarak da, dünyada iken gururlu ve kibirli bir adamın öldükten sonraki durumunu, aynı dernekte 1963'te kendisiyle kurulan irtibattan izleyelim:

"Neydi adınız sizin, rica etsek..."

"Söyleyeyim: Sami derler bana..."

"Nasıl öldünüz?"

"Kızdım, ayrıldım oradan. Kıymetimi anlamadılar, terk ettim dünyayı. Zaten bana dar geliyordu. Kabiliyetlerimi gösteremiyordum orada."

"Orada başka varlıklar da var mı?"

"Var. Başka varlıklar da var, ukalalar da var. Sözde bana yardım etmek istiyorlar. Onlar kim, ben kim?"

Anlaşıldığı kadarıyla, bu dünyada ne kadar çok değişik tipten insan varsa, orada da aynılarına rastlamak mümkün... Duygular ve geçen yaşama ait anılar, eğer ağır ve çok hatalı birikimler yapmışsa, öbür dünyaya gidildiğinde bunların sıkıntısı da fazla oluyor.

Metapsişik Derneği'nin en yoğun çalışma devresinde dernek başkanlığı yapmış olan kimyager Feridun Tepeköy ile yaptığımız görüşmede, spiritüel çalışmaların yalnız ruhlarla ilişki kurmak anlamına gelmediğini de öğrendik. Kendisi, bu çalışmalardan alınan sonuçları şöyle özetledi:

"Dünya hayatı, insan dediğimiz varlığın ruhsal tekâmülünde geçirdiği safhalardan biridir sadece. Bildiğimiz maddeden ayrı bir cevherden oluşan 'ruh', insan safhasında bedenlenir ve bu sayede fizik ortamda yaşayarak maddeyi tanıma ve ona tasarruf edebilme imkânına kavuşur."

"Bu tecrübe, bir hayat içinde yapılamayacak kadar değişik türden ve seviyeden ilişkilerle kazanılabileceğinden, insanın tekrar tekrar bu dünyaya değişik bedenlerle gelmesini gerektirmektedir. Her bedeni terk edişinde, yani her ölümle birlikte, ruhun son hayatında yaşadığı olayların bir değerlendirmesini yapabilmesi için, bir süre bedeni olmaksızın 'spadyum' denilen öbür âlemde bulunması gerekmektedir."

"Dünya okulunda tekâmülünü tamamlayan ruhların, sonunda artık tekrardan bedenlenmelerine gerek kalmaz. Bundan sonra, daha ileri ve üst seviyelerde, ruh için tekâmül söz konusudur. Ancak, insanın bencillikten ve maddeye olan tutsaklığından kurtulabilmesi, defalarca dünyaya gelip gitmesini gerektirmektedir."

"Kâinatın içinde her canlı, belirli bir düzen ve uyum içinde kendi yolunda tekâmül etmektedir. Bu düzen, ilahi irade kanunları ile tespit edilmiştir. Bu kanunların işlerliğini sağlayan ruhsal idare mekanizması, tekâmül etmekte olan varlıklara sürekli yardım etmekte ve onları gözetim altında bulundurmaktadır. Tekâmül kanunlarına ters düşen her davranışımız, bize hatalı olduğumuzu gösterir ve hatamızı düzeltmek için bize yeni bir tecrübe ortamı hazırlanır."

"Bu ortamda eksiklerimizi giderirken, çoğu kez acı çeker, üzülürüz. Ancak, bütün bu sıkıntılar bizim şuurlanmamız için gereklidir. Bunları bir ceza olarak nitelemektense, yaptığımız işlerin karşılığında, layık olduğumuz durumu göstermesi bakımından, bir imkân olarak değerlendirmemiz gerekir."

 

2. BÖLÜM

 

Genç adam, uzmanın kontrolünde transa geçmiş, günümüzden gerilere doğru gidilerek bebekliğine kadar ulaşılmıştı. Karşılıklı konuşuyorlar, biz de sessizce onlan izliyorduk. Ancak, A.H.M. adlı süje doğumundan üç gün öncesine gelince, oturduğu koltukta kıvrılarak ana rahmindeki pozisyonunu aldı... Uzman, o anki bedeninin etkilerinden onu telkinleriyle kurtardıktan sonradır ki, daha eski tarihlere doğru yolculuk başladı:

"Şimdi daha öncesini hatırlıyorsunuz... 1951 yılı Ekim ayının ilk günü, öğle vakti, saat 12. Ne yapıyorsunuz?"

"Buradan dünyayı seyrediyorum. Çocukları olarak doğacağım annemle babamı tanımaya çalışıyorum. Annem olanı daha önceden biliyorum, onunla birlikte daha önce bir başka hayatımda beraberdim. Babam olanı ise yeni... Bu benim dünyaya ilk gelişim değil."

"Bulunduğunuz yeri tarif edin!"

"Burası bedensiz varlıkların olduğu bir yer. Doğumdan önce biraz daha aşağıya ineceğim. İndikçe etraf sisle kaplanıyor. Rahatım, bir sıkıntım yok."

"Şimdi geriye gidiyoruz. 1949 yılı, Eylül ayının 24'ü, akşam vakti. Ne yapıyorsunuz?"

"Burada öyle bir zaman ölçüsü yok ki!... Dünyaya bakınca zaman anlaşılıyor, ancak. Ama, ben oraya bakmak istemiyorum. Burada yeni gelenlere, yani orada ölüp de gelenlere yardım ediyorum. Ne kadar da korkuyor zavallılar!... Oysa, zamanı gelince hepsi gidecek yine oraya..."

"Şimdi 1947 yılındayız... Eylül ayındayız, ayın 15'i. Neredesiniz?"

çinde bulunduğum ışıklı küre öylesine güzel ki, anlatamam. Uzun bir süredir buradaki arkadaşlarımla kâinatın yapısını inceliyoruz. Çoğunu eskiden, çok eskilerden tanıyorum. Burada tekrar buluştuk. Sanki, geçen asırlar arada eriyip gitmiş gibi... Yakında daha aşağılara inmemiz gerekecek, orada bize ihtiyaçları var..."

"Şu an, iki yıl daha geriye gidiyoruz. 1945 Eylül ayının 8''i. Sabah uyanıyorsunuz. Neler hissediyorsunuz?"

"Sabah uyanmak için dünyada yaşamak gerekli. Daha dur bakalım kardeşim, oradan kurtulalı ne kadar zaman geçti ki?... Dünyada çektiğimiz ıstıraptan yeni kurtulduk!... Ne vahşetti o, ya Rab!... İstemem bir daha. Sabah uyanmak da istemem, yeniden oraya gelmek de."

"Hangi vahşetten bahsediyorsunuz? Dünyadan ayrılışınızı anlatın bize..."

"Hatırlamak bile istemem! Şimdi burada rahatım. Tanrının yarattığı güzelliği görüyorum artık. Beni bu güzellikten, adaletten, ışıktan kimse çekip uzaklaştırmasın..."

Genç adam burada konuşmayı keserek, dua etmeye başladı. Devamlı Tanrıya şükrediyor, geriye dönmemek için ona yalvarıyordu. Sakinleşmeye başladığında, uzmanın sorusunu duyduk yeniden:

"...Şimdi yıl 1942... Eylül ayının 12. günü..."

"Geleli bir buçuk sene oldu, değil mi? Buraya geldiğimizden beri ikinci Roşhaşena... Ölümü istemek günah, ama artık başka bir dileğim kalmadı. Zaten hepimizi öldürmeyecekler mi? Ne bekliyorlar?... Yakop'la Yozef'ten artık hiçbir haber yok. Onları öldürdüler mi?"

Alacakaranlıkta, yüzünün acıyla gerildiğini farkettik... Uzmanın, "Neredesiniz?" sorusunu duymamış gibi, konuşmasını sürdürdü:

"... Bu Naziler bizi yok etmeye kararlılar... Bir buçuk senedir buradayım, Auschwitz... Oradan oraya sürüklenip durdum. Sonunda Polonya'ya attılar bizi... Öldürecekler... Ama, niye bu işkence?"

sminizi söyleyin, lütfen! Nerede doğdunuz, kaç yaşındasımz?"

"Abraham Kohen. 1891'de Berlin'de doğdum. Dini, felsefi kitaplar sattığım bir dükkânım vardı. Ama, şimdi hiçbir şeyim yok. Karım Sara'yı öldürdüler... Bu Naziler..."

Artık kendini o zamanın havasına kaptırmış, ağlıyordu... Uzman, onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama, genç adam bir süre daha İbranice dualar ederek ağlamaya devam etti:

"Bu cellatlar... Yahve memit morid şeol..."

A.H.M., uzmanın telkinleriyle yavaş yavaş sustu. O andan itibaren, zamanımıza doğru bir başka yolculuk başladı. Hepimiz kendimizi öylesine kaptırmıştık ki bu olaya, günümüze hep birlikte geldiğimizi hissettik. Uzman, içinde bulunduğumuz yeri ve oturduğu koltuğu bile ona telkin ettikten sonra A.H.M. transtan çıkabildi.

Daha sonra kendisiyle konuştuğumuz uzman, bize A.H.M. konusunda ilginç açıklamalarda bulundu:

"Burada verdiğimiz örnekteki kişi, çocukluğundan beri üniformalı insanlardan ve özellikle de askerlerden sebepsiz yere korkmakta, yine sebepsiz yere yakınlarının her an ölebileceklerini düşünerek bunalıma düşmektedir. Buna benzer sıkıntı ve kuruntularına hiçbir ruh doktoru çare bulamamış. Yaptığımız 'ekminezi' çalışması, sebepsiz korkularının kaynağını ortaya çıkardı."

"Bu genç, bir önceki hayatında Nazi Almanya'sında uzun süre sıkıntı çekmiş ve toplama kamplarında öldürülmüş. O zamanlar dindar bir Yahudi olduğu bu seansta da belli oldu. Şimdi de kendisi, dini değerlere önem veren bir Müslümandır."

"Bu örnekte de görüldüğü gibi, tekrar bedenlenmede bir önceki hayatın cinsel, kültürel ve ırksal şartları sonraki hayatı da etkilemektedir. Hatta, bir sonraki hayatın nerede ve nasıl olacağı konusunu da... İnsan, dünya değerlerinden ne derece kendisini sıyırabilirse, o oranda sonraki hayatında değişik bir ortamda doğması mümkündür."

Bu satırları okurken kiminizin gülüp geçtiğini, kiminizin de içinden, "Acaba ben de daha önce dünyaya geldim mi? Nasıl ve nerede? Neden hatırlamıyorum?" dediğinizi görür gibiyiz...

Bilim adamlarına göre, "Reenkarnasyon" adı verilen yeniden bedenlenme olayı herkes için geçerli. Çünkü, tek bir bedenle yaşamak, tüm dünya tecrübelerini insana kazandıramıyor! Bu nedenle de, öldükten bir süre sonra, ana rahminde gelişen bedenle tekrar dünyaya dönmek gerekli oluyor. Bilim adamları, sürekli olarak tekrarlanan bu gidiş gelişler içinde, her hayatta değişik bir kişiliğe bürünerek dünyada yaşadığımızı söylüyorlar. Ama, şu anki kişiliğimiz ve içinde bulunduğumuz ortam, bir önceki ve daha önceki hayatlarımızda yaptığımız şeylere göre biçimleniyormuş...

er bu düşünce geçerliyse, neden daha önceki hayatımızı hatırlayamıyoruz. İşte bütün mesele bu noktada düğümleniyor. Bilim adamlarına göre, bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Olayların hatırlanması, olayı yaşayan kişinin beyninde biriken izlerle normal yoldan mümkündür. Bu izler bozulduğunda, yaşanmış olayın hafızadaki kaydı değişir ya da silinir. Bu durumda kişi, yaşadığı halde geçmişteki olayı hatırlayamaz hale gelebilmektedir.

Eski hayatlara ait olaylarla ilgili bilgiler insan şuurunda mevcut olduğu halde, yeni bedenindeki şuur sahasında bu bilgilerin kaydı yoktur. Yeni beden doğduğunda, henüz işlenmemiş bir gramofon plağı gibidir. Yaşayacağı olayları derinlemesine değerlendirebilmesi için, kişinin bir önceki hayatıyla ilgili olayları hatırlamaması gerekmektedir. Oysa, bir önceki hayatta edindiği bilgiler kişinin şuurunda kaybolmamıştır. Ancak, ruhun olgunlaşması için geçmişteki olaylar değil, onlardan kazanılan bilgi gerekli olmaktadır. Bu yüzden de, yeni hayatımızda eskiye ait olayların hatırlanmasına yer yoktur.

Dr. Bedri Ruhselmann "Ruh ve Kâinat" adlı eserinden özetlediğimiz bu açıklamada, geçmiş hayatların hatırlanmasının yarardan çok zarar verebileceği de anlatılmakta:

"Önceki hayatında şimdikine oranla değişik bir ortamda yaşamış olan kişi, geçmişi hatırladığında, gerek ihtirasları ve bencilliği yüzünden, gerekse yanlış değerlendirmelere kapılması nedeniyle, sürekli bir özlem veya nefret içinde kalabilir. Bu durumda da yeni hayatın getireceği olayları, hep eskisiyle karşılaştırmaktan kendisini alamaz."

"Eğer geçmişi hatırlayacak olsaydık, bu belki de çoğumuz için dayanılmaz bir ıstırap olurdu. Bir tek hayatımızda bile, unutulmasını istediğimiz ne kadar çok olay vardır... Bu bakımdan, her yeni hayatı yeterince değerlendirebilmek için, geçmişte kalmış olayların unutulması gerekmektedir."

Bazen insan, ilk gördüğü yere daha önce gelmiş gibi hisseder kendisini. Bazen, gecelerimizi açıklayamadığımız rüyalar doldurur... Hayatımız böyle açıklayamadığımız duygular ve olaylarla akıp geçmekte... Bu nedenle, şimdi de spiritüalistlere kulak veriyoruz:

Spiritüalistlere göre de, insan yalnız canlı bir bedenden ibaret değildir. "Ruh", yani asıl öz, bir beden kullanarak bu dünya ortamına girebilmekte. İşte, insanı canlı bir beden olarak görebilmemizi sağlayan da bu özelliği. Ama, dünyaya bedenle öylesine yoğun bir biçimde bağlanıyoruz ki, bu dünyadan başka bir ortamı idrak edebilmemiz ya da bedenden ayrı bir özümüz olduğunu fark etmemiz bile imkansızlaşıyor.

Ancak, zaman zaman bu yoğun ilişki gevşemekte. Özellikle uyku anında, ruh-beden ilişkisi değişik bir boyuta uzandığında, rüyalar kanalıyla geçmiş hayatlara ait bölük pörçük anılar hatırlanabilmekte. Eskiler, uyku için "küçük ölüm" deyimini bu nedenle kullanmış olmalılar... Çocukluk çağında, geçmiş hayatla ilgili rüyalara daha sık rastlanıyor. Çünkü, çocuklarda henüz yeni hayatın olaylarıyla kalabalık bir hafıza birikimi oluşmamıştır. Bu nedenle de, uyku anında "hatıralar kutusu" kolaylıkla açılıp eskiden kalma sahneler ortaya çıkabilmektedir. Ama, insan büyüdükçe, yetişkinliğe doğru atılan her adımla birlikte, yaşanan olaylar hafızada üst üste yığılarak bu kutunun giderek açılamaz bir hale gelmesine yol açar.

Bazen, günlük yaşamda da insanın başına gelir buna benzer hatırlamalar. Ancak bunu, psikolojide kullanılan "déja vu" (daha önce görülmüş) terimiyle karıştırmamak gerekir. Kişi daha önce hiç görmediği, işitmediği bir yerdeyken, ya da ilk kez gördüğü bir eşya ile karşılaştığında, geçmişten bir şeyler hatırlarsa, açıklayamadığı bir tanıma duygusuyla dolarsa, işte bu önceki hayattan kalma bir anı olabilir.

Bu konuda uzmanların bir uyarısı var: Bazı insanlar geçmiş hayatlarında ünlü bir kişi olduklarını iddia ederler. Üstelik, tarih kitaplarından edindikleri bilgileri fantazileriyle süsleyerek anlatma yoluna giderler. Bu gibi sahte anılara değer vererek bilimsel bir araştırma yapmanın imkânı yoktur.

Geçmişin kişiye nasıl yaşatıldığını, yazımızın başında bir örnekle anlatmaya çalışmıştık. Geçmişin hatırlanması için uygulanan yöntemlerden biri ve uzmanlara göre de en güvenileni "ekminezi" yöntemi. Ekminezi yapılacak kişinin önce hipnoz veya "psikolojik infisal" yöntemiyle, bir uzman kontrolünde ruh-beden ilişkisi gevşetilir. Sonra da, bu özel uyku hali içinde, zamanda geriye doğru gidilerek eski olaylar zihinde yeniden yaşatılır. Uzmanlar, bu gevşeme halinde, zaman içinde geriye doğru gidilerek doğum öncesine, bazen de yüzyıllar öncesine inebilmenin mümkün olduğunu söylüyorlar.

Ülkemizdeki "yeniden bedenlenme" olayları yabancı araştırmacılara da konu olmuştu. Reşat Bayer'in Hintli Dr. Banerjee ve ABD'den gelen parapsikolog Prof. Dr. I. Stevenson'la birlikte Adana'da incelediği yeniden bedenlenme olaylarının ilki, İsmail adındaki bir çocukla başlamıştı. Konumuza iyi bir örnek olarak, küçük İsmail'in ilginç öyküsünü hep birlikte izleyelim...

Adana'nın Bahçe semtinde, Abit Süzülmüş adında varlıklı bir adam, iki eşiyle birlikte yaşarmış. 1957 yılında tarlasında çalışan iki işçi tarafından, ahırda başına baltayla vurularak öldürülmüş. İlk eşi Şehide de, aynı kişilerce katledilmiş. Suçlular yakalanmış ve bunlardan Ramazan adlı işçi idam edilmiş.

Abit'in ölümünden yaklaşık bir yıl sonra, olay yerinden birkaç kilometre uzaklıktaki Mıdık'ta Mehmet Altınkılıç'ın bir oğlu dünyaya gelmiş. Çocuk doğduğunda, başında kapanmış bir yara izi varmış. Küçük İsmail yürümeye başladıktan sonra da, omzunda bir havlu taşımayı adet edinmiş. Daha sonraki soruşturmalarda, aynı alışkanlığın Abit Süzülmüş'te de olduğu ortaya çıkmış. Dört yaşına geldiğinde İsmail, sürekli olarak Abit'in ailesinden söz etmeye başlamış. Bu, çevrede dikkat çekince, İsmail bilim adamlarının kulağına kadar gitmiş.

Bilim adamları çocuğu olay yerine götürmüşler. Beş yaşındaki İsmail, ilk kez geldiği yerde, doğruca ahıra giderek olayı anlatmış. Eski eşi Hatice'yi görünce, ona sarılarak ağlamış, çocuklarını sevmiş. Ticaret yaptığı kişilere borçlarını hatırlatmış.

Araştırmayı yürüten bilim kurulunun İsmail ile ilgili raporunda, aynı olayla yakından ilişkisi olan Cevriye Bayrı da yer alıyor. İsmail ile aynı yaşta olan Cevriye'nin babası, kızının doğumundan önce bir rüya görmüş. Sağlığında sadece selamlaştığı Abit Süzülmüş, rüyasında kendisine bir emaneti olduğunu ve ona iyi bakmasını öğütlemiş. Adam rüyaya önem vermeyip, unutmuş.

Cevriye, başında bazı yara izleriyle dünyaya gelmiş. Çocuk uykusunda sürekli kabus görüp, "Ramazan geliyor!" diye feryatlarla uyanıyormuş. Küçük kız bir süre sonra, kendisinin Şehide olduğunu ve çocuklarını özlediğini söyler olmuş. Bilim adamlarıyla tanıştırılan Cevriye de, İsmail gibi, Abit Süzülmüş'ün evine götürülmüş. Kız onlara ölümünü anlatmış, çocuklarını görünce sevincinden ağlamış. Şehide'nin daha önce hiç görmediği akrabalarıyla karşılaşınca eski anılarını anlatmış.

Bir keresinde, Şehide'nin kız kardeşiyle karşılaştırılarak, Cevriye şaşırtılmak istenmiş. Kadın, önceden öğretildiği gibi çocuğa şöyle demiş: "Madem ki sen benim kız kardeşimsin, neden evvelki hayatında ben hastalandığım zaman hastanede beni yoklamaya gelmedin?" Cevriye bu sitem üzerine üzülerek şu cevabı vermiş: "Nasıl gelmedim, Fehime? Üstelik, o gün bir de araba bulup iki çocuğumla birlikte gelmedim mi?" zın söyledikleri karşısında, Şehide'nin kızkardeşi heyecanlanarak olayın doğruluğunu belirtmiş.

Adana ve çevresinde tesbit edilmiş olaylardan sadece iki örnek, bunlar.

Prof. Dr. Ian Stevenson'un Güney Anadolu'da yapılan araştırmalarla ilgili raporunda 71 olay yer almakta. Ancak, Reşat Bayer ve Zekeriya Kılıçn yardımlarıyla gerçekleştirilen incelemeler sonunda, 52 olayın doğruluğu teyit edilmiş.

52 olayda, önceki hayatlarını hatırlayan çocuklardan 44'ü erkek. 41 olayda, eski kişiliğiyle çocuk arasında akrabalık yok. 39 olayda, bir önceki ölüm ani ve şiddetli olmuş. 28 olayda, bir önceki ölüme ait yara izleri var. 23 olayda, doğacak çocuğun annesi hamileliğinde işaret edici bir rüya görmüş. 45 olayda, bir önceki kişilikle ilgili tam bilgi toplanabilmiş. 50 olayda, kişinin önceki hayatındaki öldüğü yaş ortalaması otuz. 34 olayda, ölümle doğum arasındaki ortalama süre dokuz ay.

Son sözü, yine bilim adamlarına veriyoruz:

"Reenkarnasyon, insan tekâmülünün bir gereğidir. Reenkarnasyon olayında insan, yine insan olarak bu dünyaya yeniden gelmektedir. Bir önceki hayatında başka bir gezegende yaşamış olduğunu, ya da bir ev kedisi olduğunu iddia edenlere de rastlanmakta. Ancak bu tür iddiaların şimdiye kadar deneylerle kanıtlandığı bir olay yoktur."

 

3. BÖLÜM

 

İstanbul Boğazı'nın Anadolu yakasında, dik bir yamacı tırmanıyoruz. Ağustos sıcağında, alnımızdan sicim gibi ter süzülüyor. Eski tarikat şeyhlerinin kerametlerinden söz ederek, Kadiri-Rufai şeyhi Zeynelabidin'in evine gidiyoruz... Evin bahçe kapısını açıp içeri girdiğimizde, halılarla kaplı bir çardak çıkıyor karşımıza.

Çardağın gölgesindeki adam, bizi görünce doğruluyor. Beyaz bir elbise giymiş yaşlı bir adam bu. Aksakallı yüzünde beliren içten gülümseyişle, bizi beklediğini söylüyor... Oysa, tanışmıyorduk kendisiyle. Görüşeceğimizi de kimseye söylemeden, ansızın gitmiştik evine...

Bize ikram edilen soğuk şerbeti yudumlarken, bir an göz göze geliyoruz ve o an hiç aklımda olmayan, düşünmediğim bir yakınımdan söz ederek bizi şaşırtıyor:

brahim beyin ameliyatını geciktiriyorlar, kalbinde bir arıza var, diye. İki ay sonra prostatını alacaklar. Boşuna bekleyip adama ıstırap çektiriyorlar aslında. Göreceksin, kalbi sağlamdır. Ama, bekleyip acıyı tatması lazım diye, Kadir Allah böyle nasip etti..."

Şeyh Zeynelabidin ile görüşmemizden iki ay sonra, onun sözünü ettiği yakınım gerçekten ameliyat oldu. Ameliyattan sonra da ortaya çıktı ki, doktorlar kalp yetmezliği teşhisinde yanılmışlar!

Normal ile anormal arasındaki sınır

Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Recep Doksat, bu tür ruhsal yeteneklerle ilgili olarak bize şu bilgileri verdi:

nsanlarda görülen normal davranış ve kabiliyetlerin dışına çıkan anormal özellikler, psikoloji ve psikiyatrinin tetkik sahasına girer. Zekâ geriliği, epilepsi gibi bozukluklar bu türe dahildirler. Oysa öyle olaylar vardır ki, normalin dışında kalırlar; ama yine de anormal sayılmazlar. Ruh hastalığı da denilemez bu tür olaylara. Bunlar, 'paranormal' yani 'normalin yanında ortaya çıkan' olaylardır ve parapsikoloji bu tür olayları tetkik eder."

İnsanlardaki "paranormal" yeteneklerin bir kısmının "duyu dışı idrak" şeklinde ortaya çıktığından söz eden Sayın Doksat, belirli sınıflandırmalar da getiriyor. Anlattıklarına göre, bazen bir insan, öyle bir yeteneğe sahip olabilirmiş ki, bu yetenek sayesinde, bilmediği bir cisim ya da olay hakkında normal duyularını kullanmaksızın bilgi edinebilirmiş.

Bilim adamlarının "clairvoyance" dedikleri bu yeteneğe sahip kişi, kapalı bir kutu içinde duran şeyin ne olduğunu görmeden, bilmeden söyleyebilmekte ya da o sırada çok uzaklarda bir yerde olup biten olayları sanki görüyormuşçasına anlatabilmekteymiş.

Halk arasında "kehanet" olarak bilinen ruhsal yetenek de, "duyu dışı idrak" nıflandırmasına dahil. Burada, geleceğe yönelik bilgi vermek söz konusu. Sayın Doksat'ın bu yeteneklerden biri olarak saydığı "telepati" ise, iki insan arasındaki düşünce nakli...

Bunların dışında kalan bazı "paranormal" olaylarda da, düşünce kudretiyle cisimlere tesir edilebildiği görülmüş. "Psikokinesis" denilen bu tür olaylarda, cisim ya hareket halinde ya da hareketsizdir. Örneğin, zar atılıyor... Zarlar yuvarlanırken, zihinsel bir tesirle istenen sayının gelmesini mümkün kılmak, psikokinetik bir olaydır. Keza, masanın üzerinde duran bir kibrit çöpünü yalnız düşünce gücüyle harekete geçiren de aynı özelliktir. Psikokinesis olayının canlı organizmalara da uygulandığına rastlanmış... Zihnen tesir altına alarak, bir bitkinin büyümesini hızlandıran ya da hasta bir uzvu bu şekilde tedavi eden kişilere rastlanıyor.

Şifacı medyum

Araştırmalarımız sırasında karşılaştığımız bir hastanın, "şifacı medyum"larla ilgili olarak anlattığı olay da çok ilginçti. Doktorların rahim kanseri teşhisinden sonra, uzun süre ışın tedavisi uygulanmıştı hastaya. Ama, kanseri durdurmak mümkün olmamış. Şimdi bu hastanın kendisine kulak verelim:

ki yıl önce doktorum bana, artık ışın tedavisine devam edilemeyeceğini, çünkü daha fazla radyasyona vücudumun tahammül edemeyeceğini söylemişti. Tedavinin yan etkileri nedeniyle saçlarım da dökülüyordu. Zihnen ve bedenen anlatılmaz bir bitkinlik içindeydim. Ağrılar her geçen gün artıyordu.."

"Bir arkadaşım bana, bir 'şifacı medyum' hanımdan söz etti. Uzaktan hastalıkları tedavi ediyormuş. Çaresizlik içinde bir gün ona telefon ettim. Görüşmek istiyordum, kabul etti. Evine gittim."

"Bu hanım, beni bir divana yatırdı. Yanıma oturdu ve sanki havayı yokluyormuş gibi, bedenim üzerinde elini gezdirdi. Bir an durup, 'Kızım senin bir böbreğimi almışlar, bana söylemedin!...' dedi. Gerçekten bunu söylemeyi unutmuştum. Sonra elini karnımın alt kısmına yaklaştırarak, 'İyileşecek burası, hiç merak etme sen' dedi."

"Anlattığına göre, seans esnasında transa geçiyormuş ve o sırada benim vücudumdan birtakım renkli ışıkların çıktığını görüyormuş. Bu renklere göre de nasıl iyileşeceğimi anlıyormuş. Birkaç defa evine gittim. Her seferinde elini karnımın üstünde tutarak, gözlerini kapayıp uzun bir süre yanımda oturuyordu."

Hasta hanımın anlattıklarına bakılırsa, tedavi altı ay sürmüş. Bu arada ağrılar dinmiş, hasta kilo almaya başlamış. Sonucu, söz konusu hanımın kendi ağzından dinleyelim:

"Geçenlerde kontrole gittim. Doktor, kanserli bölgenin iki yıl önceki halinde durduğunu ve ilerlemediğini söyledi. Tehlikeyi atlatmışım... Ama doktora bakılırsa, bu bir mucize!"

Ülkemizde bu gibi yetenekli kişilerin başarı oranı hakkında bir bilgi edinmemiz mümkün olmadı. Gerçekten her olayda aynı ölçüde başarılı olabilirler mi? Eğer böyle bir olanak varsa, akademik çevrelerde neden dikkate alınmamaktadır bu?

Sayın Doksat'ın bu konudaki görüşü şöyle:

"Parapsikoloji bugün gerek batı dünyasında, gerekse doğu blokunda titizlikle üzerinde durulan bir ilim olmuştur. Doğu blokunda ruhun varlığı kabul edilmediği halde, devletin teşvikiyle parapsikolojik olaylar sürekli araştırılmaktadır. Uzay çalışmalarından milletlerarası casusluğa kadar geniş bir sahada, bu yeni bulunan güçleri kullanma imkânı aranmaktadır."

"Tıp alanında da parapsikolojik deneyler başlatılmıştır. Vaktiyle, akupunktur veya hipnoz şüpheyle karşılanıyordu. Ama, bugün bildiğiniz gibi, birtakım özel iğnelerin vücudun bazı yerlerine tatbikiyle hastalıkların tedavisi yoluna gidilmekte, hipnozla ameliyatlar yapılabilmekte, ruhi hastalıklar tedavi edilmektedir."

"Türkiye'de ilmi zihniyet, henüz dış ülkelerdeki parapsikolojik çalışmaları takip edecek imkâna kavuşmamıştır. Ülkemizde bu sahada eğitim görmüş yetkili kişiler yoktur. Araştırma yapacak maddi imkân ve zaman da yoktur. Parasız da ilim yapılamaz..."

Yaklaşık dört yıl önce, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde Biyofizik Kürsüsü'nde, Prof. Dr. Muammer Bilge'nin önerisiyle yurt dışından bir "Kirlian Fotografi" aleti getirtilmiş. Bu aletle, canlı bir organizmadan yayılan bir tür hayat enerjisi ışınlarının fotoğrafını almak mümkün oluyormuş. Kullanmasını bilen olmadığı için, bu alet halen fakülteye bağlı hastanenin alet deposunda paslanmakta. Oysa parapsikolojinin en son gelişmelerinden biri...

Zehra hanım olayı

Ülkemizde bu alanda yapılan deneyler, genellikle amatör kişilerin hipnoz ve telepati çalışmaları içinde kalmakta ve bilimsel bir rapor ile duyurulmamakta. Türkiye'de bilimsel bir araştırmanın yapılmadığını belirten Sayın Doksat, henüz bir tıp öğrencisiyken başından geçen bir olayı bize şöyle anlattı:

zmir'de hipnozla tedavi etmeye çalıştığım bir komşumuz vardı: Zehra hanım. Clairvoyante (durugörücü) özelliklerinden dolayı, bu hipnoz çalışmalarını ilerletmek istedim."

"Bir gün, İstanbul'dan trenle gelen bir yakınımın o an nerede ve ne durumda olduğunu öğrenmek için, Zehra hanımı hipnotik transa soktum. Gelecek kişiyi tanımıyordu. Yakınımın adını vererek, o an bir trende olduğunu ve bulunduğu yerle, giysilerini bize tarif etmesini istedim ondan."

"Zehra hanım, yakınımın bindiği trenin o an Karşıyaka istasyonuna yaklaştığını, yolcumun birinci mevkide bulunduğunu, üzerinde yeşil manto, kolunda bir saat olduğunu, bir askerin karşısında oturduğunu, yerde de bir sepet elma bulunduğunu söyledi."

"Biz treni o saatte beklemiyorduk. Hipnozu seyredenler Karşıyaka istasyonuna koştular. Her şey Zehra hanımın anlattığı gibiydi..."

"Hipnoz altında yapılan telkinler, uyandıktan sonra kişi tarafından hatırlanmaz. Ama, şuuraltına yerleşerek zamanı geldiğinde, o kişiyi telkin edilen biçimde davranmaya zorlar. Bu nedenle hipnoz çok ciddi bir çalışmadır ve olur olmaz tatbik edilirse sonunda beklenmedik durumlar ortaya çıkar."

Günlük yaşamımızı zaman zaman etkilediği söylenen bilinmeyen güçler arasında, büyüler de söz konusudur. Ansızın ortaya çıkan hastalıklar ve aksilikler karşısında büyülerden söz edildiğini duyarız. Büyüye inananlar, her atılan düğümün çözülmesi gibi, büyünün de etkisiz kılınabileceği görüşündeler.

İstanbul'da amansız hastalıkları tedavisiyle tanınan bir başka medyum hanımın, "Madam S"nin, büyü çözmedeki ününü duyarak kendisiyle görüştük. Yurt dışında her yıl bir parapsikoloji kongresine davet edilen ve ruhsal yetenekleriyle tanınan bu hanımın yaptığı bir çalışmaya tanık olduk... Bizim kendisini ziyaret ettiğimiz gün, doktorların kendisine şizofreni teşhisi koydukları zayıf ve bitkin bir genç kız, annesiyle birlikte Madam S'ye gelmişti. Yapılan tedavinin cevap vermemesi üzerine, bir de bu yolu denemek istemişler...

Büyü çözülüyor

Madam, üstü boş ve ağır bir masanın başına geçti. Ellerini masanın üzerine koydu. Biraz bekledikten sonra, "Tamam, şimdi cevap verecek" dedi.

Salonun ortasındaki masaya hepimiz pür dikkat bakıyoruz. Etrafta hiç eşya yok. Madam bir eliyle masanın kenarından tuttu ve aniden koca masa havaya kalktı, yerden bir metre kadar yükselerek tek ayağı üzerinde dönmeye başladı. Madam tek eliyle, hatta parmaklarıyla tutarak on iki kişilik yemek masasını havaya kaldırmıştı. Daha önce ve olay anında masa ve çevresini iyice araştırmıştık. Bu olayın bir gözbağcılık olmasına mantıken imkân yoktu...

Masa havadayken, Madam genç kızla ilgili sorular sordu. Kendi ağzından sorulara cevaplar verdi ve kimin neden ve ne zaman büyü yaptığını açık tarifiyle söyleyip çaresini de belirtti. Masa indi. Çare, yapılan büyünün bulunduğumuz yere getirilmesiydi. Geldi de...

Çalışmanın ikinci bölümünde, ortaya boş leğen kondu. Medyum, kızın ve annesinin adlarının boş bir kâğıda yazılmasını istedi. Leğen suyla doldurulup içine bu kâğıt atıldı ve üzeri bezle örtüldü. Leğenin yanında duran medyum, "Bakın şimdi mezara gömülmüş büyüler buraya gelecek!" dedi. Gözlerini kapadı ve öylece kaldı...

Bezin altından birtakım tıkırtılar duyuldu. Medyum hanım gülümseyerek, bezi kaldırmamızı istedi. Leğenin içindeki bulanık suda paslı bir kilitle düğümlenmiş bir ip parçası ve bir muska vardı...Leğenden çıkan paslı kilit, düğümlü ip ve muska teker teker tarafımızdan incelendi. Muskanın içinde Arap harfleriyle yazılmış dualar ve bazı işaretler arasında genç kızın adı da görülüyordu.

Daha sonraki görüşmelerimizde, Madam S ile, oturup uzun uzun konuştuk:

"Bedensız varlıklar arasında, tesir yeteneği yüksek olan bilgili ruhlar sürekli olarak insanlara yardım ederler. Ben, 36 yıl önce, hamileliğim sırasında ruhsal irtibata geçtim ve bu konuda bana yardımları dokunan ruhlar tarafından eğitildim... Her yerde ve her zaman kötü ruhların etkisiyle büyü yapmayı öğrenen, topluma zararları dokunan kötü insanlar vardır."

Ruhlarla yapılan görüşmeler konusunda, Sayın Doksat'ın da fikirlerini aldık:

"Bir insanın mekân ve zamanı aşabildiği, deneylerle ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, insanın kudretinin sınırlarını bilmemekteyiz. Bir ispritizma celsesinde, irtibat kurulan şeyin ne olduğunu kesinlikle söylemek mümkün değildir. Üstelik, teozoflara göre, öbür âlemde yalnız ruhlar yoktur. Astral varlık dedikleri cinler, periler gibi başka varlıkların da mevcudiyetinden söz edilir. Ama ispritizmacılar bunu kabul etmiyor, sadece iyi ve kötü ruhlar vardır, diyorlar. Bütün bunlar, tetkik edilmesi gereken mevzulardır. İlk anda ne hemen kabul edebilirsiniz, ne de reddedip atabilirsiniz."

Gerek tanık olduğumuz olaylar, gerekse Madam S'nin ve Sayın Dr. Recep Doksat'ın açıklamaları gösteriyor ki, ülkemizde de insanüstü güçlerin bilimsel olarak incelenmesi yararlı olacaktır. Araştırmamız süresince yaşadığımız olaylar ve bize anlatılanlar, bu tür konuların ilk yaklaşımda kabullenilmesinin zor olduğunu ama kayıtsız şartsız reddinin de doğru olmayacağını ortaya koyuyor.

---oOo---